10 Ocak 2019 Perşembe

"Inside Llewyn Davis" Coen Kardeşlerden 1960'larda Folk.

 Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar"ının 1961'de Niyork'un folk ortamlarında geçen versiyonudur. Luvilindeyvis, orta yetenekli bir folk şarkıcısı. Önünde başka yollar varken (ki maalesef onlarda sebat edemeyecek kadar dağınıktır) inatla yeteneğini değerlendirerek bu alanda hayatta olmayı seçiyor. Ama her şey bir yere kadar! Son beş dakikada afallatıcı bir son ve gencecik bir Babdilın'ın sahnede yarım yamalak görünmesiyle izleyicide ilginç bir çağrışımlar. Süpersonik bir kast (Conguudmın, Efmöreyebrehem, Castintimbırleyk (şarkıcı kadrosundan girmiş ama yevmiyeyi hakketmiş), Kerimaligın, Edımdrayvır), şükela bir görüntü yönetimi (o gri filtreleri negzel kullanmışlar), iyi bir sanat yönetimi, iki saate yakın sürede (1s44d) seyirciyi sıkmayan kurgu (bunu yapmak aksiyon falan yoksa (hele de işin içine folk müzik giriyorsa) hayli zor), Oskarayzek'in rolü ete kemiğe büründürmesi (sonlara doğru süzüldü çocuk resmen), sarman Ulises (buradaki metafor sadece entellektüel izleyiciye gider) ve daha neler.
   Kaybedenleri izlemek zordur. Bunun da başına bu niyetle oturdum ama su gibi aktı pelikula, güvercinim de sonuna kadar izledi (ki az şey değildir!). Eğlenmek için, kafa boşaltmak için izlenecek film değildir. Huzur katsayınız yüksekse, sakin bir akşamdaysanız malt müskiratla gider.

8 Ocak 2019 Salı

"Truman" Ölüm, Dostluk ve Sevgiye dair...

 
   Huliyan'ın kanseri nüksetmiş. Metastaslar çeşitli, doktor "tedavi edelim ama iyileşme zor!" diyor. Huliyan "kalan zamanımı kemolarla harcamak istemiyorum." diyor. Huliyan Madrit'te yaşıyor, Arjantin diasporasından, tiyatro oynuyor, film çekmiş zamanında, biraz sergüzeştî. Tomas, Huliyan'ın eski (ve sağlam) bir dostu. Huliyan, köpeği Trumanı pek seviyor. Tomas Huliyan'ı dört günlüğüne görmek için taa Kanada'lardan Madrit'e geliyor.
   Nereden bakarsanız karamsar bir hikaye. Yönetmen, bu karamsar hikayeyi hiç pespaye sinematik trüklere (ne işim olur trükle) hilelerle, acıklı müziklere yaklaşmadan pek şükela bir şekilde aktarmış kordelaya. Filmin sonuna kadar ilginin düşmediği bir tempo var. Üstelik bu tempoda ne bir aksiyon, ne akılfersa dönüm/kesişme noktaları yerleştirilmişti. Sadece (olabilecek) hayat. Ama 1s48d'da dostluk, sevgi (evlat ve hayvan sevgisi de dahil olmak üzere), ölüm, dirim, geçicilik gibi önemli bir çok şeyi yaşar gibi oluyoruz.
   Ricardodarin'i daha önceki filmlerinden tanıyoruz (hiç bir filmi fakiri hayalkırıklığına uğratmadı) ama Havierkamara'yı ilk kez izledim. Ortaçağ azizlerine benzeyen ilginç yüz yapısı ve abartısız oyunculuğuyla, O da gayet iyi. Arjantinli Doloresfonzi de çok güzel kadın şimdi... Truman ise yaşlı, sakin ve yerinden kalkamayacak kadar halsiz bir pati. Filmimizin sonundaki hamle ise hayvan dostlarını pek hislendirecektir.
   Sakin bir akşamda, telefonlar kapatıldıktan sonra, bir kadeh kırmızı şarapla çok iyi gider. 

"İktidar Mahkumları" Güliver Başka Planetlerde!

 
   Strugatski Biraderlerin dilimize çevrilmiş fazla bir kitabı yok. 1999'da Sarmal Yayınları "Obitaemyy Ostrov"u dilimize İktidar Mahkumları adıyla yayımlamışlar. Fakire de okumak düştü.
   2157 Yılında bağımsız bir uzay gezgini, bir gezegene düşer ve olaylar gelişir. Maksim adındaki kahramanımız, Süpermen gibi bir şeydir. Üstün fiziksel ve zihinsel yetenekleriyle, sakinlerinin bu gezegeni mahvettiklerini anlar ve birbiriyle çatışan her grubun içine girerek (militaristler, mutantlar, isyancılar ve daha neler) bu akıl almaz aptallığın nedenini anlamaya çalışır. Gezegenin betimlenmesi aşamasında romanımızı kolaylıkla distopyaya dahil edebiliriz. Bir noktada "nasıl olabilir bu aptallık!" dediğimiz yerde aklımıza elan yaşananlar gelebilir ve aptallığımıza şaşırırız. 
   Her açıdan "Uzayda Piknik"in gerisinde kalabilecek bu kalınca (439 S.) romanda Strugatski Biraderler değişik bir yazım tekniği uygulamışlar. Bir bölümde uzaydan düşen übermensch (Niçe'ye selam olsun) gözünden anlatılan hikaye, sonrasında karşı tarafın zihninden aktarılıyor. Böylece resme her açıdan bakabiliyoruz. Pek sevdim. Ancak kimi iç diyalogların sayfalarca anlatılması, bazı detaylardan çok uzun bahsedilirken kimi kırılma noktalarının hiç yazılmaması, takipte zorluklar yaratabilir (bende oldu mesela). Akşam yatarken okunması, uyku kaçmasına neden olabilir. Anlatılan kötü dünya, rüyalara girebilir. Ama bilimkurgu müptelalarının kaçırmaması gerekir (zaten kaçırmamışlardır da!).

6 Ocak 2019 Pazar

"Under the Silver Lake" Metaforun Dibi...

 
   Çocukla, sinemaya aşina olmayanla, kaçık/uçuk geyik yapılamayacak kişilerle seyredilmeyecek filmdir. 
   Belirli bir meşrep üzerinde (hayli üzerinde) şiddet ve cinsellik içerdiğinden sabi sübyanla yaklaşılmaz bu tamam! 
   Hiçkok'un kuşlarına, Merlinmonro'nun havuz pozuna, malholınddrayv'daki iki kadına (ve bunun gibi onlarca göndermeye) uzak; sinemaya sadece kafa boşaltma amacıyla kullanan sinema tüketicisine hiç gelmez. Bir çok yeri anlamayacaklardır. 
   Tersten dinlenince satanik mesajlar barındıran metal şarkılardan, cips kutularından çıkan hazine haritalarından, bazı para birimlerindeki gizli sembollerden, camel paketindeki adamın penisinden haberi olmayan kaçık/uçuk geyik harlama özelliğinden yoksun insanlar da filmden pek bir şey anlamayacaklardır.
   Bunun dışında kalan (ne az kaldı onlardan!) şanslı azınlık ise pek kişisel bu filmden gerekli hazzı alacaklardır.
   Tatlı bir sarışınla tanışan Sem, kızcağızın aniden kaybolması üzerine onu takip etmeye çalışır. Olaylar gelişir. Bu arada müzik ve sinema endüstrisinden, zenginlerin hayatlarından, bolca gizem düğümlerinden, güzel kadınlardan, gizli partilerden, mezarlık altı diskoteklerden, gökyüzünden düşen sincaplardan, holivut kasting seçimlerinden, kokarcalardan, anlamsız cinayetlerden, Kurtkobein'in gitarından ve daha yazmaya üşendiğim bir çok anlık sekanslardan payımıza düşeni alırız. Umulmadık bir yerde film biter, yazılar çıkar.
   Yukarıda saydığım özelliklere sahip bir kişiyle saatlerce geyiğini dallandırabileceğim bu filmin en bön mesajı ise ancak şu olabilir : boş beleş işlerle uğraşırsan ne dünyalığın kalır ne de altında yatacak bir çatın!
   Sadece bazı şanslı azınlığa hitap eden, kalanların ise küfür (sinkaflı minkaflı hemi (hemi!) de) savuracakları bir filmdir. Ona göre!

1 Ocak 2019 Salı

"La noche de 12 años" Oniki Yıllık Gece ! Ama şafak atar...

   Askeri darbe ile içeri alınan 3 Tupamaros (Küba'daki devrime öykünen silahlı bir politik grup) militanı, askeri yönetim tarafından paketlenip, insanlık dışı koşullarda tecrit edilerek mapus mapus gezdirilir. Bizler de iki saat boyunca bunu izleriz. Nereden bakarsanız klostrofobik, karamsar, kötümser bir iki saat diye düşünebilirsiniz. Yapmayın !
   Çok sağlam film. Sinematik açıdan söyleyecek hiç bir şey yok. Senaryo, kurgu, akış, renkler, müzikler, geçişler, geri dönüşler, karakter oturtmaları (var mı böyle bir şey sinema biliminde ?), kostümler, dekorlar, oyunculuklar her bir şey tamam. Yani zanaat tamamdır. Bunun üstüne ise izleyiciye aktarılan bir düşünce, bir umut var ki : o şükela. Koşullar ne olursa olsun, güneş doğar. 
   Nato'nun tuvalet sorunsalı için, onbaşıdan en tepedeki komutana giden emir komuta zinciriyle inceden "askeri mantık" (oksimoron böyle bir şey) dalgası geçilse de, filmin geneli (iyice sündürülen son on dakika haricinde (ama son da sündürülmeyi hakediyor)) böyle Ahmet Haşim tarzı bir atmosferde geçiyor.
   Ortaların sonuna doğru içim ezildi, öyle böyle değil. Pencereyi açtım, hava aldım. Yarın sabah puslu muslu olsa da güneşi görebileceğim için şükrettim hayata. Sonra kendime geniş açıdan baktım, 16 yıldır usuldan geldiğim/geldiğimiz yeri gördüm. Jose, Mauricio ve Nato'nun yaşadıklarıyla elbette kıyas kabul etmez ama bir karanlık olduğu kesin. Sonra filmdeki karakterlerden birinin (Jose Mujica) söylediklerini buldum. Diyor ki Mujika (ki o mapus günlerinden sonra Uruguay Devlet Başkanı olmuştur) : "Gençlere, yaşlı bir adam olarak küçük bir tavsiye : hayat bize bir çok tuzak kurabilir, karşımıza kavisler, tümsekler çıkarabilir. Hayatta, aşkta, sosyal çevrede binlerce kez başarısız olabiliriz. Ama ayağa kalkıp güçlüklere karşı koyarız. Bunu yapabilecek gücümüz var. Bir günün en güzel zamanı şafaktır. Her gecenin sonunda şafak doğar. Unutmayın çocuklar, sadece ezikler pes eder." Mapusluk döneminde ciddi ciddi zihinsel sorunlar yaşayan ama asla pes etmeyen Mujika sonunda güneşi doğdurur. 
   Bu vesile ile her gece on iki yıl sürse de sonunda güneşin doğduğunu izliyor ve hoş bir duyguyla çıkan yazılara bakıyoruz. Sonu başından belli iki saatlik bir hapishane filmini izleyip de ne yapacağım demeyin! İzleyin.

PS : Polsaymın'ın "The Sound of Silence"'ını Silvia Perez Cruz, öyle yerinde, öyle hisli söylemiş ki, denk geldiğinizde gönül kulağınızı açık tutun...

30 Aralık 2018 Pazar

"Eristik Diyalektik" Bugünlerde Okunmalı.

   Artur Şopenauer, Immanuel Kant'ın en sevgili öğrencisi. Niçe ile birlikte (şimdi kim yazacak bu müellifin yazması zor ismini?), Richard Wagner, Ludwig Wittgenstein, Erwin Schrödinger, Albert Einstein, Sigmund Freud, Otto Rank, Carl Gustav Jung, Leo Tolstoy, Thomas Mann, ve Jorge Luis Borges'e ilham olmuş biri. Genel olarak insana dair tespitleri, gözlemleri pek kötümser (haksız mı ama! (zatıalilerine gönülden katılıyorum)). Aşağıdaki canlandırmasına da bakınca "sizden bir b.k olmaz, dağılın!" der gibi baktığını görebiliyoruz. Kendileri hakkında pek derin okuma yapmadım ama bugünlerde bu eserinin üzerine eğilmekte fayda var. 
   Yazarımız 1860'da ölmüş, bu kitabının ne zaman yazıldığını öğrenemedim. Ölmeden önce yazdığı düşünülürse (kesin doğru çıkarımlar yapabiliyorum bugünlerde), kitabımız yüzelli yaşından fazla. Ancak ciddi ciddi tüm siyaset akademilerinde okutulduğunu düşünüyorum. Şimdi 1800'lerin sonuna doğru bir bakalım. Kitle yayınları yok. Propaganda (henüz) ciddi ciddi üzerine eğilinmemiş bir olgu. İşte bu ahvalde münevverlerin fikirlerini ispata ve iknaya dair tek enstrümanı var. Kitap yazmak yahut retorik. 
   Retorik nedir ? Dikkat ! malumatfuruşluğumu konuşturuyorum. Efendim : ortaçağ eğitiminin trivium bacağındaki üç ana dersten biridir. Konuşarak insanları etkilemek yani hitabet ve belagat demektir. Bunun yanısıra quadrivium da alayım derseniz gramer ve diyalektiğe ilaveten aritmetik, geometri, astronomi ile müzik eğitimi de almanız gerektir.
   Kitabımıza dönelim. Bay Artur; "gerçekten haklı olup olmadığınızın bir önemi yok, tartışmada haklı çıkmak istiyorsanız bunları yapacaksınız" deyip 38 adet tartışma hilesini; hem tarihsel atıflarla (Sokrat, Platon, Aristo eristik diyalektiği didik didik etmiş zamanında) hem de örneklerle açıklıyor. Okudukça haşyete kapıldım. Bunların çoğunu hemen hemen tüm siyasetçiler yapıyor. Sadece siyasetçilerin değil hukuk konusunda çalışanların da başucu kitabı olması gerek. Çünkü gerçeğin ve doğrunun nasıl gölgelenebileceği hakkında çok başarılı taktikleri (özellikle de işi doğruyu ve haklıyı bulmak olan) hukuk insanlarının bilmesi gerek. 
   Doğruyu ve haklıyı bulmak için hep vicdanımı dinledim/dinliyorum ancak vicdanımın doğruyu söylediğini nereden bilebilirim. Vicdanım, bugüne kadar yaşadıklarım, öğrendiklerim ve okuduklarımla şekillendi. Haliyle subjektif. Bu da demektir ki vicdanım gerçekten doğruyu ve haklıyı saptamakta yetersiz. O zaman başkalarının doğru ve haklı tarifleri ile mi hareket edeceğim. Ne yapacağım bilmiyorum. Neyse ki bu tür yargıları verecek konumda olmuyorum çoğu zaman. Ben bir garip mavi yakalıyım (iyi ki de öyleyim). Yoksa bu konulara derinlikli eğilip, vicdan azapları içinde kavrulup giderdim.
   Ancak; insanları etkileme derdinde biri olsam bu kitabı uzun uzun çalışırdım. Eğer başarılı olursam da pek iyi bir insan olmazdım. Nedir : olduğum yerden memnunum. Neyse pek kişisel meselelere daldım. Canınızı sıkmayayım sevgili kâri. Bıçak gibi bu kitabı (ekmek de keser, insan da) isterseniz okuyun. Eristik Diyalektiği kullanmasanız da (umarım öyle yaparsınız) tanırsınız.

29 Aralık 2018 Cumartesi

"Son Soru" Asimov'dan Pek Etkileyici.

 
   Dün gece uyumadan zihni bir rahatlatmak amacıyla Bayan Asimov'un sevgili oğlunun bir öykücüğünü okuyayım da mışıl mışıl uyuyayım derken tam tersi oldu sabah ezanlarına kadar kukumav kuşları misali düşündüm durdum (Yüce Rabbim ben niye tezimi bilimkurgu üzerine hazırlamaya çalışıyorum?).
   İş bu öykü 1956 yılında "Science Fiction Quarterly" dergisinde yayımlanmış. Entropi, insanın doğası, nereye gidiyoruz gibi konuları işleyen. 5-10-20 bin yıllık aralarla kurgulanmış bir öykü (uzun da değil, tam uyumadan önce okunacak hacimde (ama siz sakın uyumadan okumayın (Sakın!)). Tam "nereye varacak bu iş?" derken Bay Asimov topu öyle bir doksana çakmış ki, gel de kukumav kuşu olma. İşte bu kukumavlık serdeki gizli mazoşisti uyandırıyor ve hoşuma gidiyor olacak ki, böyle zihin buran satırları okumayı seviyorum. 
   Sorgulayan kukumav kuşlarına öneririm.

26 Aralık 2018 Çarşamba

"Amak-ı Hayal" Filibeli Ahmed Hilmi'den Okunası...

   "Bu kitabı, hakikat aşkıyla yanan, akılla kavranamacak konuları merak eden insanların zevkle okuyacağı kanaatindeyim." diyor önsözde Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi. Aşağıya fotografisini iliştirdiğim ŞFAH, hakikaten çok nev-i şahsına münhasır bir zat. Hem İttihat ve Terakki ile hem de Abdülhamit'le ters düşebilmiş. Mekteb-i Sultani mezunu, hem Fizan'a hem Bursa'ya sürülmüş. Çıkardığı dergi bir buçuk ayda beş kez kapatılmış. Şemali de pek latif (kol düğmeleri, pos bıyıklar falan). 
   Kitabımızda yazılan, 23 fantastik hikaye. Fakir, Sis Yayınlarının neşrini okudu. 192 Sayfa çabucak bitiyor. Bu bağlamda roman olmaktan ziyade meseller silsilesi olarak da değerlendirilebilir. Kendi adıma; vahdet-i vücud düşüncesinden ziyade panteizme kafayı yorduğumdan, meselleri kendi bakış açıma göre yorumladım. Ancak her türlü açıdan, değerlendirilmesi pek şetaretli satırlardır. Aynalı Baba'nın hem mevlevi, hem alevi/bektaşi kültürüne yakınlığı, pek sıklıkla içtiği kahvelerden sonra algılarının yükselmesini (ne var o kahvenin içinde?), karşılaştığı her soruna güzel bir çözümle yaklaşmasını pek sevdim. 
   İçinde Sokrat, Eflatun, Aristo olduğu kadar, Hürmüz ve Ehrimen de var (ki cenkleri pek okumalara sezadır (Aşk'ın galebe çalması, fakiri kendinden geçirmiştir)). Osmanlı eyaletlerinde olduğu kadar Simurg'un üstünde yıldızlararası rotalarda da dolanıyor, (az biraz  da eski lugâte hakimsek) nazım okuru hazla gülümsetiyor. 
   Gulguleli zamanlarda okunursa zihne ciladır. Hararetle öneririm.

25 Aralık 2018 Salı

"The House That Jack Built" Trier'in Son Filmi.

   Düz bir film yazısı olmayacak, zira (zira!) film düz değil.
   Nimfomanyak'tan sonra beş yıl kadar dinlenen spekülatif yönetmenimiz Bay Trier, kendi oluşturduğu Dogma95 kurallarını tepikleyip, kendisi kadar spekülatif bu filmi çekmiş. 8.7 milyon avroya maledilen işimiz hakikaten de ekonomik olmuş. Çekimler mümkün olduğunda küçük kadrajlarda, hareketli kameralarla, minimal dekor ve tarihsel atmosfer oluşturma çabalarıyla çekilmiş. En önemli gider kalemi, oyunculara verilen paralardır herhalde. Oyunculukta (ki bence en gözardı edilmiş kuntastik aktörlerden biridir) Metdilın, coştukça coşmuş. En başlarda zuhur eden Umatörmın da döktürüyor (kısacık sürede kafasına kriko (jack) ile vurma isteği uyandırdı (bir de amma yaşlanmış)). Brunoganz, bildiğiniz gibi (katıldığı son Kan ödül töreninde Nazi rejimi hakkındaki kelamları nedeniyle protesto edilen LVT'in Hitler'i en şükela şekilde canlandıran Ganz'a, önemli bir rol atfetmesi de hakikaten cinliktir).
   Jack adında zeki bir seri katilin hikayesidir. Beş bölümden oluşan filmimiz, yazılmakla anlatılacak gibi değil. İncelemeniz, çalışmanız gerek. O kadar fazla metafor var ki, ancak ikinci izlemeyle bazılarını (bazılarını diyorum ha!) sezebilmeniz mümkün. Ancak verilen temel fikri : "kötülük eden cehenneme gider" şeklinde çıkarıp, daha da izlemeyebilirsiniz. Ayrıca bir seri katilin hayatında muhtemelen daha fazla şiddet vardır zannediyorum. Testere serisinden daha az şiddet vardı diyebilirim. Film akarken mantık silsilesi falan aramayın doğrudan içgüdülerinize hitap ediyor. İzlerken en fazla güldüğüm LVT filmidir ayrıca (kırmızı minibüsün ardına bağlı naylonlara sarılı ceset ve bıraktığı kırmızı iz (yahu bu ABD'de hiç mi polis yok)). Toplumsal eleştiri de var, konuyla ilgili çiğ çekimlerden oluşan eski (diğer LVT filmlerinde olduğu gibi) , Glenn Gould'un akıllara zarar piyano egzersizleri de. 
   Son sahnelerdeki cennet tasviri de fakirin gönül tellerini pek bir titretmiştir : "çocukluğunuzdaki iyi anlar cennetinizdir". Cek'in bu cennete bakarken gözlerinde beliriveren hüzün gerçekçidir. Bir de sonlara doğru Dante'nin cehennemine gidiyoruz sanırken 1822'de yuucindelakroa'nın yaptığı "Dante'nin Kayığı" tablosunun (neredeyse) birebir canlandırılması vardır ki ağırçekim, görmelere sezadır (aşağıya bakınız). Daha fazla izlesem daha fazla benzerlik, ipucu yakalayabilirim (Verge Virgilius mu ? Cekin kırmızı kapşonlusu nedir ?) ama ruhum izlemelere dayanamaz. 
   İkibuçuk saatlik bu filmi, kafa boşaltmak, eğlenmek, hoş vakit geçirmek için izleyemezsiniz. Düşünsel ve sinemasal bir deneyim yaşamak isterseniz size gelir, yoksa tazesinden bir "A Simple Favor" vereyim abilerime, ablalarıma !

"The Sisters Brothers" Fransız Gözüyle Sığır Çobanı Hikayesi.

   Kanadalı Petrikdövit (buraya koyduğum bağlantı da iyidir haa! (açılmaz kapıları açar)) romanı yazmış, fakirin en süpersonik hapishane filmlerinden Un Prophete'i çeken Jakodya ise yönetmiş. Kaçırmadım, izledim (memlekette ne zaman gösterime girer bilemem, bendeniz malum kaynaklardan izledim (neticede Jakodya'nın parama ihtiyacı yok)).
   Şu son bir ay güzel kuntelwestern (bu türü de ben bulmuş olayım) yaptı ama. Bastırskragsın Bozlaklarından sonra şimdi de Kızkardeş Erkekkardeşler... 
   Filmimiz acaip bir film. Bir kere kast süpersonik. Ceykgilenhol, Cekinfiiniks, (pek az görünse de (ki kült aktörlerimdendir)) Ratcırhauver vee (iddia ediyorum ileride daha fazla kıymeti bilinecek) Cansiiriiliy. Çekimler çok özenli. Müzik kullanımı çizgi üstü. Senaryo, kurgu, akış hepsi bittamam. Bir tek süresi biraz uzun (2s1d). Bunun haricinde sığır çobanı filmlerinden (western de diyorlar) oldukça farklı bir iş. 
   Önceleri aksiyon temelli diyebileceğiniz film, sonlara doğru bu temeli bir tarafa bırakıp uzun süreçli yaşananlara dönüşüyor. Hatta bir sahnede aksiyon tamamen seslerle veriliyor, sonlara doğru ise kısa kısa uzaktan çekimlerle aksiyon doğrudan pas geçiliyor. Böyle gidilerek yaşananlara daha fazla ilgi çekiliyor. Ama yaşananlar bana pek de ilginç, düşünülesi gelmedi. 
   Bu açıdan: eğer kotanızda tek sığır çobanı filmi varsa Kohen Kardeşlerinkini tercih edin. Ama öyle bir sınırlamanız yoksa bunu da izleyebilirsiniz. Şüphesiz ki ilkinden daha az sorular soracak ama aynı şekilde güzel vakit geçirebileceksinizdir.