Bugün neler olmuş ?

24 Şubat 2016 Çarşamba

'Karıncaların Devrimi" Ortaya Karışık.

 
   "Karıncalar" serisi bana pek yaramıştı. (Bkz.Araknofobi'den kurtulmak)
   Aradan yıllar geçti ve üçüncü kitabın mevcudiyetini öğrendiğimde bünyede inceden bir titreme belirdi. İnternetten satış yapan sitelerde yenisi mafiş. Allahtan Nadir Kitap var. Çok iyi kondisyonda bir baskıya, makul fiyatlarla ulaşabildim.
   Üçüncü kitap da, ilk ikisine benzer bir şekilde yazılmış. İki kanallı ilerleyen bir hikaye ve arada Edmond Wells'in "Görece ve Mutlak Bilgiler Ansiklopedisi"nden inciler. Serinin iki kitabında da aşina olduğumuz karakterler (ki bir kısmı karınca (bildiğiniz karınca) lardır) boy göstermektedir. Bu kez öykünün omurgasına daha önceden bildiğimiz 103 (ki burada cinsiyet edinip bir kraliçe oluyordur) (akıl yürüteceğiniz üzere karıncadır kendileri) ve atarlı ergenimiz Julie oturtuluyor. 
   Julie, bir orman gezisinde meş'um ansiklopedinin üçüncü cildini tesadüfen bulunca olaylar iki (ve hatta üç) kanallı olarak gelişir.
   Okuması akıcı, arada verilen (aşağıdaki gibi) alaminüt bilgilerle (kanonun ve fügün oluşturulma tarzı ve Sabetay Sevi'nin Fransız paradigmasına göre yorumu gibi) ilgiyi tetikleyici bir roman. Ancak bu kez Bayan Werber'in oğlu Bernard biraz balataları yakmış bir şekilde gerçeküstüne yönelmiş sanki. Okuduğunuz akış holivut senaryolarına yakışan bir üslupla bir anda değişiveriyor. Bu bağlamda kitap da macera mı, aksiyon mu, bilimkurgu mu, fantazya mı, polisiye mi olduğu anlaşılamayan bir şeye dönüşüyor. 
   Yazarımızın bir ütopyası olduğu ve bunu bize aktarmak istediği bariz. Bunu; ilk iki kitapta yapmıştı ama bence burada çuvallamaya yakın bir roman var. Yolculuklarda, uyku öncesi okumalarda gideri vardır ama (ilk ikisi gibi) hayatınızda makul bir değişiklik yapmayabilir.
Ekmeğin Tarifi : Unutmuş olanlar için.
Malzemeler :
600 gram un
1 bardak su
2 kahve kaşığı şeker
1 kahve kaşığı tuz, biraz tereyağı.

Maya ve şekeri suya boşaltın ve yarım saat dinlendirin. O zaman kalın ve gri bir köpük oluşur. Unu bir çanağa boşaltın, tuzu ilave edin, ortasında bir çukur açın ve sıvıyı ağır ağır içine boşaltın. Boşaltırken karıştırın. Çanağın üstünü örtün ve ılık, hava akımı olmayan bir yerde bir çeyrek saat dinlendirin. İdeal ısı 27 santigraddır, ama olmazsa daha düşük bir ısı da olabilir. Sıcaklık mayayı öldürebilir. Hamur mayalanınca, elinizle biraz yoğurun. Yeniden otuz dakika daha mayalanmaya bırakın. Daha sonra bir fırında ya da odun külünde bir saat pişirin.

MEDİTASYON : Tasalı, yorucu bir iş günü sonunda, insanın sakin bir yerde kendi kendisiyle başbaşa kalması hoş bir şeydir.
İşte size basit bir pratik meditasyon yöntemi :
Önce, ayaklarınızı hafifçe aralayarak, kollarınızı vücudunuza dokundurmadan uzatarak, ellerinizin ayaları yukarıya dönük olarak, sırt üstü uzanın, iyice gevşeyin.
Alıştırmaya, ayak uçlarına çekilen ve ayak parmaklarından başlayarak yukarı çıktıkça zenginleşen taze kan üstüne yoğunlaşarak başlayın.
Nefesinizi boşaltırken arınmış, oksijenle zenginleşmiş temiz kanı bacaklara, ayak parmaklarının ucuna kadar dağıtan kanla dolup taşan akciğer süngerini görselleştirin.
Karın boşluğundaki organların kirli kanı, üzerinde yoğunlaşarak yeniden nefes alın ve kirli kanı akciğerlerinize götürün. Nefes verirken, karaciğerimizi, dalağımızı, sindirim sistemimizi, cinsel organımızı, kaslarımızı sulayan süzülmüş ve hayatiyet dolu kanı görselleştirin.
Üçüncü nefes alışınızda, ellerin ve parmakların damarlarındaki kanı sorgulayın ve geldiği yere sağlam olarak geri gönderin.
Dördüncüsünde daha da derin nefes alarak beynin kanını soruyun, bütün durgun fikirleri oraan atın, akciğerlerde arınmaya gönderin; sonra enerji, oksijen ve hayatiyet taşan temiz kanı kafatasınıza geri getirin. Her bir evreyi iyice görselleştirin. Nefes alışınızla organizmanın iyileşmesini iyi bağdaştırın.

21 Şubat 2016 Pazar

"Room" Jack Fasulye Ağacına Tırmanınca !...

   Mervıl kahramanlarından, iftarlık gazozlardan, osman pazarlamalardan, ediredmeyn'in ilk transseksüellerden birini canlandırdığı kordelalardan (koşarak uzaklaşıyorum. Adam feci halde Yılmaz Morgül'e benziyor (YM'ü bile daha çok seviyorum)) kaçınarak izlediğim "Room" (mükemmel çeviri mucizesiyle "Gizli Dünya" olmuş (olmuş mu ? olmamış)), pek iyi geldi.
   17 Yaşında bir sapık tarafından kandırılıp kaçırılan Joy Newsome; bir odadan mürekkep kulübeye kapatılır. İki yıl sonra bir oğlu olur (Cek). Cek, beş yaşına geldiğinde olaylar gelişir.
   İki bölümlü bir film. İlk yarıda Annenin oğlu için tasarladığı evren modellemesini görüyoruz. Aklımıza gelen kaçış planlarının neden işe yaramadığını bir süre sonra dinliyor ve neler olacağını merak ediyoruz. İkinci yarı ise tamamen farklı. Ki filmin farklılığını yaratan asıl unsur,  ikinci yarı. 
   Frank'ten tanıdığımız Leniebrehemsın birinci yarıyı filmin tümüne yayarak çok sıradan bir iş yapabilirdi. Ama iyiki de yapmamış. 
   İki saatten iki dakika kısa filmimiz (hadi yazayım bari 118 dk.), yarısı 12m2'lik bir yerde geçse de hiç dikkat düşmeden, asla sıkılmadan izleniyor. Adrenalin filmin yarısında pik yapıyor, kağıt peçeteler ikinci yarısında. 
   Sığ sinefil olarak filmin alt mesajlarına, metaforlarına hiç kafa yormadan dümdüz izledim. Pek çok yerde göz buğulanmasına yakın hisler duydum (misal : Cek'in köpekle ilk teşerrüfü, büyükannesine onu sevdiğini söylemesi, anne oğul pencereye bağırma seansları, saçlarını kesme kararı, merdivenden ilk inme teşebbüsü, dışarı çıktığı ilk anlarda yaşadığı algı şoku vs.). 
   Film bittikten sonra ise biraz metaforlara kafa yordum. 
   Oda'nın bize dayatılan gerçek olması, asıl gerçeğin kapının dışında olma ihtimali. 
   Aklımıza gelemeyen bazı ihtimallerin sevdiklerimiz için daha iyi olabilme ihtimali (cek'in bir cami avlusuna  kilise apsisine bırakılması ihtimali)
   Bu ihtimallerin acıtıcı sonuçları olabileceği,
   Basın denilen acımasız makinenin (elektrikli bıçak) parmak, ekmek demeden tüm kesimleri yapabileceği (bilen bilir, elektrikli bıçakla parmağa dalarsanız, düz bıçak gibi kolay kurtulamazsınız),
   Yer merkezli evrenden, güneş merkezli evrene geçişin insanoğlu üzerindeki etkileri (bu benzetme, tamamen geçirmekte olduğum eğitim periyodundan kaynaklanıyor),
   Çocukluğumuzun geçtiği yerlere yıllar sonra dönünce, hatırladıklarımızın gerçekte olandan daha büyük görünmesinin hikmet-i mucibesini,
   Ana gibi yâr olmadığını,
   Bazen biyolojik babaların sonradan seçilen babalar kadar hoşgörülü olmayacağını,
   Hayvan sevgisinin sağaltıcı etkisini,
   Umudun gücünü,
   Ve buna benzer birçok doğrudan, subliminal meşazı, metaforu düşündüm. Düşündüm de ne oldu ? "Bir şeyler yapmak gerek" dedim. 
   En son bunu deyip bir şeyler yaptığımda Ergenekoncu olmuştum. Şimdi "paralelci" olmayı göze alamadım. Oturdum oturduğum yerde kuzu kuzu. "Bari" dedim "yazayım".
   Ceykıptrembliy, iyi oyuncuymuş yalnız.
   Çocuklar sıkılır (yoksa bırazın izlesinler), siz sıkılmazsınız, hem de hiç.
   Yapabilirseniz izleyin.

20 Şubat 2016 Cumartesi

"Korkunun Bütün Sesleri" Bilimkurgu Öyküleri.

   Hakkında ne derlerse desinler seviyorum bilimkurguyu. "Edebiyatın alt - türü" dediler (ki edebiyatın piçi demenin kibar yoludur), batı dünyasında uzun süre porno yayınların satıldığı yerlerde satıldı, okurları küçümsendi. Olsun. Ben seviyorum.
   Bilimkurgu kafa açar.
   Bugüne daha farklı bir gözle bakmayı sağlar.
   Yarına ve geçmişe de öyle.
   Ne zamandır şöyle eski moda bilimkurgu okumazken, karşıma "Korkunun Bütün Sesleri" çıktı. "Silo" tarzı yeni usül distopyalardan bunalmışken, bir de baktım ki kimler yok ? Harlan Ellisonlar mı istersiniz, Ayzekasimov mu, Reybredböri mi, Stanislavlem mi, Ceyciballard bile var, üstüne cila mı dediniz ? İşte (bu sınıfa dahil olmak istemese de) Kurtvonnegut..
   Ne vereyim abime ?
   Sedef Öztürk ve Levent Mollamustafaoğlu'nun şımşıkırdak bir sunuşuyla başlayan yedi bilimkurgu öyküsü, yazarların kısa biyografileriyle de birleşince 130 sayfalık (ebadı da rahatlıkla çantada taşınabilecek) bir kitaba sığdırılmış. 
   Öyküler kısa (birtek Bay Lem'in öyküsü adeta bir novella ebadına yaklaşacakken, son anda öykü kalmış). Öyküler ilginç. Kapağın niye Monalisasmayl olduğunu, Bay Bredböri'yi okuyunca anlıyorsunuz. İçiniz bir hoş oluyor. 
   Küçücük hesaplar için bile hesap makinelerine başvuranları Ayzekasimov'un "Güç Duygusu" bekliyor. Okumak gerek.
   Ortalamanın faşizmini çözmek içinse Bay Vonnegut"un "Harrison Bergeron"u öneririm.
   Bir tek Stanislavlem'in maskesi hiç akmadı, kitap bittikten sonra yine çalıştım, yine olmadı. Belki ileriki yıllarda.
   Velhasıl, her türlü okunabilecek, çabucak bitebilecek kitaptır. Öneririm yani.
Harlan Ellison
Ceyciibalard
Kurtvonnegut
Reybredböri
Stanislavlem

14 Şubat 2016 Pazar

"Deadpool" Bildiğiniz Marvel Değil !

   Marvel filmi. (gerçi Fox çekmiş)
   Film bitip yazılar çıktıktan sonra sabırlı izleyiciye bir dakikalık bir ekstra dahi var.
   Ama bildiğiniz, alıştığınız gibi değil.
   Yönetmeni zaten Skatpilgrim'den biliyoruz. Ama bu filmde iş, senaryoda bitmiş. Ne Rayınreynılds (filmde kendi ile de dalga geçtiği üzere) süpersonik bir oyuncu ne de CGI'lar da diğer marvıl filmlerindeki gibi yüksek bütçeli. Buna karşın izlediğim diğer benzer filmlerden çok daha fazla keyif aldım. 
   Açılıştaki yazılarda zaten farklı bir şey izleyeceğinizi hissediyorsunuz. Yok efendim "gereğinden fazla maaşlı yönetmen", "ingiliz kötüadam" gibi, isimlerden ziyade aklımızdaki sıfatlarla yapılan giriş. Feci klasik bir genel omurga (senaryo olarak) (şöyle özetleyeyim : kötü adam kızı kaçırır, kahramanımız gider kurtarır). Bildik aksiyon sahneleri. 
   Standart Marvel filmlerinde, beklentiler ve alınanlar bellidir. Kafa boşaltmaya, destrodoyu tatmine girersiniz filme, hoplama zıplama subliminal ve doğrudan mesajlar (ki mısır patlağıdır) film biter, yazılar çıkar, salon dağılır. İki saat sonra da unutursunuz gider.
   Deadpool'da genel hatlarıyla (akış olarak) karşınıza ne çıkacağını tahmin edebiliyorsunuz (misal son sahnelerde Bay Veyd'in tetiği çekeceğinden emindim) ama üslup güzel. Her daim, kendi ve ait olduğu janrla ilgili dalga geçebilen bir anti-kahraman sözkonusu. Bunu (anlayana) incelikli bir humorla yapıyor (Bkz.2.resim).
   Antman; kahraman formatına yeni bir boyut getirmişti. Deadpool ise daha farklı bir boyut açıyor. Aksiyon sahnelerinin arasında seyirciyle şakalaşması. Kendine özgü cruel humour'u (ne işim olur cruel humour'la) acı mizahıyla, nine kıçı suratını iyi telafi ediyor. 
   Öyle mesaj falan yok. İyi vakit geçirmek için kuvvetle öneririm. 
   Fakir, sinemada izledi. Ama malum ortamlara düşünce, satır aralarında neler kaçırmışım diye bir kaç kez daha izlerim yani.

13 Şubat 2016 Cumartesi

"Spotlight" Kanıksadığımız Şeyler.

   Boston, ABD'nin pek kibar kentlerindendir. Boston Globe da kentin en güçlü gazetesi. Filmimizde Boston'un genişçe bir kasaba gibi olduğunu da görüyoruz. Kalantorlar birbirini tanımakta, en cinfikir editör kilisenin avukatlarıyla golf oynamaktadır. 
   Globe'un içinde "derin" haberleri (zaman kaygısı olmaksızın) araştıran "spotlight" adındaki bir ekip, yeni yayın direktörünün önerisiyle (ki Boston için "beyzbol sevmeyen bekar bir yahudi"dir) kilisenin (artık kurumsallaşmış) çocuk istismarını ortaya çıkarmak için mücadele ederler.
   Film, gerçek olaylardan esinlenmiş. Kuşkusuz kendilerini de olumsuz etkileyebilecek ama gerçek bir "haber"in, araştırılma, geliştirilme, oluşturulma ve yayımlanması gibi (Gazetecilik Okullarında izlenmesinde çok fayda olan) pek çetrefilli bir süreci aktarıyor. Bu yönüyle haberciliğin gerçekte nasıl yapılması gerektiğiyle ciddi şekilde kafa yorduruyor.
   Kordelamız; dönemin her ayrıntısını atlamayarak (kocaman monitörler, hardkopilerin saklandığı arşivler (özellikle de raf sistemlerine bayıldım)) iyi bir sanat yönetimi, vasat üstü oyunculuklar (yalnız Maykılkiitın iyi buruşmuş), zaman zaman yavaşlayan bir kurgu ile sonuna kadar kendini sıkmadan izlettiriyor.
   Ama (işte bu ama çok acı bir "ama"dır), bizim memlekette gideri yoktur. Nedir; necip milletimiz taa 1980'lerden bugüne basında yozlaşmaya, çocuk istismarına gitgide alıştırılmıştır. Ne dört çocuğa tecavüzden hüküm giymiş (şaerrefsizz) birinin Kızılay'ın çocuk yurduna müdür (kediye ciğer emaneti) olmasını, ne de uzaklarda bir kasabanın tüm eşrafının 14 (ONDÖRT) (ONDÖRT) yaşındaki bir kıza sistematik tecavüzünü, ne de bayide satılan gazetelerin tümünün aynı başlığı attığını yadırgamaz ve hemen unutur hale getirilmiştir.
   İşte tam da bu yüzden, filmimizin memleketimizdeki yansıması da bir üçüncü sayfa haberi kadar olacaktır. Yine de bugünlerde unuttuğumuz basın etiğini hatırlamak amacıyla izlemekte fayda var

9 Şubat 2016 Salı

"Trumbo" Yere Düşmekle Cevher, Sakıt Olmaz Kadr-ü Kıymetten !

   Cadı avı her devirde var.
ASLI
   Solcular iktidardayken sağcılar, sağcılar iktidardayken solcular. Kimi zaman ergenekoncular, kimi zaman paralelciler. Hülasa : her zaman bir cadı avı var. Karanlık ortaçağdaki gerçek cadı avını bir tarafa koyarsak, zihnimizdeki buna benzer avlardan nasyonel sosyalistlerin yahudiçingenehomoseksüelaydın avı ve makkarti dönemindeki komünist avı en hatırda kalanlarıdır zannımca.
   1940'lı yılların sonu. ABD ve Rusya 2.Dünya Savaşında müttefikken ABD'de komünist olmanın ayıplanır bir yönü yokken komünist olan Bay Trumbo, daha sonra Rusya ve komünizm pruvaya alınınca zor günler yaşamaya başlar.
   Aslında dramatik bir senaryo ama yönetmenimiz Ceyrooç bey konuyu hafif bir şekilde işlemeyi tercih etmiş (müziklerdeki caz motifleri, canlı filtreler falan). İyi de yapmış. Böylesine zor günleri, gerçekçi ve karamsar olarak işleseydi filmi keyifle değil, kahırla izlerdim. Kahırla film izlemeyi de tercih etmediğimden pas geçerdim büyük ihtimal. 
   Bırayınkrenstın iyi oynamış (ama ne yazık ki Bay Kapriyo'nun sümükleri donduğundan ve bir atın içinde yattığından oskar amcayı konuk etmesi kesin görünüyor). Helınmirın da döktürmüş (öylesine ki : içimden kıçını terlikle dövmek geldi). 
SURETİ
   Aslında dikkatim oyunculuklardan ziyade canlandırdıkları karakterlerin nasıl olduğuna odaklandı. Conveyn'den hayatta hazzetmem. Boşuna değilmiş. Edvırdciirabinsın başta (kısacık boyuna karşın) iri testisli bir abi gibi duruyordu ama sıkıyı görünce topları bünyede toparladı. Körkdaglıs'ın da kısacık boyu var ama neticede Sparktaküs adam. Canlandırdığı karaktere uygun davranıyor. Ottopremincer'in ise "kara liste"nin zayıflamasında ciddi emekleri varmış, araştırdım öğrendim. Vee Frenkking'i canlandıran Conguudmın, "adamımsın Frenk".
   Velhasıl, baskı gelince ucuz kahramanlık zail oluyormuş. İyiyi ve kötüyü zor zamanlarda ayırmak kolaymış. Hem sisteme çalışıp, hem sistemin dışında olmak mümkünmüş. Kendine güveniyorsan ve işinde iyiysen, sonunda bir şekilde (ilkelerinden taviz vermeden) adını, sanını kazanabiliyormuşsun (tabiy ki arada iki oskarı senin yazdığın senaryoyla başkaları alıyormuş ama olsunmuş). 
   Yazacak çok şey var. Bir tek şunu yazmasam şişerim. Filmi izlerken "aha bu Şafak Sezer, bu Zerrin Özer, bu Yavuz Bingöl" dedim içimden (gizlice (yerin kulağı var)). 
   Bir dönemi anlayarak günümüzü değerlendirmek istiyorsak ve telefon konuşması, feysbuk mesajı, vatsap çıngırdaması, tivitır cıvırtısı gibi şeylerle kesilmeden (akıllı telefonları kapatarak) evde, (ev halkının rahatsız olmaması için kapıları kapataraktan) Bay Trumbo'nun yaktığı cigaralara paralel dumanlar çıkararak ve malt viski zıkkımlanarak izlenesi filmdir.

Son Bir NOT : Bay Trumbo'nun "Coni Silahını Kaptı" adlı kitabını yeniyetmeliğimin sonunda okumuş, çok sarsılmıştım. 20 yıl sonra bir kez daha okudum, daha çok sarsıldım. Şimdi yine okumaya halleniyorum. Sarsıntılara mukavimseniz, alın okuyun. Sonra her türlü savaşa bir kez daha lanet edin. O zamandan beri yazarı seviyordum ama senaristliği ve yaşama sanatını da sevdim. Böyle insanlar gerekli.

8 Şubat 2016 Pazartesi

"İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog" 376 Yıl sonra Türkçe

   635 sayfalık bu opus magnum'u bitirmek için üç ay kadar çabaladıktan sonra nihayet üç gün önce son sayfayı görebildim. Ağ güncemde yayımladığım kitaplara bakılırsa aralara bir hayli çerez okuma yerleştirmişim, ama değdi.
   Çok cesur bir kitap. Şöyle örnekleyeyim : günümüzün saygın bir bilim insanı çıkıp bir televizyon serisi yapsa (günümüzde kimse kitap okumuyor çünkü) ve içinde bulunduğumuz ekonomik, siyasal ve dini sistemin büyük bir yalan olduğunu karşı konulmaz bilimsel kanıtlarla ispatlasa ne olurdu ?
   Galileo, bu eylemi 376 yıl önce yapıyor. Dönemin (din ile de el ve eldiven gibi uyuşan (ama yanlış olan)) yer merkezli evren modelini, kendinden önceki birikimlerin üstüne sarsılmayacak kanıtlar koyarak bir güzel çürütüyor. Bunu yaparken, dönemin bilim insanlarının kullandığı (ve halkın anlayamadığı) Latince yerine İtalyanca yazıyor. Kopernik'in yapıtlarındaki gibi sıkıcı bir anlatım yerine üç kişinin hasbıhalini, okuru sıkmayacak bir şekilde kullanıyor. Bunlardan Salviati (bence) Galileo'nun kendisi, Sagredo kamuoyu ve nihayet Simplicio da statükodur. Galileo; kilisenin gazabından sakınmak amacıyla diğer ikisinin görüşlerini de destekler gibi yapar ama kendi görüşlerinin kanıtlarını sunduğunda karşısındakiler ikna olur. Eserdekiler ikna olsalar da, kilise olmaz ve Galileo hapse mahkum edilir. 
   Burada çevirmenin (ki bu duru çeviri için alkışlıyoruz kendisini) önsözünden bir alıntı yapacağım. 
   "İhtiyaç, icatların anasıdır sözü bilinir ve çok tekrarlanır. Peki, Galileo için bir ihtiyaç mıydı Dünya'nın döndüğünü ispatlamak ? 1961 yılında Sovyet kozmonotu Yuri Gagarin Yerküremizin döndüğünü uzaydan gözleriyle görüp bize haber verecekti nasıl olsa ! 1630'larda gözleriyle değil de "akıl gözü" ile yerküremizin döndüğünü ispatlamaya kalkışmasından insanoğlu ne kazandı ?
   Bu soruya, Galileo'dan yaklaşık 325 yıl sonra 1954'te Nobel Fizik Ödülü alan Max Born'un sözleriyle cevap verelim : "Deneysel ve kuramsal araştırmada bilimin tutumu ve metodu, Galileo'dan bu yana hep aynı kalmıştır ve öyle kalmaya da devam edecektir.
   İtalyanca orijinalinden çevirisi elinizde olan Dialoga'da Salviati şöyle der : "Bilimin ilerlemekten başka bir hedefi yoktur."
   Özetlemek gerekirse insan Galileo'yu bilmeden de yaşabilir, fakat bir toplum yaşayamaz.
   Bu kitabı siz değerli okura, aklın şiiri olarak sunuyorum..."
   376 Yıl sonra dilimize çevrilen bu eser, sıradan okura uzun, sıkıcı ve gereksiz gelebilir. Şöyle yapabilirsiniz. Teknik konuları pas geçerek, metot ve yöntem konusundaki ayrıntılara odaklanıp, bilimin zorlu yolculuğunu gözlemleyebilirsiniz. Bu kitap okumadan da bilime inanabilirsiniz ama okuduğunuzda size bilimi anlamak yönünde bir şeyler katacağı kesindir.

7 Şubat 2016 Pazar

"99 Ev" Hoşgeldin Kapitalizme Eyy Gregor Samsa !

   Ticari bir metamorfozun öyküsüdür.
   Bankaya kredilerini ödemeyen Denisneş; bankayı temsil eden emlak simsarı (sansar gibi) Rikkarvır tarafından evinden sepetlenir. Feci yolsuz olan gencimiz, Rikkarvır'ın yanında bir iş bulur, gittikçe yükselir, olaylar gelişir.
   Konu budur.
   Son derece tanıdık bir senaryo. Holivut böyle senaryoları seviyor. Kapitalizmin akbabaları tarafından tekmelenen Denis, akbabaların yanında çalışmaya başlayınca önce kerkenez, sonra akbabalaşıyor. Doğduğu eve "benim evim" diye duygusal bir şekilde bağlanması, parayı bulunca aynı evi anacığına dahi söylemeden satıp bir kaşane almasını engellemiyor. Burada yönetmenin güzel renk ve filtre oyunlarıyla; havuzlu, kocaman ve lüks fışkıran evlerin, içinde insanlar olmadan beton duvarlardan oluştuğunu görüyoruz. 
   Temelde dürüst olan insanların para ile nasıl baştan çıkarılabileceğini görüyoruz.
   Kapitalizmin acımasız yüzüne şahit oluyoruz. 
   Bendenizin favori oyuncularından Maykılşenın'ın abartısız oyunculuğuyla canlandırdığı sansara antipati geliştiriyoruz.
   Ağlak kaşları ile rol kesen Endruyvgarfiyıld'a önce acıyor, sonra kıçını ıslak havlu ile hırpalama isteği duyuyoruz. 
   Anneyi canlandıran Loradörn'e karşı hiç bir şey hissetmiyoruz.
   Arka bahçesinde kameriye yapmak için 30 bin dolar borçlanıp, sonunda evine haciz gelen insanlara hayret ediyoruz.
   Ve böyle devam edip gidiyor.
   Film fena değil. İş günü akşamı, evde izlenir. 
   Benim takıldığım : amerikalıların, ekonomik zorluklar, krizler ve tasarruf konusundaki hayat görüşleri oldu. Bu topluluk, işlerini kaybettiklerinde, parasızlık çektiklerinde yaşam standartlarından asla taviz vermiyor, çareyi borçlanmada buluyorlar. Herhangi bir şeyi almak istediklerinde de, ilk akıllarına gelen evini ipotek edip, borç almak. Taksit kavramı ile hayatımıza giren bu olgu, günümüz tüketicilerinin de mottosu (ne işim olur mottoyla kuttoyla) düsturu. 
   Oysa tüp ve sanayağ kuyrukları ile yokluğu bilen bizim kuşak, bir ihtiyacı almak isteği duyduğunda, önce tasarruf yapıp, harcama musluklarını kısıyoruz; anaparanın çoğu toplanınca da sağdan soldan küçük borçlar alıp, istediğimize sahip oluyoruz. Böylece kapitalizmin sevmediği modeller oluyoruz (iyi ki de). Bilmem okuyan olur mu bunları ama : bir şey almaya niyetlendiğinizde aman diyim miktarın hepsini bankaya borçlanmayın, biraz tasarruf edin bakalım birikim yapabiliyor musunuz ? Eğer öyleyse isteklerinizi biraz erteleyip birikiminizi güçlendirdikten sonra (alacağınızın en az %50'sini) kalan miktarı kredi alarak sahip olun. Bankaların şakası yok.

6 Şubat 2016 Cumartesi

"Mart Menekşeleri" Philip Kerr'den Nazilerle Polisiye.

   Seviyorum polisiyeyi. Yoğunluk gerektiren okumaların arasında bir nefes, can sıkıcı ama iyi bir filmin arasındaki şaka, brokolilerin arasındaki bir şeftali gibi geliyor bana. Ama polisiyeleri de sınıflandırmak gerek. 
   Kimi (kusur bulmak imkansıza yakın) Agatakristi tarzı severken, kimi Ahmet Ümit hazzeder. Fakir Ahmet Ümit hazzetmezken Lawrence Block tarzı polisiyeleri sever. 
   Bu türde klişeler bellidir. Alkole meyyal, sıkı yumruk atan, illa ki karşısına latif kıvrımlı cins-i latifler denk gelen, çapraşık meseleleri amansızca çözen, gözünden hiçbir detay kaçmayan bir zehir hafiye ve oku gitsin. 
   Formül aynı olsa da işleyiş farklıdır. Benim için olmazsa olmazı, kullanılan dildir. Kalemi akıcı, esprileri yerinde bir polisiye dadundan yinmez. 
   Salmanrüşdi Bey de iş bu romanımız hakkında övgü dolu sözler sarfettiğinden, Barnigunter serisinin 1.kitabından başladık.
   Üç günde bitti (iş saatlerinden sonra genellikle bir film izledikten sonra yatmadan önce yapılan okumalarda). Haftasonu başlasam bir günde de bitebilirdi. Yani, kitap hızlı akıyor.
   Tüm polisiye klişeleri kullanılmasına karşın, bu serinin ilginç bir detayı var. Olaylar nasyonalsosyalistlerin palazlandığı, bitlerinin kanlandığı dönem Almanyasında geçiyor. Acar hafiyemiz eski Kripo (Alman Mit"i) Barnigunter, dönemin Koç ailesinden aldığı bir işi (acılı babanın kızının katilini ve mücevherlerini bulma) kurcalarken, dönemin başbakanı Goering'i de müşterileri arasına katar (kayıp para sızdırıcı üst düzey bürokratı bulma). Olaylar gelişir.
   Arkaplanda : Cesiovıns'ın badem bıyıklı asabi şahsiyete tokat gibi vuran olimpiyat şampiyonlukları, inceden yapılan savaş hazırlıkları, yükselen partiye sadece menfaat için üye olanlar (ki bunlara mart menekşeleri deniyor), toplumda üst düzeye ulaşan azınlık düşmanlığı, kefenliler (aman ne yazıyorum ben !) okuyucuya sunuluyor.
   Kitaba getirilecek iki sıkı eleştirim var : 
   1. Çok fazla isim var. Sonlara doğru aşureye dönüyor.
   2. Çok fazla espri var. Sonlara doğru bayıyor.
   Yine de, sıkıcı okumaların arasında gider. İkinci kitaba da bir ara başlayacağım. Eleştirdiğim durum kalıcı olursa üçüncüyü okumam. Buraya da yazar, sizleri de haberdar ederim. Gerçi feysbuktan çıktıktan sonra kimse okumuyor galiba ama olsun.

4 Şubat 2016 Perşembe

"Tanrılar Serisi" Bernard Werber'den Tanrılara Yönelik bir Fantazya.

   Bu Bernard Werber, normal bir adam değil.
   Fakir, araknofobikti.
   Küçücük bir toz örümceği göreyim, o odada uyuyamazdım. Sağda solda gördüğümde içime fenalıklar doluşarak, koşup uzaklaşırdım. 
   Sonra bu adamcağızın "Karıncalar" serisini okudum. Böcekler zihnimde kişiselleşti. Başta karıncalar olmak üzere, örümcekler de dahil benim için bir "korku nesnesinden" karakterli varlık konumuna yükseldi. Nedir : artık örümcekleri elime bile alabiliyorum. 
   Derken Bayan Werber'in sevgili oğlunun "Tanrılar" serisi kitaplarından haberdar oldum. Alıp, başladık okumaya.
   Serinin ilk iki kitabı, sular seller gibi aktı. Elbetteki ilk elli sayfa (üsluba ve akışa alışma bakımından) biraz emek istiyor ama frekansı yakaladığınızda çabucak bitiveriyor.
   "Ruhları reekarnasyon döngüsünden kurtulup "stajyer tanrı" olarak seçilen yüz aday, tanrıların adasında tek aday kalıncaya kadar yarışırlar. İçlerinden biri "tek tanrı" olacaktır." Konu bu. 
   Kahramanımız Michael Pinson, korkaklığa varan nezaketiyle bu yarış için uygun bir aday gibi değildir. Rakipleri ise muhayyileyi sarsar. Jules Verne'den, Proudhon'a, Mata Hari'den, Melies'e ve daha önceki "Karıncalar" serisinden aşina olduğumuz Edmond Wells'e kadar yüz değişik ve ünlü yarışmacı.
   Bu seri de bir önceki gibi aynı üslup ve akışla yazılmış. Bir bölüm asıl kurguda ilerlerken, sonraki bölüm genel bilgilenmeye ayrılmış. Bilgilendirici bölümleri kontrol ettiğimde aktarılan bilgilerin genel olarak doğru olduğunu gördüm. Hepsini kontrol etmedim, doğru olduklarını varsaydım. (Hesiodos'un yapıtlarının detayına ulaşamadım mesela)
   Tanrı olarak antik yunan tanrıları başrolde. Athena'dan, Afrodit'e tüm tanrılar, stajyer tanrıların öğretmenleri olarak arz-ı endam ediyorlar. Kurallar kısaca şöyle: öğrenci tanrılara gerçek bir gezegen ve kendi halklarını yaratmaları için küçük bir grup insan veriliyor. Stajyerler, kendi insanlarına "rüyalar, doğa olayları ve hayallerle" rehberlik edip onları gelişmeye teşvik ediyorlar. En başarısız uygarlıkların tanrıları, başka bir şeye dönüştürülüyor. Bu meyanda (meyan ? !..), içlerinden biri, kolay yönden kazanmak için, ilk sıradakileri teker teker öldürmeye başlar (Tanrı Katili). Bay Pinson, hiç iddialı bir aday olmasa da, kendisinde bir ışık vardır. Olaylar gelişir.
   Fantazyanın dibine vurulmuş.
   Lakin : (işte bu lakin önemli) bu ahval ve şerait içinde yaşadığınız dünyayı, inançlarınızı, kaderi ve buna benzer önemli olguları sorgulayabiliyorsunuz. Sırf bunun için bile okunmaya değer. 
   Yetmezmiş gibi üstüne bir sürü gerekli gereksiz bilgi öğreniyorsunuz. (misal : Hermes ve Afrodit'in çocuklarının çift cinsiyetli olması ve adının Hermaphrodite olması, benim bildiğim anatomideki hermafrodit kavramının (en azından etimolojisinin) aydınlanmasına yol açması önemli midir ? değil midir ? Siz söyleyin.). Tarihte yaşayan selebritilerin ilginç karakterleri ve özelliklerini idrak ediyorsunuz. Vee en önemlisi hayalgücünüzü çalıştırıyor, sosyolocik tespitler çıkarıyor, birşeyleri sorguluyorsunuz.
   Bence yeni yayımlanmaya niyetlense ve muktedir bir ön kurul okusa, Türkçeye çevrilmez. Zaten üçüncü kitap çevrilmemiş (yedi yıl önce yapılan baskısının arkasında "çıkacak" yazıyor ama "çıkmamış").
   Diyeceğim odur ki : hayalgücünüzü daha da şahlandırmak ve gereksiz bilgilerle dolmak istiyorsanız, yakın durun.

2 Şubat 2016 Salı

"İftarlık Gazoz" Ters Köşe.

   Filmden çıkalı 15 dakikadan biraz fazla oldu. Fakiri fena halde ters köşeye yatırmış filmdir. Azıcık beyin hücrem var (3 tane) o yüzden unutmadan madde madde yazıciim.
  • Bir kere görüntüler ve ses; son dönemde izlediğim birçok Türk Filminin aksine gayet iyi.
  • Komedi değil (hani CMYLMZ falan oynuyor ya, gülelim diye giderseniz mantara basarsınız).
  • Yüksel Aksu; bölgeyi, insanını, yereli çok iyi biliyor ve yansıtıyor.  
  • Cem Bey, Ege şivesini yapamamış. Buna mukabil oyunculuğu iyi. Kimseden rol çalıp ego yapmamış (alkış).
  • Film uzun (115 Dk.) ilk başta gereksiz uzun geldi ama aşağıda yazacağım nedenden ötürü bu uzunluk belki de gereksiz değildir.
  • Adem'in son onbeş dakikadaki o meş'um son bakışı; Wernicke-Korsakoff sendromunu mükemmel yansıtmış. 
  • Sadece; gece yapılan tütün kırma sahnesi ve o sırada çekilen "aman aman oooof of"lar için bile izlemeye değerdir.
  • Kumsaldaki teyze (yi çucuuum !) kimi insana abartı gelebilir ama inanın var öyle teyzeler.
  • Küfür yok. Olduysa bile, gişe için yapılmamış. Aklımda bir tek Ana Babacığının Adem'i severken "sarı taşaklı oğlum", "kara taşaklı oğlum" diye ünlemeleri geldi ve gülümsemekten başka bir şey yapamadım.
  • Upuzun filmde tek bir espri yok (iyi ki de). Güldüğünüz zaman, olabilecek hallere gülüyorsunuz (ki bence de makbûlü de odur).
  • Senaryoda sıkıntılar var. Kimi zaman akmıyor (ama neden akmıyor ? sor bir !)
  • Son onbeş dakika zannımca beş dakika olsaymış, sığ sinefili daha az ağlatırmış. Bir de Cengiz Özkan'ın türküsüne doyamadım. 
  • Sanat yönetmeni iyi iş çıkarmış. Tek eleştirim var ama o da yapılacak şey değil. Şöyle ki : o dönemlerde camilerde filmdeki gibi yekpare süpersonik kıbleli halılar yoktu. O zaman hayırseverler, evdeki eski halılarından kurtulmak isteyenler camiye halı bağışlar, camilerin içi kırkyama gibi muhtelif halılardan oluşurdu. Şimdi şükürler olsun Diyanet'in bütçesi eğitim ve sağlığı geçti de, camilerimizde yekpare halılara kavuştuk. (gerçi sanat yönetmeni, camideki klimaları çekmeyip vantilatör kondurmuş ama halıya yapacak bir şey yok)
  • Macit Koper'i, en enteresan rolünde izledim. Dünya Kupası vs. Teravih iyiydi.

   Şimdi gelelim asıl diyeceklerime : Filmin ilk yarısında hep gözlerim yaşardı. Eminim sinemadaki kimsenin gözleri yaşarmıyordu. Neden ? Şöyle ki : askeri darbenin etkisinde olsak da, koşullar ilkel olsa da, Müşerref Akay'ın "Türkiyem Türkiyem Cennetim" garabetine maruz kalsak da; ne güzelmişik. Siyasal olarak bölünmüş olsak da, bu bölünme toplumun büyük bir bölümüne sirayet etmemiş. İnsanların büyük çoğunluğunda iz'an, ahlak ve sağduyu varmış (- Allah Dünyayı yaratmış, Atatürk vatanı kurtarmış, nokta). Okul sahnelerinde, sıradan sahnelerde, baba ve oğulun siyasal çekişmelerinde, usta çırak ilişkilerinde hep duygulandım. Frenklerin "nostalgia" dedikleri şey, bu olsa gerek.

    İkinci değerlendirmem ise naçizane şöyledir. Filmin büyük bir bölümünün özeti : Adem'in oruçla imtihanı olarak adlandırılabilir. Üstüste gelen tekrarlar (bâb-ı âli kapısından mürûr edip geçer iken, yek bir atlı süvâriye, tesadüfen denk geldim), yerden yükselen sıcaklık dalgaları, Adem'in farıması (var böyle bir fiil. Altını kırmızı çizme gugıl), hocanın telkinleri, ve nihayet iftardan hemen önce orucunu bozması vs.vs. 
   Sığ olmaya yakın bir sinefil olarak bu bayıcı sürecin neden bu kadar bayıcı olduğunu, Sevdiceğim Güvercinim bana söyleyinceye kadar ayamadım. Adem'in, filmin sonundaki orucunun 61.gününde olması, dikkatli olmayan izleyicinin gözünden kaçabilir. Lâkin, dikkatli ve rikkatli izleyiciler bu metafordan geniş anlamlar çıkaracaklardır. Böylesi bir siyasi atmosferde (cinnet !), böylesi bir demokraside (absürd komedi!) siyasi açlık grevi uzun uzun işlenirse, film gösterilecek salon bulamaz. Yücel Aksu, bunun yerine zeki bir trükle Adem'in "tekne orucuna" karşı "yetişkin orucu"na karşı mücadelesini anlatarak, kısacık geçiştirdiği siyasi orucunun betimlemesini yapıyor (bana göre). Eğer öyleyse (ki kuvvetle muhtemel öyle) kendisini tebrik ediyorum. 
   Türk filmi enflasyonu yaşadığımız bu günlerde, görmeye düşünmeye değer bir filmdir. Normal sinefilseniz, ilk yarıda güler, sonunda ağlarsınız. Değilseniz (fakir gibi), ilk yarıda ağlar, sonunda tepkisiz kalırsınız.

1 Şubat 2016 Pazartesi

"Doğu ile Batı'nın Yaratılışı" Akademisyenlere, konu ile ilgili düşünen dimağlara.

   Vassar Kolejinde tarih hocalığı yapan Dr.Bisaha, genel olarak İstanbul'un alınışı, Haçlılar ve Rönesans konusunda derler verir. Kitabımızın da muharriridir.
   Kitabımız; ortaçağda "yeni barbar" olarak nitelendirilen Türklere karşı Batının yaklaşımını, gözlemlerini, nitelendirmelerini ve tepkilerini inceliyor. Bunu yaparken, dönemin yazılı eserlerinden ve sonraki incelemelerden mürekkep ciddi bir kaynakçadan yararlanıyor. Bir ödevimde sadece belirli bir kısmından yararlandığım kitap, genel olarak oldukça ayrıntılı ve sıkıcı paragraflar içerse de, içerik olarak Batı'nın paradigmasının nasıl şekillendiği gibi ilgi çekici bir düşünceyi içermesinden ötürü sonuna kadar okundu (sonunu getirmekte biraz zorlansam da). 
   Kimi sayfaların dipnotları asıl metni geçiyor. Bunu eleştirmemek gerekli çünkü her dipnot ayrı bir dikkati hakkediyor. Genel stratejik dış politikayı göz önüne aldığınızda, doğu ve batı ile ilgili farklılıkları düşündüğünüzde, mültecilere kafa yorduğunuzda zihninizde oluşan soruların cevaplarını bulmada ve kimi önemli kavramları yerine oturtmada, (okuması biraz zahmetli de olsa) görmezden gelinemeyecek bir kitap.
   Üstte verilen sorunları düşünen ve araştıran bibliyofiller, es geçmemeli. Tümünü okumak yorduğunda (fakir gibi) uzun aralar verip, ilginizi çeken bölüm başlığından başlayarak aydınlanabilirsiniz. Sabır gerek ama bilgilenme garanti.
   Haydi iyi okumalar.


"Crimson Peak" Kızıl Tepeden Uzak Dur !..

   Giyermodeltoro iyi yönetmendir, kötü yönetmendir tartışılabilir belki ama adamcağızın atmosfer oluşturmadaki yeteneği inkar edilemez.
   Senaryosunda da parmağı olup yönettiği bu filme gelince :
  • Feci halde gotik, tüm klasik korku ögelerine haiz süperkuntastik bir şato,
  • Elinde şamdan, ürkütücü koridorlarda gezen, şeffaf gecelikli sarışın,
  • Siyah takımlı, soluk benizli, ensest kurbanı, içinde iyilik olan kötü yakışıklı baronet (nedir baronet ?),
  • İçinden de dışından da kötülük püsküren, soluk benizli, gotik kostümlü deli kızkardeş,
  • Beyaz atlı prens mahiyetinde sarışın iyilik perisi doktor,
  • Fazlaca dalak yemiş hayaletler,
  • Masraflı ve özenli kostümler, dekorlar, CGI'lar, abartısız oyunculuklar, güveler, tüm standart korku filmlerinin standart akışlı senaryosu, kulağa batmayan müzikler var.
     Filme başladığınızda (birazcık benzer filmler izlediyseniz) sonunu kolaylıkla tahmin edebiliyorsunuz. Ama ne gam ! Görselliği on numara beş yıldız olan filmimizi sonuna kadar keyifle izlemek mümkün. 

   Korku filmlerinden hiç hazzetmesem de, "Kızıl Tepe" türünün iyi örneklerinden, izlemeye değer.
    Film bitince aklımda kalan ise : hayaletlerden hiç bir kötülük gelmediği halde (bir tek estetik kaygıları olmamasından ötürü korku salıyorlar bünyeye (ne yapsınlar ? fıtratları bu)), tüm kötülüklerin insanlardan kaynaklandığı oldu.