Bugün neler olmuş ?

15 Temmuz 2018 Pazar

"Paslı Anahtar" Sefaradların İzinde.

   Girona'dan başlıyor (orası da neresi diyenler için işte de bağlantısı (hemi de fakir yazmış!)), Selanik, Kavala, Edirne, İstanbul, Dimetoka devam ediyor. Tarihe meraklı kâri, şıpınişi bu rotanın Sefaradların izlediği yol olduğunu çözecektir. Tarihe meraklı olmayanlar ise 232 sayfalık novellamızın satırlarını okuyacaktır.
   Yukarıda da yazdığım rotayı takip eden bir insanlar, öyküler silsilesi. Bu topluluğu hep komplo teorileriyle, ezoterik satırlarla tanıdık (Efendi:Beyaz Türklerin Büyük Sırrı türü Soner Yalçın kitapları gibi). Kendileri ise pek sessiz kaldı. Bu kez tarihe onların gözünden bakıyoruz. Oldukça eski bir tarih ve Struma faciası/varlık vergisi gibi pek bilemediğimiz (bilmek mi istemediğimiz) bolca kara sayfa var. Tüm bu tarihsel süreç, Girona'dan başlayıp çok farklı coğrafyalara savrulan ve antika kutuların içinde, dönecekleri günün umudunu saklayan paslı bir anahtar saklayan insan hikayelerini de içeriyor. 
   Atilla Amca ve Filiz Teyzemizin (nur içinde yatsınlar) oğulları Uluç Özüyener'in ilk kitabını kişisel nedenlerle alıp okumuştum (içinde bizler vardık).Bu kez edebi meraktan alıp okudum. İyi de yapmışım. Ladino, konverso, varlık vergisindeki "G"ler ve "D"ler gibi bilemeyeceğiniz muhtemel kavramları tanır, sefaradların öyküsüne aşina olursunuz. Tarih ve romana meraklı kârilerin kayıtsız kalmamaları gerekir...

"Tuncay Terzihanesi" Tersine Anafor...

 
   Sunay Akın kitapları tersine bir anafor gibi. Hani anafor yanında yakınındaki herşeyi içine çeker de tek kanaldan dibe gönderir. Bay Akın'ın kitapları bir başlangıç noktası buluyor ve ters bir anafor gibi neredeyse her yöne savruluyor. Ancak bunu yaparken içine herşeyi değil okurun ilgisini çekecek bir araba dolusu bilgiyi katıyor. 
   Bu kez kitabımızın çıkış noktası, Tuncay Terzihanesinin 50. yılı. Bay Akın, fakir gibi bir terzinin oğluymuş. Haliyle çocukluğunda o dükkanda yaşadıklarıyla benim anılarım çokça örtüşüyor (o dev makaslar, ağır terzi ütüsü, kalıplar, patronlar (bunu ancak terzi terminolojisini bilenler bilir), ölçü çizen ince sabunlar, prova kabini, etek ölçüsü almaya yarayan pudra püskürten steampunk alet (ismini bilmiyorum) ve daha niceleri. İlk yazının sonlarında "kılıncı iğne, kalkanı yüksük" satırlarını okuduğumda gözlerim doldu. Çocukluğuma gittim, Babacığımı hatırladım. Böyle olunca, kitabı da sıklıkla okumak üzere kitaplığımın göz hizasındaki raflarından birine kaldırdım. 
   Sadece terzi dükkanı kısmı ile ilgili yazı değil "Kitapsızlığın Sızısı" da sıklıkla okunabilecek bir bölüm. "Kitap bir pencere aralığına konulduğunda, odadan içeriye temiz hava girmesini sağlar. İnsan için de aynı işlevi yerine getirir. Okunduğunda, insan beyninin havalanmasına, oksijen kazanımıyla düşüncelerin yenilenmesine neden olur!..." diyor yazar. Bölüm böylece gidiyor. Kitap kurtları değil de (onlar zaten biliyor) kitap düşmanlarının okuması dileğiyle...
   204 sayfalık kitap, yolculukta, şezlongda, otobüs beklerken, metroda (metrobüste mümkün değil tabiy ki (neticede "havasız insan aracı")), cep telefonun ovalanacağı her yerde okunabilir. Üstelik ondan daha faydalı bilgiler verdiği kesin. Misal : atlıkarıncayı bildiniz mi? Neden böyle garip bir ismi var onu biliyor musunuz peki ? İşte bu ve bunun gibi nice (malumatfuruşluğunuzu taçlandıracak) ilginç bilgilere, işbu neşriyat sayesinde ulaşabilirsiniz. Fiyatı makul, boyutu makul. Okumamak için hiç bir neden yok. O halde ne duruyoruz? Haydi iyi okumalar...

"Ant-Man and the Wasp" Baba Kızın Hatırına!

   Bu güncede genellikle (70 IQ seviyesine göre yapılmış) süperkahraman filmlerini yazmamaya gayret ediyorum ama bu seferki hoşuma gittiği için iki satır bir şeyler karalayacağım.
   İlki de hoşuma gitmişti bu da. Esas adamın; fazla süpersonik olmadığı, kendiyle dalga geçebildiği, içinde biraz humoru olan cinslerini seviyorum (misal : Deadpool). Bu da öyle... Bir kere süperliği karınca olmasına dayanıyor. Karınca, candır. Hataları var, bunları kabul edip kendiyle dalgasını da geçiyor. Yeniyetmeliğe koşaradım giden tatlılar tatlısı bir kızı var. Süperkahramanlıkla birlikte kızıyla olan ilişkisini dengelemeye çalışıyor. Nebliyim haftasonu gideri olan bir film. 
   Eksikleri var mı ? Bir sürü... En zayıf yeri, bu tür filmlerin olmazsa olmazı adamakıllı bir villain. İki saate yakın süren pelikulamızda kötü karakter yok. Mağduriyetinin öcünü almaya kalkışan bir figür var. Bu da (eğer ergen gibi izliyorsanız) filmden düşmenize neden olur. Yok eğer fakir gibi sadece zamanı ezmeye niyetliyseniz, dert edilecek şey değil.


10 Temmuz 2018 Salı

"Bilim-Kurgu" Jack Baudou'dan Fransız Usulü Bilimkurgu.

 
   "Bir edebi tür olarak bilim-kurgu hakkında sahip olunan kanıları ve türü tanımlama girişimlerinin yetersizliği üzerine odaklanan bu kitap, bilim-kurguya edebiyat tarihinde hak ettiği yeri vermeyi amaçlayan bir kılavuz olarak okunmalıdır. Şimdiye dek tür hakkında ortaya konan basmakalıp yargıların geçersizliğini gösteren yazar, bilimkurgunun öncüllerinden türün 21.Yüzyıldaki akıbetine kadar bütünlüklü bir çerçeve sunuyor." yazıyor arka kapakta. Bitirince bu ifadelerin biraz iddialı olduğunu görüyorsunuz. 
   Lömon'da bilimkurgu makaleleri yazan Bay Bodö üç bölümlük bu risalede (risale demekte bir beis yok, kitap hem cep boyu hem 128 sayfacık) konuyu sadece Fransa'dan bakarak özetliyor. Genel çizgiler elbette evrensel (ama bu bilgilerin daha kallavilerine küresel ağdaki (internet mi ne ?) bilimkurgu ansiklopedisine bir göz atarak da ulaşılabilir) ama tespitlerle yorumlar genellikle Fransız kalınarak yazılmış (benzetme değil, coğrafi olarak). Açık konuşayım, bir çok maddede, yukarıda adı geçen ansiklopedideki maddelerin birebir aynısının yazıldığını gördüm. Bu açıdan gerekli malzemeyi internetten toplayıp, kendi yorumlarınızı bunların arasına serpiştirerek kendi kitabınızı yazabilirsiniz. Ya da dur bakalım, vakit bulunca bu işi fakir de yapabilir. Neticede bu konuda dilimizde yazılmış derli toplu bir kitap yok. Bilimkurgu da, okuru gittikçe büyüyen bir edebi tür. Neden olmasın ?
   Bilimkurgu okurlarına önermem. İleride benim kitabı okursunuz...

9 Temmuz 2018 Pazartesi

"Gen Bencildir" Kayınbiraderi mi seveceğiz, Bacanağı mı ?

   Yıllar önce okumuş, çoğu yerde sıkılmış yine de bitirmiştim. Aradan yirmi yıla yakın zaman geçti "du bakalım paradigmamızda neler değişmiş" saikiyle bir kez daha okudum. Çok şey değişmiş. 
   350 küsur sayfa, genellikle biyoloji ile ilgili biraz teknik bir anlatım (yine de Bilal'e anlatır gibi anlatmış hoca, anlaşılıyor yani). Evrimi gen düzeyince inceliyor Bay Dawkins. Bu eksende, gerek toplumsal gerekse kişisel bazı saptamalara insan hayret ediyor (iyiden memura bağladım).
   Bir ebeveyn, çocukları uğruna nelere katlanır ? Kişisel ve toplumsal özverinin nedenleri nelerdir ? Akrabalık, "toprakçılık" (bu kavram askere gitmiş kâriler için gayet açıktır), nepotizm, yakınını kayırma, yeğenleri işe yerleştirme, halaoğluna ihale bağlama gibi davranışların kökeni. Hangi yakınımızı evrimsel biyoloji adına daha çok sevmeliyiz ? gibi bir çok sorulara cevaplar; sayfaların arasında öylece yatıyor. 
   Toplumsal özveri kısmında ise (genellikle maymun toplulukları üstünde gözlenmiş) grupların, enayi / hilekâr ve kincilerden oluşan üç eğilimin gerek gerçek gözlem gerekse bilgisayar simülasyonuyla çoğalma süreçlerinin incelendiği bölüm çok ilgimi çekti. Biraz cesaretli olan okur, durumu yaşadığı topluma uyarlayıp çok ilginç çıkarımlar yapabilir. 
   Şöyle örnekleyeyim : enayiler, toplumun iyiliği için üstlerine düşen her türlü iyiliği koşulsuz yapan bir grup. Hilekârlar ise faydalardan yararlanıp sorumluluklarını yerine getirmeyen grup. Kincilerse, topluma karşı her sorumluluğunu sadece kincilere ve enayilere karşı yerine getirip, hilekarlara iyilikte bulunmayan başka bir topluluk. İlginç değil mi ? 
   Nedir : bu örneklemelerin sonuçlarını ve yakınlarını hangi gen özelliğine göre koruyup kollayacağını merak eden, hayata daha farklı yönlerden bakmayı seven okurların kayıtsız kalamayacağı bir kitaptır. Eski baskıları (Tübitak) bulunamayan (neden acaba ?) ve kitapçılara sıklıkla sorulan kitabın yeni baskısı (Kuzey Yayınları sağolsun !) çıkmış, fiyatı da uygun. 
   Alıp okumalı, bilgilenmeli...

"Human" İzleyenler Pişman Olmaz !

   3 saat 10 dakika (izlerken hiç sıkılmıyorsunuz) 
   Anlatıcı yok. Müzikler şahane (bu arada "Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler" adlı türküyü Gülay Hacer Doruk seslendirmiştir). Hintçe, Farsça ve yazmaya üşendiğim nice güzel dillerce seslendirilmiş nefis ezgiler.
   Bir bakıyorsunuz : müthiş doğa olayları, dalgalar, hortumlar, rüzgarlar, şelaleler, hülasa üzerinde hiç bir tasarrufumuzun olamadığı yeryüzü halleri. Arada bir toplu halde insanlar. Ama nasıl birarada olmak anlatılamaz. 
   Çin'de bir plaj yakın kadrajdan çekilmiş, uzaklaştıkça gözlerinize inanamıyorsunuz. Bir desimetrekare boş yer kalmamacasına cansimitlerine sarılmış binlerce Çinli. Suni dalga yaratan bir havuzda yanyana duruyorlar. Büyük bir stadyumda taraftarlar Meksika dalgası yapıyorlar, nasıl bir ahenk, nasıl bir sinerji. Olamaz böyle şey diyorsunuz.
   Tüm bu çekimlerin arasındaysa siyah fonun üzerinde insanlar. Dünyanın her yerinden insanlar. Savaş, intikam, aşk, mutluluk, cinsellik ve daha onlarca konu hakkında kendilerini hissettiklerini anlatıyorlar. Kimisi de sadece susuyor (susanların gözlerine baktığınızda çok şey ifade ettiğini görüyorsunuz). Bu anlamda susmalar da belgeselin ruhuna çok şey katıyor. İlk yarım saatten sonra "haaa !" diyorsunuz, "bunun bana söylemek istediği şey bu". Bu üç saat 10 dakikanın bir amacı var. Üzerinde yaşayakaldığımız bu küçük mavi kürede, sınırlar, diller, bayraklarla bölünmüş de olsak insanoğlunun temelde aynı şeyleri istediği, istemediği, özünde benzediğimiz. 
   Söylenenlere katılırsınız katılmazsınız (kendi hesabıma katılmadığım kimileri vardı (delinin biri "insan öldürürseniz, bunu hep yapmak istersiniz, içimden nasıl insan öldürmek geliyor bilemezsiniz" minvalinde birşeyler yumurtluyordu.)). Ama ortak duyguları şıpınişi anlayacağınızdan eminim. Konuşanların hiç bir titri (Jose Mujika'nın bile), sosyal statüsü, ismi verilmiyor. Sadece söyledikleriyle karşımızdalar. 
   Benim için çok verimli bir 3s10d oldu. Sizlere de hararetle öneririm.

3 Temmuz 2018 Salı

"Absolutely Anything" Bir Tutam Monty Python

   Montipiton'ların uçan sirkini bilenleriniz, hatırlayanlarınız var mı ? Hiç sanmam. 1970'li yıllarda İngiltere'de zuhur eden bombastik bir komedi ekibidir. Televizyon serisi olarak (aslında önceden radyo programydı) müziğe Beatles'ın yaptığı etkiyi sürrealist komedi olarak oldukça fazla kanala aktarmışlardı (olmadı bu cümle !).
   Bu güncede 1979'da çevrilen "Life of Brian"ın bir tanıtımı da yazılmıştır. Fırsat bulundukça diğer filmleri de yazılacaktır. Çekildiği devrin ötesinde bir mizah hunharca kullanılmıştır. Nedir : her şeyin devri geçer. Montipiton da istisna değildir. Zamanla ekip dağılmış, etkileri azalmıştır.
   Geçen gün bu filme rastladım. Memleketimde gösterime girmemiş. Malum ortamlardan bulup hemmen izledim. Ekibin kurucularından Tericons yönetmiş, diğerleri ise sesleriyle destek vermişler. Üstelik filmdeki köpeği seslendiren (ölmeden hemen önce) Robin Williams. 
   Uzaylılar (Sharon ! ve diğerleri) var, ingiliz aksanıyla "voot" diyen bir Keytbekınseyl var, Saymınpeg var. Kadro gayet sağlam. İyi müzikler ve montipiton tarzı komedi de var. Ancak günümüz izleyicisine hitap etmez. Aslında o dönemin izleyicisine de hitap etmez. Brusolmayti gibi birşeye benzemiş ama kendi tarzında. Misal : adamımız süper güçlerini ele geçirince ilk dileğini bisiklet kullanırken az daha ezildiği minibüs şoförüne "fuck you!" der. Şoför de bu minvalde ilerler. Montipiton usülü gülmeyi sevenler elbette güleceklerdir. Amerikalılar her zaman olduğu gibi gıcık ötesi sunulmuş, ingiliz polisinin üniformalarıyla dalgalar geçilmiş, filmin sonu ise bir güzel (Köpek Dennis'in aklı sayesinde insanlık kurtulmuştur) bağlanmış, filmimiz ise arşive atılmayacak bir Montipiton tortusu olarak izlenmiştir. 
   Paşa gönlünüz bilir, izleseniz de olur, izlemeseniz de...

30 Haziran 2018 Cumartesi

"Sicario : Day of the Soldado" Bir Sikaryo Değil !

   Niyuvcörsiyli intihar bombacıları (tabiyki bilmiyoruz onların niyuvcörsiyli olduklarını) alışveriş merkezini (hemi de üç kez) patlatır. Bir süre önce de Meksika Amerika sınırından kaçak geçmeye çalışan bir gruptaki bir mülteci adayı yakalanınca kendini patlatmıştır. ABD uyuşturucu kartellerini terör listesine ekler, bazı kimseler bulunur ve CIA yöntemlerince oldukça ciddi bir şekilde sıkılır. Her canlıyı sıkarsanız birazcık bok çıkar, asıl sorun o sizin işinize yarayan bir bok mudur ? ABD yönetimi bu soruya bir cevap bulamaya zahmet etmediklerinden buldukları boka balıklamasına dalar ve bildik yöntemlere başvururlar. Gelsin kiralık askerler, başlasın black-ops. (filmin bir yerinde kovboyumuz, ekibi kiraladığı kişiye isteklerini sayınca, silah tüccarı "-Nerede darbe var ?" diye sordu, müstehzi bir biçimde gülümsedim. (gerektiği zaman müstehzi bir şekilde gülümseyebiliyorum)). Derken işler gelişir.
   Birinci film (Sicario (Meksika'da tetikçi demek oluyor)) daha önce detaylı olarak yazamadım ama yazdım. İşte de bağlantısı. Birinci film uyuşturucu üzerine kuruluydu, bu insan kaçakçılığı üzerine. Birinci filmde sıkı bir intikam hikayesi vardı (Beniçiyodeltoro'nun gözündeki iğne ışığı pırıltı) bunda böyle bir şey yok. İyot gibi açığa çıkan kovboyların, ABD yönetiminin ultrasonikbombastik ferasetinin, ABD politikasının çıkarları için yapacağı kirli işlerin boktanlığının (teröre terörle karşılık vermesinin) (sanki kirli işlerin boktan olmayanı var da !) hikayesi var. Birinci filmde sıkı aksiyon sahneleri vardı, bunda da var. Aynı kast (emilibılant hariç) duruyor. Gerilimli sahne yaklaşınca zım zımm yükselen müzik var (bazen ters köşe yapıyor ama dikkat !). Senaryoya uygun filtre kullanımı aynen birincisindeki gibi (kimi zaman objektife biri işemiş gibi sarı, kimi zaman sabaha karşı işkembeci dükkanının floresan lambaları gibi beyaz). Tempo birinci filmdeki gibi biraz ağır, hatta ikinci yarı sarkıyor diyebiliriz, iki saate uzatılması pek iyi olmamış. Hani iyi gişe yaparsa gerisini getiririz mantığıyla kapanışta açılan kılçık olmamış. Ama nedir : eli yüzü düzgün bir filmdir. Bildiklerinizden fazlasını söylemez, sorular sordurmaz. Haftasonu vakit geçirmek için de değerlendirilebilecek bir opsiyondur. 
PS : İki yıldır memleketimde yaşayan bir İrlandalı (işten ayrıldı gidiyor) "burayı çok özleyeceğim." dedi. "Nesini ?" diye sordu fakir. "Traffic rules.... Everything is optional" dedi. (üstelik şaka yapmıyordu) Opsiyon deyince o geldi de aklıma o yüzden müstehzi bir şekilde gülümsedim.


"Akış" Mutluluğun Bilimsel Açıklaması.

   Fotografisini aşağıda gördüğünüz dede; her ne kadar Hırvatistan'da doğmuş olsa da, Jung'un bir konferansına katıldıktan sonra rotasını psikolojiye çevirmiş, Amerika'lara hicret etmiş, bir takım okullarda okumuş, sonunda profesör olmuş ve kafayı mutlulukla bozmuştur. Mihali Çiksenmihali, 25 yıldır mutluluğu bilim olarak inceledikten sonra bununla ilgili "Akış"ı yazmıştır.
   Mutluluk, kesinlikle izafi ve kişisel bir kavram. Bir sürü şeyle bağlantısı var (en çok da beyin tarafından salgılanan kimyasallarla). Fakat bu kimyasalların salınımını tetikleyen faktörler her kişide farklı. Bay Çiksenmihali, uzun zaman bu konuyu anketler, istatistikler, deneyler, akademik forumlar, kafa patlatmalar, bitmek bilmeyen tartışmalarla incelemiş. Bu konuda yaptığı TED konuşmaları yuutupta var. Ama detayı kitapta. 
   Baştan söyleyeyim : bu kitap bir kişisel gelişim kitabı değil ! Yani öyle mucizevi reçeteler, "neş eli (burada "neş" ayrı söylenecektir) ol ki genç kalasın" tarzı laylaylom çözümler, ulvi metinler falan yok. Kitap sadece mutluluk kavramına bilimsel bir açıdan yaklaşıyor. Buna neyin sebep olduğunu anlamaya çalışıyor.
   Elbette kitabın konu aldığı araştırmalar coğrafyamıza yabancı. Haliyle gösterilen örnekler de pek içselleştireceğimiz cinsten değil. Yalnız insan zihninin işleyişi ile ilgili yaptığı tespitler çok ilgi çekici. Misal : zihnin boş kaldığı anın termodinamiğin 2.yasası (haydi buna entropi diyelim (ya da ukala dümbelekliği yapmayıp doğrudan kaos (ne işim olur kaosla) düzensizlik diyelim))  olduğunu yazdığında ciddi afallamıştım. Oysa bazı kişisel gelişim kitaplarında (bazı spiritüel yayınlarda da) rahatlamak için zihni boşaltmak gerektiği yazıyordu. Mihali Bey (soyadını yazması uzun) tam tersini iddia ediyordu. "Boş zihin kaostur, zihnini meşgul edecek bir şey bul, bulacağın şey seni mutlu etsin !" diyordu. Ve bulacağın şeyin bir "akış" yaratmasının seni mutlu edeceğini savunuyor ve hatta istatiksel verilerle bunu kanıtlıyordu. Bir bilim insanı için en zoru da mutluluğun kanıtlanmasıdır herhalde !
   Neyse. Kitap biraz hacimli (sadece notlar 50 sayfa, kaynakça ise (karınca duası gibi yazılmış, yakın gözlüğü yetmedi büyüteç gerekti) 18 sayfa, kitabın kendisiyse 343 sayfa). Laf kalabalığını atlar ve bazı deneyleri hızla okursanız 150 sayfada vereceği fikri anlayabilirsiniz. 
   Resme, biraz uzaktan, geniş açıdan, nehrin kıyısından, derinlemesine bakabiliyorsanız, içinizdeki merak canavarı tatmin edilmeyi bekliyorsa, okuma illetine tutulmuşsanız (ki mutsuzluğun en olmazsa olmaz koşuludur) pek de mutlu olmadığınızı varsayabilirim. İşte o zaman böyle kitapları kovalarsınız. Eğer tecrübeli bir kâri iseniz kişisel gelişim kitaplarından koşarak uzaklaşacaksınızdır (Dale Carnegie'e selam olsun ! (sincaplar kovalasın)). O zaman bu kitabı edinip okuyun. En azından mutluluğu bulamasanız da, neden mutsuz olduğunuzu anlar gibi olursunuz. (en kötüsünden el örgüsüne başlarsınız)

"İstanbul'da Bir Zürafa" Büyüklere Masallar !

 
   166 sayfa, 31 bölüm. Bölümlerin hepsi de, insan denilen en vahşisinin (ingilizcede "earthling"deniyor, anlam olarak güzel !) diğer dünya mukimleriyle olan geçmiş zaman münasebetleri üzerine kurulu. "Tapirin Neşesi", "Kuşların Konservatuvarı" gibi fantastik adlar taşıyan iki üç sayfalık (öykü mü desem, deneme mi desem, masal mı desem bilemedim) yazılarla kendinizden geçiyorsunuz. 
   Kubbeler arasındaki bir zürafayı kapak yapan kitapta sadece hayvanlar yok. Aslında, zürafalar, tapirler, aslanlar, güvercinler ve diğerleri; tarihin ve günümüzün yaşananları arkasında bir fon olarak varlar. Bu eksen sayesinde edebiyat, düşün, resim velhasıl sanat dünyasını, (dur bakalım sadece sanat yok !) siyaseti, sosyolojiyi, psikolojiyi ...... Amaaan nasıl toparlayacağımı bilemedim. Sunay Bey, hayvanları terkisine atarak çok güzel masallar anlatıyor. Bu masallar gerçek ! Hepsi de yaşanmış. Bilgi dağarcığınıza atacağınız (ne kadarını kullanırsınız bilinmez) yüzlerce, binlerce ilginç malumat, çok şükela bir anlatımla sizi başka bir zamana götürüyor. Resneli Niyazi'nin geyiği de var, Cezayirli Hasan Paşa'nın aslanı da (mesela Cezayirli Gazi Hasan Paşa Kışlası'nın girişindeki demirli taş benim de dikkatimi çekmişti de "bunu niye buraya koymuşlar ?" diye merak etmiştim. (Hasan Paşa'nın aslanını bağlaması içinmiş)). Ernest Hewingway ve Hans Christian Andersen'in bir dönem İstanbul'u ziyaret ettiklerini ve yaşadıklarını da bilmiyordum. Güvercinimin doğduğu hastaneye ve semte ismini veren Zeynep Hanım ve Kamil Bey'in kimler olduğunu bilmediğim gibi (ayıp, ayıp !).
   Okudukça neler bilmediğinizi anlatan bombastik bir yaz kitabı. İş Bankası Yayınları basmış, fiyatı oldukça makul. Herkesin tatile koşuşturduğu bu dönemlerde yollarda, şezlonglarda, yürüyüş molalarında okunası bir kitap. Yakın durmak gerekir.