Bugün neler olmuş ?

18 Haziran 2018 Pazartesi

"Solo: A Star Wars Story" Süpersonik Space-Opera.

  Star Wars serisi bilimkurgu değil, space-opera olmakla birlikte, fanları (ne işim olur fanla) hayli müptelaları olan bir seri (fakir de bunlardan biri). Evet, izlemek farklı düşünmeme neden olmuyor, sorular sordurmuyor ama güzelce eziyorum zamanı (iyice kocadığımda, zamanın kıymetini anladığımda çok hayıflanacağım bunlara. Kesin !).
   Bu seferde 2 saat 15 dakikamı güzelce harcadım, hiç sıkılmadım. Geçenlerde oğlu tarafından böğrüne laytsaberler sokulmak suretiyle galaksilere yürüyen Han Solo'nun; gözönünden ayırmadığı zarları, çubaka (isim yazma konusunda Star Wars müptelaları beni meşe odunu ile hırpalama isteği duyuyorlardır sanırım) ile tanışmasını, milenyumfalkonu nasıl olup kazandığını, Lando ile rabıtasını, hülasa evveliyatını izledim. Salonlardan çabucak gösterimden kalkması ise şaşırtıcıydı, izleyecek salon zar zor bulunuyor (Ankara itibarıyla).
   Pelikulamız çok güzel bir Holivut işi. Zanaatına diyecek yok. Oyuncular iyi oturmuş. Sinema sanatına bir katkısı olmamakla birlikte, holivutun amacına (para kazanıp, beyinleri uyuşturmak) çok yakışır bir "iş" çıkarılmış. Ezecek zamanınız varsa, buyursunlar efendim !

14 Haziran 2018 Perşembe

"Tanrının Kapısını Çalan Bilim" Dindarlar Okumasın !

   Lord Adam Gifford 1887'de demiş ki : "Bilim aldı başını gidiyor, biz hala bin küsur yıllık bir kitabı okuyup yorumlamaya çalışıyoruz. Bilimle teoloji arada bir araya gelip hasbıhal etseler, ortak noktalar bulsalar !" (tamamen uyduruyorum). İşte o günden beri Edinburg'da bilim insanları ve din adamları (birinin insan, diğerinin adam olması oldukça ilginç değil mi ?) biraraya gelerek düşünce alışverişinde bulunuyorlar, bildiriler yayımlıyorlar. 
   1985'de (herhalde Cosmos belgeselinin sansasyonel etkisiyle) astrofizikçi Carl Sagan da bu konuşmalara davet edilir. Heyecanlı bildiriler okunur, zihinlerde şimşekler çakar, izleyiciler salona sığmaz, kahkahalar atılır, konferans biter. 11 yıl sonra 1996'da Sagan  ölür. 2007'de, genellikle birlikte çalıştığı eşi Ann Druyan, Sagan'ın ölümünün 10.yıldönümü için "Ya şu Gifford konuşmalarını kitap haline getirsek nasıl olur ?" der (yine tamamen atıyorum). Bu kitap ortaya çıkar. Öyle kolay olmaz baskıya hazırlamak. Edinburg'dan istenen toplantı tutanakları "kayboldu !" diyerek verilmez. Adının verilmesini istemeyen bir "inside man",  artık nerelerden bulup buluşturduysa verir Ann Druyan'a.
   Kitapta çeşitli konuşmaların diktesi var. Elbette konuşma dili olduğundan okunması biraz zahmetli olabiliyor. Bunda çevirinin de son yıllarda okuduğum en kötü çeviri olmasının etkisi var (gugıltransleyt Türkçesi sanırım). 
   Önceden uyarımı yapayım ! Öyle yatmadan önce birkaç sayfa okunacak bir kitap değil. Mecburi okumalarımın arasına sıkıştırıp yatmadan önce birer bölüm okumayı denedim. Vallahi uykularım kaçtı. Sagan, (belki bazılarını tanıyorsunuzdur) kimi ateist ve deistler gibi değil. Daha ılımlı, daha iletişime açık bir bilim insanı profili veriyor. Bu minvalde : din, bilim, evren, mantık gibi kavramları okurun (söylendiği zaman da dinleyicinin) anlayabileceği ve bir din adamının bile reddedemeyeceği basitlikle aktarıyor, sorularını soruyor, çözümler öneriyor. 
   Konuları yazdıklarımda özetlemeyi sevmiyorum ancak aklımda kalan bir iki soruyu şöyle yazayım.
   Hemen her dinin ortak bir emri var. Öldürmeyeceksin ! Biliyoruz ki dini kurumlar, devleti yönetenlerle iyi ilişkiler içinde. İnançlarının "öldürmeyeceksin" emrini, devletlere kabul ettirmeye kalksalar ve şu (gittikçe) küçülen dünyamızı binlerce kez yok etmeye yarayan nükleer silahları yok ettirseler nasıl olur ?
   Musevi-Hristiyan-İslam inançlarındaki Yaratan/Tanrı/Allah/Rab kavramı çok küçük farklılıklar gösteriyor (burada bir betimlemesini de yapıyor). Havadaki serçelerin uçuşunu, yerde yuvarlanan küçücük taşın düşmesini, insanın su içerken oturup oturmadığını gözleyen, kendine yapılan her yakarışın (duanın) gereğini yapan bir güç. 400 yıl kadar önce tüm kavrayabildiklerimiz dünyamız ile sınırlıydı. Şimdi evrenin sınırlarına diktik gözümüzü, gittikçe de daha ileriye gidiyoruz. Ulaşılan cesamet korkutucu. Bilebildiğimiz kadarıyla bu kocaman evrende bizden başka canlı yok (bilebildiğimiz kadarıyla'nın altını çizelim). Bu kadar büyük bir evrende (hala da genişlemekteyken) Yaratıcının sakız çiğnersek orucun bozulup bozulmayacağını kontrol eden bir irade olması ilginç.
   Neticede : Sagan'ın Tanrı ile bir meselesi yok. Tanrıyı anlamakla ilgili bir meselesi var. Havsalamızın bu konuda halen yetersiz olduğunu düşünüyor. Hepi topu 256 sayfalık bir kitap ancak düşünce sisteminizi şöyle bir sallamaya yeter. O bakımdan dikkatle okunmalı.

3 Haziran 2018 Pazar

"Ahlat Ağacı" Yine Bol Diyalog.

   Son sahnelere doğru İdris'le Sinan konuşuyorlarken konu kuyuya geldi. İçimden dedim "hah ! terse yatıyoruz.". Sonraki sahneyi görünce de dedim ki içimden "bu sefer yemezler !". Hakikaten de dediğim gibi oldu.
   Böyle pattadanak girmemek lazım yazıya ama yeni çıktım ve ters köşeye yatmadığımdan mıdır nedir, nedensizce seviniyorum. Neyse...
   Önce Anadolu'nun içine, sonra (fonda Kapadokya olsa da) kente yönelen NBC, kamerayı şimdi de taşraya yöneltiyor. Yine uzun (3s8d), yine bol bol diyalog var, kadrajlar tablo gibi, Bach kulakların pasını siliyor (sadece yükselen üç nota ama kullanıldığı yerler isabetli), kimi yerlerde müziğin yerini yaprakların, martıların sesleri alıyor ve pek iyi oluyor. Evrensel meseleler de var, yereller de. Edebiyat çevreleri (endüstrisi mi ?), dinde yeni yaklaşımlar (o nasıl uzun diyalog öyle, 5 sahnede (galiba) tek diyalog) , baba oğul ilişkileri (Oidipus muydu o ?), kasaba sıkıcılığı, aşktan bir kuple (klişe mi çeşmebaşı), metaforsa metafor (filmin tek 3d efekti (güzel olmuş yalnız)), taşlamaysa taşlama (belediye başkanı, kumcu İlhami (Kubilay Tuncer ne şekle girmiş öyle ! tanıyamadım vallahi)), ahıra dönen köy okulları, Çanakkale'deki at heykelinin içi, çay bahçesinde gaile hesabı yapan piyangocu (ki çok sevdim !), elmaya dalan genç imamlar, ganyanın zararları, rüyalar, İran sinemasında çokça gördüğümüz ortada gördüğümüz küçük bir suç (300 TL) ve daha neler...
   Azıcık sinema bilgimle NBC filmi hakkında ahkam kesecek halim yok. Ama akşam saatlerinde gittiğimiz salonun yarısı (iftar saati olmasına rağmen) doluydu. Uzun süresine rağmen zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Kimi sahnelerde gülenler oldu. Bitince üstünde konuşulacak çok şey kaldı. Sinemada görülmesi çok iyi olur...

29 Mayıs 2018 Salı

"Ziyan" İçine Ziya Hurşit Kaçmak !

 
   28 sene üniforma giydim. Genellikle denizler üstünde-yakınında olduğumdan Bay Günday'ın işittiklerini, yaşadıklarını yaşamamış olabilirim. Gerçi son sayfalardaki durumu son yıllarda pek uygulamıştık (temsili askerlik !). O coğrafyada çalışan, askerliğini yapan pek çok arkadaşım oldu. Böyle midir oralarda yaşananlar bilmiyorum, olabilir. Yine de soğuk konusu abartılıyormuş gibi geldi bana.  
   Ziya Hurşit'i (okuduklarım ışığında) pek sevmiyorum. 
   Asil ise gerçeklikten çok uzak geliyor (ya ne olacağıdı arakolpa ! Asil roman kahramanı). 
   Neyse. Bilinebilir, tahmin edilebilir Hakan Günday romanı. Çabucacık okunuyor. Fakirde fazla bir iz bırakmadı. 

27 Mayıs 2018 Pazar

"Yaban Koyununun İzinde" Gizemli ve Fantastik Murakami.

 
   Ölü arkadaşla yapılan hasbıhal var. Cengiz Han'ın bile vücudunu istila etmiş yaban koyunu var, koyun profesörü, garip rüyalar, gizli örgütler, Yunus Oteli, Fare, müzik, ilgisiz gibi görünen (aslında gayet de ilgili olan) diyaloglar, aforizma sayılabilecek tespitler, 405 sayfayı üç günde okutabilen bir akıcılık, ilk sayfalardan sonra sizi içine alan bir kurgu ve daha neler neler.
   Yaban Koyununun İzinde'yi ikinci okuyuşum. İlk okumamda bu hazzı alamamıştım. Derken Murakami romanlarıyla daha bir hemhal oldum, üslubunu içselleştirdim, kitaplarına daha kolay uyum sağladım ve oturdum kitabı ikinciye okudum. 
   Çok iyi geldi. 

"Deadpool 2"

   Marvıl olsun Diisi olsun pelerinli kahraman filmleri yazmamaya gayret gösteriyorum (sinema daha farklı yönlere aksın, ergen egemenliğinden çıksın diyerekten (böyle de bilinçli izleyiciyim !)). Ama Deadpool farklı. 
   Kendisiyle sıkı dalga geçebiliyor, iyi bir humoru var, güldürmeyi becerebiliyor, filmde sık sık seyircilere ipucu veriyor (ki böylece izlediklerimizin tümünün kurmaca olduğunu daha kolay idrak edebilelim), komik (ve paramparça) durumlara düşmekten kaçınmıyor, üstü başı kirli (kirli kahraman kostümü ne samimidir !), içten içe duygusal, sıfır ego vs.vs.
   1.sini yazmadım ama ikinciye salonlar tenhaladıktan sonra gittim. Güzeldi. Yine güldüm (özellikle yazılar çıktıktan sonraki sahnelere). 
   Öykü pek yok. Bir nevi süper kahraman parodisi silsilesi. Vakit geçirmek için gidilir, kafa pırıl pırıl salondan çıkılır.

23 Mayıs 2018 Çarşamba

"Gömülü Dev" Unutmak : külfet mi ? nimet mi ?

   Romalılar Got'ların saldırılarına karşı koyamamış dağılmış, şu aralar İngiltere diye bildiğimiz adalar topluluğunda Kral Arthur sayesinde uzun yıllardır barış var. Saksonlar ve Britonlar (çevirmen böyle demiş. Ben olsam Bröton derdim) adeta yanyana duran kuzu ve aslan gibi yıllardır yaşıyor. Ama iklim ve coğrafya sert, hayat şartları çetin. Birçok klan ev biçimi yerleşime geçmemiş kovan benzeri yerleşkelerde yaşıyorlar. 
   Aksel (kitapta Axl) ve Beatrice işte bu kovan benzeri köylerden birinin dış çepere en yakın kovuklardan birinde yaşar (dışta yaşamak; sosyal yaşam ve ısıdan az istifade edildiğinden pek makbul değil. topluma daha çok faydalı gençler merkezde, yaşlılar, hastalar, deliler dışta yaşıyor. Acı ama gerçek !). Bir gün uzakta yaşayan oğullarını görmek ve mümkünse yanında yaşamak için bir yolculuğa çıkarlar. Olaylar gelişir.
   Kazuo Ishiguro; arayıp bulduğum bir isim. Yıllar önce izlediğim "Never Let Me Go" diye bir filmin bünyede bıraktığı etkiye binâen (binâen ?) yazacağım bir yazıya dipnot düşeceğim bu bilimkurguya kaçan distopik romanın yazarı kim ola ki ? diye meraklandığımda; arayıp araştırdığım bir isim. Hımmm, oldukça ilginç. Küçük yaşta Birleşik Krallığa hicret etmiş Japon asıllı bir yazar. Edebiyat Nobel'i var. Nereden bakılırsa "Never Let Me Go" da iyi eser. Bu kitap için de "en iyi kitabı" falan diyorlar. Açtım, okudum. Hepi topu (gulguleli bir Kıbrıs seyahatinde) üç günde bitti (sağdan soldan tenkısata uğrayan okumalarda). Kitapta; orklar, devler, yamyam devler, ejderhalar, Donkişotlar var. Bildiğiniz fantastik roman (biraz kaçış edebiyatı gibi gelir fakire). Çevirmen çok şükela bir iş çıkarmış, kulağa çarpan hiç bir ifade yok. Metin akıp gidiyor.  Ama dipte yatan bir meselesi var. Unutmak külfet mi, nimet mi ? Elbette kâri "hayrhayr niiçün unutalım ?" diyebilir (ben öyle dedim mesela !) ama ya bu unutuş barışın tek koşuluysa, hicap duyulacak geçmiş anıların üstünü örtüyorsa ? İşte burası biraz gıllıgışlı (hah bu "gıllıgışlı"nın altı çizilmedi ya, pek müsterihim (gugıl yazdıklarımın çoğunun altını çiziyor çünkü)).
   Velhasıl : unutma üzerine kafa yormak (ya da doğrudan fantastik roman okumak) adına okunur. Ama bir Murakami değil.

"Bay Tanrı" Deistleri Böyle Alalım !

 
   "Hatırladığım kadarıyla evreni yaratmaya karar verdiğimde şekerlememden yeni uyanmıştım." 
   İçinde buna benzer ifadeler barındıran kitaptır. Bay Tanrı, evreni yaratmadan (aslında zamanı ve boşluğu da) önce eniştesi ve teyzesiyle vakit (vakit : vakit henüz yaratılmamış arakolpa !) geçiriyor. Derken birkaç denemeden sonra (ilk denemelerindeki kurallar pek kesin (kuantum yok !), haliyle evrenler çöküyor) bildiğimiz evren teşekkür ediyor. Maddenin husule gelmesiyle (iyiden amcaya bağladım) şeytan da zuhur ediyor. Tanrı ve Şeytan hasbıhal ediyorlar. Tanrı, teyzesine elbiseler yaratıyor, eniştesinin idealizmine hayran oluyor. Ve bu arada bizler evrenin nasıl yaratıldığını, müziğin, ruhun, özün neden önemli olduğunu (bolca bilimsel gerçekler serpiştirilerek) öğreniyoruz. 
   Evrenin büyüklüğü söz konusu olduğunda; sakız çiğnemenin orucu bozup bozmadığıyla ilgilenecek bir Tanrı düşüncesi size mantıklı gelmiyorsa (ve fakirin yaptığı gibi taa 80'lerin sonunda deizme intisap etmemişseniz) kitap ilginç kitap. İlk hareket ettirenin bir eniştesi ve teyzesi olduğunu okumak garip bir deneyim. Ancak mutluluğu dinde bulan bir kişiyseniz uzak durun. O terazi bu sikleti tartmaz. 

"Piç" Okurken Sinir Oldum...

   Bu kez merkezde dört adet piç var. Yine aforizmalar gırla gidiyor. Dert, kahır, ihanet, bitmişlik, dibe vurmuşluk, kaybolmuşluk bolca görülüyor. Vallahi okurken hafakanlar basıyor, antagonistlerin (protagonist yok romanda) kıçına tekmeyi basmak istiyor deli gönül. Böyleyken böyle. Yine de 228 sayfa çabucak bitiyor. Kapak içeriği şükela yansıtıyor, Bay Günday bu kez hayal kırıklığına uğratmıyor. Okunabilir, belki bir kez daha okunabilir.

17 Mayıs 2018 Perşembe

"Konstantiniyye Oteli" Oradan Buradan !

   Okuduğum ilk Zülfü Livaneli romanıdır. Bitireli bir aya yakın oldu, aklımda hep "yazayım" düşüncesi var. Araya dünya işleri girdi yazmak bugünlere kadar kalakaldı. 
   Zurnanın zırt dediği yer de işte tam burası...
   Aradan bir süre geçince iyiden iyiye unutmuşum romanı. Nedir : demek ki fakire fazla bir şey katmamıştır. Şöyle bir sayfalarını karıştırınca (bir hayli çoklar : 480 s.) hemen hatırladım ancak okurken çok zevkli gelen satırların hard diske fazla bir çentiği olmamış, kaydedilenler hep masa üstüne kaydedilmiş. Lovemaker gafı yapan biçare (sonradan zengin) kadına, Ağaoğlu'na benzettiğim müteahhite, Bay Ortaylı'ya benzettiğim üstad'a ve daha nicelerini hatırladım lakin bütün bu hatırladıklarım bana fazla birşey katmadığından hemencecik tozlanmışlar. Aklımda kalan gulguleli bir roman olduğu ve yolculuklarda gayet güzel okunabileceği. Bir de malumatfuruşlara ilginç bilgiler verdiği ayan beyandır. Yoksa okunmasa da olurmuş...