Bugün neler olmuş ?

23 Mayıs 2018 Çarşamba

"Gömülü Dev" Unutmak : külfet mi ? nimet mi ?

   Romalılar Got'ların saldırılarına karşı koyamamış dağılmış, şu aralar İngiltere diye bildiğimiz adalar topluluğunda Kral Arthur sayesinde uzun yıllardır barış var. Saksonlar ve Britonlar (çevirmen böyle demiş. Ben olsam Bröton derdim) adeta yanyana duran kuzu ve aslan gibi yıllardır yaşıyor. Ama iklim ve coğrafya sert, hayat şartları çetin. Birçok klan ev biçimi yerleşime geçmemiş kovan benzeri yerleşkelerde yaşıyorlar. 
   Aksel (kitapta Axl) ve Beatrice işte bu kovan benzeri köylerden birinin dış çepere en yakın kovuklardan birinde yaşar (dışta yaşamak; sosyal yaşam ve ısıdan az istifade edildiğinden pek makbul değil. topluma daha çok faydalı gençler merkezde, yaşlılar, hastalar, deliler dışta yaşıyor. Acı ama gerçek !). Bir gün uzakta yaşayan oğullarını görmek ve mümkünse yanında yaşamak için bir yolculuğa çıkarlar. Olaylar gelişir.
   Kazuo Ishiguro; arayıp bulduğum bir isim. Yıllar önce izlediğim "Never Let Me Go" diye bir filmin bünyede bıraktığı etkiye binâen (binâen ?) yazacağım bir yazıya dipnot düşeceğim bu bilimkurguya kaçan distopik romanın yazarı kim ola ki ? diye meraklandığımda; arayıp araştırdığım bir isim. Hımmm, oldukça ilginç. Küçük yaşta Birleşik Krallığa hicret etmiş Japon asıllı bir yazar. Edebiyat Nobel'i var. Nereden bakılırsa "Never Let Me Go" da iyi eser. Bu kitap için de "en iyi kitabı" falan diyorlar. Açtım, okudum. Hepi topu (gulguleli bir Kıbrıs seyahatinde) üç günde bitti (sağdan soldan tenkısata uğrayan okumalarda). Kitapta; orklar, devler, yamyam devler, ejderhalar, Donkişotlar var. Bildiğiniz fantastik roman (biraz kaçış edebiyatı gibi gelir fakire). Çevirmen çok şükela bir iş çıkarmış, kulağa çarpan hiç bir ifade yok. Metin akıp gidiyor.  Ama dipte yatan bir meselesi var. Unutmak külfet mi, nimet mi ? Elbette kâri "hayrhayr niiçün unutalım ?" diyebilir (ben öyle dedim mesela !) ama ya bu unutuş barışın tek koşuluysa, hicap duyulacak geçmiş anıların üstünü örtüyorsa ? İşte burası biraz gıllıgışlı (hah bu "gıllıgışlı"nın altı çizilmedi ya, pek müsterihim (gugıl yazdıklarımın çoğunun altını çiziyor çünkü)).
   Velhasıl : unutma üzerine kafa yormak (ya da doğrudan fantastik roman okumak) adına okunur. Ama bir Murakami değil.

"Bay Tanrı" Deistleri Böyle Alalım !

 
   "Hatırladığım kadarıyla evreni yaratmaya karar verdiğimde şekerlememden yeni uyanmıştım." 
   İçinde buna benzer ifadeler barındıran kitaptır. Bay Tanrı, evreni yaratmadan (aslında zamanı ve boşluğu da) önce eniştesi ve teyzesiyle vakit (vakit : vakit henüz yaratılmamış arakolpa !) geçiriyor. Derken birkaç denemeden sonra (ilk denemelerindeki kurallar pek kesin (kuantum yok !), haliyle evrenler çöküyor) bildiğimiz evren teşekkür ediyor. Maddenin husule gelmesiyle (iyiden amcaya bağladım) şeytan da zuhur ediyor. Tanrı ve Şeytan hasbıhal ediyorlar. Tanrı, teyzesine elbiseler yaratıyor, eniştesinin idealizmine hayran oluyor. Ve bu arada bizler evrenin nasıl yaratıldığını, müziğin, ruhun, özün neden önemli olduğunu (bolca bilimsel gerçekler serpiştirilerek) öğreniyoruz. 
   Evrenin büyüklüğü söz konusu olduğunda; sakız çiğnemenin orucu bozup bozmadığıyla ilgilenecek bir Tanrı düşüncesi size mantıklı gelmiyorsa (ve fakirin yaptığı gibi taa 80'lerin sonunda deizme intisap etmemişseniz) kitap ilginç kitap. İlk hareket ettirenin bir eniştesi ve teyzesi olduğunu okumak garip bir deneyim. Ancak mutluluğu dinde bulan bir kişiyseniz uzak durun. O terazi bu sikleti tartmaz. 

"Piç" Okurken Sinir Oldum...

   Bu kez merkezde dört adet piç var. Yine aforizmalar gırla gidiyor. Dert, kahır, ihanet, bitmişlik, dibe vurmuşluk, kaybolmuşluk bolca görülüyor. Vallahi okurken hafakanlar basıyor, antagonistlerin (protagonist yok romanda) kıçına tekmeyi basmak istiyor deli gönül. Böyleyken böyle. Yine de 228 sayfa çabucak bitiyor. Kapak içeriği şükela yansıtıyor, Bay Günday bu kez hayal kırıklığına uğratmıyor. Okunabilir, belki bir kez daha okunabilir.

17 Mayıs 2018 Perşembe

"Konstantiniyye Oteli" Oradan Buradan !

   Okuduğum ilk Zülfü Livaneli romanıdır. Bitireli bir aya yakın oldu, aklımda hep "yazayım" düşüncesi var. Araya dünya işleri girdi yazmak bugünlere kadar kalakaldı. 
   Zurnanın zırt dediği yer de işte tam burası...
   Aradan bir süre geçince iyiden iyiye unutmuşum romanı. Nedir : demek ki fakire fazla bir şey katmamıştır. Şöyle bir sayfalarını karıştırınca (bir hayli çoklar : 480 s.) hemen hatırladım ancak okurken çok zevkli gelen satırların hard diske fazla bir çentiği olmamış, kaydedilenler hep masa üstüne kaydedilmiş. Lovemaker gafı yapan biçare (sonradan zengin) kadına, Ağaoğlu'na benzettiğim müteahhite, Bay Ortaylı'ya benzettiğim üstad'a ve daha nicelerini hatırladım lakin bütün bu hatırladıklarım bana fazla birşey katmadığından hemencecik tozlanmışlar. Aklımda kalan gulguleli bir roman olduğu ve yolculuklarda gayet güzel okunabileceği. Bir de malumatfuruşlara ilginç bilgiler verdiği ayan beyandır. Yoksa okunmasa da olurmuş...

22 Nisan 2018 Pazar

"Hostiles" Amaçsız Western !

   Aman dedim "Kırişçınbeyl var. Vessutudi var (yüz ifadesi (özellikle ağız yapısı) pek hoştur). Rozamundpayk var (pek latif hatunkişisidir). Hemi de western. Yönetmenin önceki işleri de güzel (Crazy Hearth, Out of the Furnace, Black Mass) Kaçırmayayım bari gerçekçi bir kovboy filmi izlerim dedim. Yanlış yapmışım. 
   Helbet (helbet !) türün meraklıları seveceklerdir. Ayakları yere basan (bilmem öyle mi ?), iyi işlenmiş (zenaatı sağlam), düz sinefil için sonuna kadar akan bir filmdir. 
   Bünye arızalı olunca sorular soruyor ama kendi kendine. Yok "o kadar gaddar bir kızılderili düşmanı ne oldu da sevgi kelebeğine döndü ?", yok "bu dönüşümün kırılma noktası neydi ?", "kendi halinde yemek yiyen kızılderilileri görünce çığlıklar salan mağdure, bir sonraki sahnede nasıl olup da onlarla yarenliğe girişti ?" falan diye. 
   Böyle sorularla zihninizi meşgul etmeyecekseniz izleyin. Yoksa uzak durun !

21 Nisan 2018 Cumartesi

"Broca'nın Beyni" Carl Sagan'dan Bilime Dair.

   Paul Broca; beyin cerrahisinin mimarı. Carl Sagan bir müzenin ürkütücü dehlizlerinde (herkesin girmesinin mümkün olmadığı karanlık yerlerde) Broca'nın beynini bir kavanozda görüyor ve kitabın ismi çıkıyor.
   Kitapta 25 yazı var. Bilim şarlatanları, Velikovski'nin Sayıklamaları, Satürn'ün (atmosferi bilebildiğimiz kadarıyla bizimkine en yakın yer) Titan'ı (tam da okurken aynı adlı bir netflix filmi izlemem pek hoş bir tevafuk oldu (tevafukun kötüsü olmaz arakolpa !)), gökcisimlerine nasıl isim verildiği, bilimkurgu adına kişisel bir görüş, robotlar, dünya dışı zeka, amniyotik evren (ki bu makale pek ilgimi çekti) ve daha neler neler.
   Bay Sagan; bilimin geniş kitlelere ulaşmasında önemli bir isim. Burada da misyonunu yerine getiriyor ve düz insana bilimin aslında ne kadar muhteşem bir oluşum olduğunu başarıyla aktarıyor. Kendisi astrofizikçi olması hasebiyle getirdiği örnekler genellikle evrenin (göreceli olarak) bize oldukça uzak mesafelerden oluyor. Bazı teknik paragrafları hızlıca okudum (şöyle bir bakıvermek) ancak genel ekseni oluşturan yerlerin altını üstünü çizerek, notlar alarak bitirdim kitabı. 
   Gökyüzüne bakanlar, bilim sevdalıları ıskalamasınlar...

"Isle of Dogs" Wes Anderson'dan Hayırsızada !

   Bayan Anderson'un sevgili oğlu Bay Wes'in hastasıyız ! Kanlı canlı yaptığı filmler kadar stop-motion çektiği canlandırma filmleri de candır (Bkz.Fantastic Mr.Fox) Bu da öyle...
  Durduk yerde çıkarılan uyduruk bir hastalık yüzünden bir şehrin adaya hapsettiği tüm köpekler içinde, köpeğinin peşine düşen oniki yaşındaki Atari'nin hikayesi. Atari başrolde değil aslında (konuştukları anlaşılmıyor). Köpekler başrolde. 
   Berlin'de Gümüşayı almışlığı, IMDB'de 17.000 kişiden 8.2 puanı var. Bunlar hep sübjektif değerlendirmeler tabiy ki. Fakir hissettiklerine bakar. 
   Bay Anderson'ın filmlerinin görsel ve duyusal olarak ayrı bir parmak izi vardır. İzleyici, ilk beş dakikadan itibaren (eğer iyi bir sinefilse) "hımm bu bir vesendırsın filmidir" der. Sekanslarda, kurguda, renklerde ve elbette senaryoda yönetmenin kimliği apaşikardır. Bir yandan filmi izlersiniz, üst benlik şöyle bir rahatlar (oh ! herşeyi yönetmen yapmaktadır), altbenlik renklere, simetriye dalar, film biter yazılar çıkar, mutlusunuzdur. Sonra düşünme safhası belirir (sadece rahatsız bünyeler için (bkz.bendeniz)). Şurada ne demek istedi acaba ? Oradaki karakter kimi simgeliyordu ? vs.vs. (arakolpa'da sorular bitmez). 
   Bu filmde de kâh gülüyoruz (çokça) kah gözlerimiz buğulanıyor (ancak köpek sahipleri ulaşabilir bu hissiyata). Üzerinde çok (pek çok) emek var. O sahnelere ulaşmak ciddi bir sabır ve feraset gerektiriyor. Seslendirme şükela (sıkarletyohansın da var, yokoono da (hiç hazzetmem kendilerinden)). Müzikler, kurgu, senaryo çizgi üstü (dış mihraklara pek güldüm).
   İlginç günler yaşıyoruz. Beyin resetlenmeye (ne işim olur resetlenmeyle !) sıfırlanmaya ihtiyaç duyuyor. O yüzden gittim, gördüm, sıfırlandım. Size de öneririm.

10 Nisan 2018 Salı

"Loveless" Zavallı Alyoşa !

  Zenya ve Boris, boşandıklarında Alyoşa'yı kimin alacağı (hiçbiri Alyoşa'yı istememektedir) konulu yüksek sesli bir tartışma (neredeyse kavga) yaparken, yan odada Alyoşa sessizce ama çok şiddetli ağlamaktadır.
   Daha önce "Leviathan"da şapka çıkarttığım ve soyadını bir türlü okuyup yazamadığım Bay Andre; beklenen frekansı gerçekleştirip sessiz sedasız ama bir o kadar vurucu bir film yapmış. Boris kızılcık sopası, Zenya ise meşe odunu ile dövülmesi gereken karakterler. Bununla birlikte (bilmem Rus toplumuna özgü müdür yoksa artık modern cessur yeni dünyanın tüm bireyleri yavaştan bu modellere mi benzemektedir ?) örneklenen modellerden çok azı (sivil arama ekibi hariç) sevgi ile rabıtalı. Boris'in yeni sevgilisi, Zenya'nın annesi, herkes bir sevgi yoksunluğu içinde. Tüm bu kast içinde elbette ki başı Boris ve Zenya çekiyor. Sadece sonlara yakın çarpıcı bir sahnede azıcık insana benzediler (morg sahnesi (ki inşallah düşündüğüm gibi değildir (öyleyse çok fena))) ya da insanlıktan iyice çıktılar. 
   İki saatten fazla (2s7d), hiç aksiyon yok, hiç can sıkmıyor, dehşete düşerek izliyorsunuz (korku filmi değil, dehşet, haşyet filmi adeta). Umarım oraya evrilmeyiz. 
   Sinefiller, iyi film sevenler kaçırmasın...
HAMİŞ : Yönetmenin diğer filmlerinden daha fazla çıplaklık ve cinsel ilişki sahnesi var. Sevginin yerine cinselliğin ikamesi fikrini vurgulamak için kasıtlı konulmuştur, değildir bilemem. Sabi sübyanla izlerken sıkılabilirsiniz.

9 Nisan 2018 Pazartesi

"Uyku" Murakami'den "Insomnia"

   "Uyuyamıyorum ! Tam onyedi gün oldu" diye başlıyor Murakami'nin "Uyku"su. Adıyla tezat olacak ancak eksende uykusuzluk var. Uyuyamama, ancak verimli bir uykusuzluk hali. Kahramanımız, ortalama bir hayatı olan ortalama bir kadın. Her nasılsa eşi ve çocuğu ile arasında organik ve idari bir bağdan fazlası yok. Her nedense aklıma bir önceki kitaptaki Hacime geldi. O da günlük yaşantısından daha başka bir şeydi. Onu; sanki bir ekranın ardından hayatını idare ediyormuş hissine çeken aşksızlıktı. Uyku'da ise kahramanımız, evlenmeden önceki hayatını iktisaba çalışıyor. Kitap okuyor (hem de nasıl), brendi (ve sair müskirat) tüketiyor, çikolata (ve tüm şekerleri) yiyiyor, şehri geziyor. Neden : çünkü bir kabus görmüştür ve artık uyuma gereği duymamaktadır.
   E-kitap olarak okumaya başladım. Du bakali n'olecek ? diyene kadar bitiverdi. Nedir : sadece 90 sayfadır. Pattadanak biter. "Bir buklecik Murakami" şeklinde özetleniverecek bir hikayeciktir. Hızlı trende Eskişehir-Ankara arasında biter. Arada güzel illüstrasyonlar (ne işim olur illüstrasyonla) çizimler (Artist : Kat Menschik) vardır. Uzun bakınca yazılanları daha güzel anlatma gibi bir işlevleri var. Garaip finali için ipucu verebilecek olan kâri, fakiri mutlu edecektir (ben bir şey anlayamadım çünkü). 

8 Nisan 2018 Pazar

Kahraman Esnaf Kapitalizme Karşı !

   Bu ağ güncesinde reklam tanıtım yok !
   Bazen gugıl efendi hazretleri diyor "bak sayfana reklam alalım, bazen (mucize kabilinden) sayfanı çok insan okuyor. Sen de kazan, biz de kazanalım". Hiç işim olmaz. Neyse.
   Bu kez anti-kapitalist çizgimden dışarı çıkıp bir reklam yapıciiim.
   Pahalı satılan ve çok ucuza maledilen ünlü spor ayakkabısı modellerinden kullanmışsınızdır. Bunlar her seferinde bağları çözülmeden çıkarılıp, bağlı şekilde giyildiklerinden önce topuk kısmının iç taraflarından deformasyona uğrarlar. Arka iç kısmının yıpranmadığı ayakkabılardan pek az gördüm. Ayakkabıyı iki ay kullanıyorsunuz, üçüncü ayda arka süngerleri paralanıyor. E misafirliğe gidiyorsunuz, ayakkabıyı çıkarınca arkalarının paralandığı görülüyor. Hoş değil. Ayrıca yürürken arkadaki plastikleri can yakıyor. Ne yapıyoruz. Başka yerleri yepyeni olduğu halde ayakkabıyı ıskartaya çıkarıyoruz.
   Yanlış !
   Ankara'da yaşayanlar bu ayakkabıyı burayı tıklayınca yerini görebileceğiniz İlhami Usta'ya götürüyorlar. İlhami usta, makul bir fiyata ayakkabınızın iç topuk kısmını şükela bir şekilde onarıyor (yukarıya da tamirden yeni çıkmış bir ayakkabının fotografisini koydum ki, inanılırlığım artsın). Güle güle, iyice eskiyene kadar kullanıyorsunuz. Kardeşim sayesinde keşfettiğim İlhami Usta, işini iyi yapan, güleryüzlü, elbette reklamı olmayan, "kullan-at" çağında yaşadığımız bugünlerde "onar-kullan" mottosunu seçenlerin tercih edecekleri bir esnaf. Önümüzdeki yazdan itibaren ekonomik açıdan sıkıntılı günlere yelken açmış olduğumuz bu günlerde, böylesi önerileri değerlendirmeniz menfaatinize olacaktır.
   Ayrıca : geçen hafta verdiğimiz bir işi henüz yapamamış. Öyle çok önemli değildi ama 25 km. yol yapmıştım ayakkabıları almak için. Bir de ayakkabılar taa Kıbrıs'ta okuyan kızıcığıma gidecek. Üzüldüm. Bu gün Pazar. Telefon çaldı. İlhami Usta, tamir ettiği ayakkabıları evimizin yakınına getirmiş. Nasıl mütehassis oldum, anlatamam. Böyle de işine, müşterisine saygısı olan bir esnaf (yok artık böyle esnaf eskisi gibi, kıymetini bilmeli). 
   Kıssadan hisse : para kolay kazanılmıyor, tamirata önem vermek gerek. İşini iyi yapan esnafı arayıp, bulup, iş yapmak gerek. Haydi bereketli günler...