Bugün neler olmuş ?

28 Mayıs 2017 Pazar

"Contratiempo" Suç ve Ceza İspanyolca.

   4 ana, 4 yardımcı karakter oyuncusu. 3 iç, 4 ya da 5 dış çekim, 2 bilgisayar efekti (siciiay), bir kaza sahnesi, 1 helikopter kiralanması, hepi topu 4 milyon $ bütçe (nereden baksanız bir marvıl filminin özel efekt bütçesinin 5te1i).
   Neymiş : sinemasal açıdan bir marvıl filmiyle kıyaslanmayacak kadar iyi bir film, böyle mütevazı bütçeyle de çekilebiliyormuş. 
   Suç ve ceza üzerine çekilmiş en etkileyici filmlerden biridir. Sağlam bir senaryo (ki yönetmen bey genelde kendi yazıyor senaryoları), akıcı bir kurgu, abartısız oyunculuklar, ilginç sahne geçişleri, twist (ne işim olur twistle) şaşırtmaca üstüne şaşırtmaca (sanki sabun dükkanı, devamlı zemin kayıyor), bombastik bir final. İzleyiciyi bağlamak için, süperstarlar, üç boyutlu özel efektler, ezici bir bütçe gerekmediğinin; iyi bir öykünün bu işi yapmasının çok daha zevkli olduğunun çok iyi bir örneğidir. Vallahi 1s46d çişe kaldırtmadı !
   İspanyollar bu işte iyi ilerliyor. Holivut versiyonu çekilmese bari.
   Hararetle öneririm.

21 Mayıs 2017 Pazar

"Alien Covenant" Ehh !

   Raydli reyisin son çektiği Elyını da gördük efem.
   Elyın serisine meraklıysanız gidilir. Yoksa öyle sinemada izlemek için (özellikle AVM sinemasına falan gidiyorsanız) gidilecek bir iş değil. Evde de izlenebilir yani.
   Konu (Prometheus usulü değil) beylik. Kolonizasyon görevindeki bir gemi bir gezegene yaklaşır, olaylar gelişir.
   Açılış sekansında, olayın artık insanlar değil sentetikler etrafında döneceğinin ipuçları veriliyordu ve bu sahneyi (ultra modern dekora kondurulmuş steinway kuyruklu piyano, davud heykeli vs.) pek bir beğendim. Filmin gerisini ise standart holivut filmi izler gibi izledim (bu durumda kontrol omurilik soğanına geçer ve frontal lob devredışı kalır). Evet 2 saat 2 dakikayı güzelce ezdim. Herhangi bir sürpriz olmadan, hiç bir sahnede şaşırmadan, marazi bir zihinsel kayıtsızlıkla (ki eminim filmimizi yapanlar son bir dakikada izleyicinin ters köşeye yatmasını beklemiştir) yazılar çıkıncaya kadar koltuğumda sakince oturdum.
   Seriye, kendine özgü dokunuşları olan Jöne ve Finçer haricinde hep aynı gibi gelen filmler maalesef ilkinin yerini tutmuyor. Tabiy ki o filmlerin Sörcın Ripliy gibi bir avantajı da vardı. Maalesef Sigurni Hanım aradan geçen 38 yılda biraz yaş aldı (oha o kadar olmuş mu ?). Bu versiyonda hoplayıp zıplayamaz ama yeni ripliy replikamız, aşağıdaki gibi hep ağlak bakışlarla rol kesen bu kızcağız mıdır yani ? Yemin ediyorum, ne zaman dikkat etsem hep bir küçükemrah bakışları, hep bir yavru kedi tedirginliği. Gözler ripliy gibi bir başrol arıyor ama beyhude !
   Kafam biraz karışık. Madde yazma kolaylığına kaçayım bari.
  • Filmimiz hormonlu İskoçya (kallavi yarlar, erik büyüklüğündeki buğday taneleri falan) gibi bir gezegende geçiyor. Kasvetli, single malt viski gibi. Yalnız, mühendisler ne buğday yapmışlar arkadaş !
  • Senaryo hataları, (frontal lobu devreye sokarsanız) colossal (ne işim olur colossalla) anıtsal.
  • Yeni Elyın figürünü pek sevemedim (bir de sevseydin arakolpa !), fazla premature.
  • Kovboy şapkalı, egosantrik kaptan yine zuhur etmiş. Dengelemek için özgüven yoksunu bir rahip de koymuşlar ama o da ayrı bir yazı konusu. 
  • David'in, ciddi bir şekilde Hannibal Lecter'dan esinlendiği hissine kapıldım (o karakalem çizimler falan).
  • CGI göze sokulmamış (madem yapabiliyoruz anıtsal xenomorph (ne işim olur xenomorphla) elyın yapalım dememişler. İyi olmuş.
  • Mühendisler konusunda biraz detay aradı deli beyin ama o kılçık kursakta duruyor hala. (yalnız yaklaşan gemi ile irtibata geçmeyi es geçen bir neslin ahvadı olduklarını anladık (hafif mallar)).
  • Neticede, izlenir ama beklentileri yükseltmeden (bir de tabi raydli reyisin 80 yaşından sonra nasıl film çekeceğini ciddi merak ediyorum (Amca ! gelmişin 80 yaşına hala film sonlarında kılçık atıp gidiyorsun. Nasıl olacak bu iş ?)).
  • Afiş güzel ama afiş iş yapar.
  • Son olarak, üç buutlu değil (iyi ki de değil, başağrısından yazıyı yarına bırakırdım (sanki çok önemli !)).

16 Mayıs 2017 Salı

"King Arthur: Legend of the Sword" Kılıçlı Guy Ritchie !

   Filmden şimdi çıktım. Taze taze yazayım bari.
   Önceden belirteyim, malum kaynaklara düşmesini beklemeden, Diviidisi blureyi çıkmadan, adamakıllı bir ses sistemi olan sinemada izlemekte fayda var. Kanımca, müzikler bir çok yerde filmi bastırmış çünkü. Semlii&Denyılpenbırtın'ın ürünü olan şu dört dakikalık şarkıyı iyi bir tesisattan dinlemesi kuntastiktik (temelde basit bir irlanda ezgisi ama o borular, çıngıraklar (evet çıngırak), yaylılar falan).
   Sinema sanatına hiç bir şey katmamasına, hayata dair hiçbir şey söylememesine, izlediğimiz karakterlerin mümkün olmamasına karşın iki saati aşkın zamanınızı güzelce ezmenize, yaşadığımız (en azından benim yaşadığım) gri distopyayı bir süreliğine unutmanıza yarar.
   Gayriçi'yi bilen bilir. Kendine ait bir sinema dili vardır. Herhangi bir filminde 20 dakika geçince "a bunu Londra fırlaması gayriçi çekmiş." diyebilirsiniz. Akış, kurgu, müzik sahne korelasyonu ve hatta kast; hep kendine özgüdür. Özgüdür de kendisi hiç kostümlü film çekmemiştir. İşte bu da bir ilktir. Kahramanlarımız yine Londinium sokaklarında koşturmaktadırlar ama ortaçağ (ve hatta çok öncesi dönem) kılıklarında... Yine de Mischief John'un 1950'li yıllardan kalma saç traşı ve tarak izli saçları, sanat yönetimine ciddi darbe vurmaktadır. Cuudlov, dudaklarını büze büze kötü adam rolü keserken, o hüzünlü yüzünün kötü adam rolüne yakışmadığı apaşikar (böyle mi yazılıyordu ?) görülmektedir.
   Konu klasik. Daha önce yüz kere işlendi. Bay Riçi'de hem bunlardan (John Boorman'ın "Excalibur"'u, Piitırceksın'ın "LOTR"i, S.King'in "Kule"si (o arturlu değildi ama ciddi intihal var, yazmasam olmaz) hem popüler başka kaynaklardan oldukça esinlenmiş. Ne gam. İzlerken eğlendiriyor mu ? Kesinlikle.
   Gelelim eksilerine : senaryoda mantık, rasyonalite aramayın, bulamazsınız. Merlin'siz Artur da olur muymuş demeyin, oldurmuşlar (Merlin yerine sıçan suratlı bir kızcağız kondurmuşlar). Deus ex machina, dev yılan donunda görünür müymüş ? Evet ! Başrolümüz o role bir numara küçük mü gelmiş ? Bence öyle. Corc adındaki Çinliden (karate falan yapan, bildiğimiz Çinli) Kingartur şovalyesi olur mu ? Oldurulur. Son beş dakikada o kadar britiş milliyetçiliğine gerek var mıydı ? Hiç gerek yoktu.
   Ha ! bütün eksilerine karşın (daha da yazardım ama üşeniyorum, ah bu tembellik !) önerir miyim ? Evet !

"A Man Called Ove" Ah be Ove !

   Uuve (böyle söyleniyor filmde), 59 yaşında işten el çektirilip hayattaki tek tutanağından uzaklaştırılınca, sevgili Sonya'sına kavuşmak için intiharın her türlüsünü (tren, egzosts, ip, tüfek vs.) dener. Bu arada hayatına, İranlı komşular ve çocukları, Mirsad isimli bir gay, Sonya'sının eski öğrencileri, "beyaz gömlekliler", kediler, köpekler, paraplejik eski arkadaşı, intihar anında gözlerinin önünden akan film şeritleri karışır.
   Uve; zahiren huysuz ihtiyarın tekidir (vardır böyle site yöneticisi emekli albaylar !). Kalbi çok büyüktür (mecazen de, hakikaten de) ama pek göstermez.
   Başrolümüzün ilk dakikalarda gösterdiği mükemmel anti-kahraman profili, "aman ne işim olur böyle adamlarla !" dedirttirdi ama ilerleyen dakikalarda gittikçe sardı. Hele sonlara doğru iyiden kanımız ısındı Uuuve'ye.
   Aktüelde yavaş, geri dönüşlerde hızlı bir akış tutturan ve çift eksenli olan filmimiz, önyargıların, acıların, mutlulukların, sevginin, aşkın hülasa hayata dair bir çok kavramın resm-i geçidi gibi. Bunları o kuzey mizahıyla harmanlayıp, iki saate yakın zamanda izleyiciyi hiç sıkmadan faş ediyor. Samimi ve gerçek bir film. 
   Son on dakikadaki "çözüm" bölümü biraz aceleye gelmiş gibi olsa da filmimiz sağlamdır. Gülümsetir, hüzünlendirir, hayata dair düşündürür. Eee daha ne olsun. Velhasıl öneririm.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

"Astsubay Hakkında Herşey" Sadece Astsubayları İlgilendirmiyor.

   Fakir; 25 yıl astsubaylık yaptı. 4 yıllık okulu da sayarsak 29 sene üniforma giydiğini söyleyebiliriz. Bu sürede mesleğini "Aslan Asker Şvayk" ciddiyetiyle yaptığından (bkz.alttaki fotolar (beni bulmak hiç zor değil)) asla iyi bir astsubay olamadı, olmadı. Kitapta yazılan haksızlıkların büyük bir kısmını yaşadı. Gasp edilen, görmezlikten gelinen hakların mücadelesi bağlamında bütün etkinliklere katıldı, imza verdi, yürüyüşlerde bayrak salladı. Ergenekon sanığı oldu, hakimlerin karşısında ifadeler verdi, 25 yıl ağır hapisle suçlandı. Beraat etti. 
   (birinci tekil şahısa geçiyorum, böyle yazmak zor !) Bu 29 senede yaşadıklarım, gördüklerim, yorumladıklarım sonucunda mücadele etmenin beyhude olduğunu zannedip, başka işleri de tecrübe ettikten sonra "ne işim olur astsubaylıkla!" deyip hayli uzun bir faslı kapamıştım. 
   Geçenlerde dikkatimi çekti, fazla hacimli de değil (176 sayfa) aldım, okudum (konu ile ilgili doğrudan yaşadıklarım olduğundan bir günde bitti) Bir meslekdaşımın böyle ciddi bir çalışmaya imza atmasından gurur duydum. Bir kere kitap, gayet akademik bir tarzda yazılmış. Atıflar, dipnotlar, kaynakça, dizin hepsi bittamam ve kaynaklar sarih/güvenli (üşenmeyip araştırıp, baktım evet !). "Çabış"lık müessesesinin, üzenginin bulunduğu zamanlardan günümüze tarihsel, Çin ordusundan, İngiltere ordusuna kadar da çeşitli bir coğrafi incelemesini bihakkın yapıyor. Özellikle son 70 yılda yaşananlar oldukça ilginç. 
   Buraya kadar olan konuyu okumak; mevzuya özellikle ilgisi olmayan okura, keçiboynuzu kemirmek gibi gelecektir. Gelelim "keçiboynuzunun içindeki o bir dirhem bala".
   Son bölümde Sayın Yıldırım, gittikçe hem zihinsel hem pratikte temayül ettiğimiz "profesyonel ordu" kavramını teşrih masasına yatırıp, sıkı bir otopsi yapıyor. Bu yola girildiğinde bizi nelerin beklediğini bir güzel faş ediyor. Dün, bir helecanla hızlıca okudum. Yakında altını üstünü çizerek bir kez daha okuyacağım.
   Velhasıl, siz yahut yakınlarınız bu "astsubaylık" meselesine girdiyseniz okumak zaruridir. Marazi malumatfuruşsanız yine okumalısınız. Yoksa, sadece son bölüm için dahi alınır okunur (6 şişe kola fiyatına (toptan)).  

"Ada" Huxley'den bu sefer ütopya !

   368 Sayfa ama bir türlü bitmek bilmedi. Kitap, yazarın ölümünden bir yıl önce yayımlamış (1962). 
   Distopyayı çok severim. Müsebbiblerinden biri de Bay Haksliy'dir. "Cesur Yeni Dünya"sı, "1984" ve "Fahrenheit 451" ile sacayağını oluşturup, distopik subasmanımı (sub-basement) oluşturmuştu. 
   "Cesur Yeni Dünya" kimilerine göre ütopya (onlar kendilerini bilirler !), akl-ı selim kâri içinse distopyadır. Muhayyile edilen dünyayı okudukça kulaklarıma kadar haşyet içinde kalmıştım. Kitap 1932'de yayımlanmış, birinci dünya savaşı bitmiş, toparlanma başlamış, Bay Haksli'nin kulağına da "cesur, yeni dünya"ya yönelik karsuyu kaçmıştır bir kez. Aradan geçen 30 yılda, bir dünya savaşı daha yaşanmış, soğuk savaş yaşanmaya devam edilmiş, nükleer silahlanma azıtmış, üzerinde yaşadığımız yerküre Haksli'nin öngördüğü distopyaya doğru adım adım evrilmiştir.
   Hâl böyleyken, Aldus Bey "Ada" da pek zayıf bir roman örgüsü içinde herşeyin çok güzel olabileceğine dair bir ütopya oluşturmuş. Aslında genel olarak baktığınızda çok acıklı bir ütopya :
   Şöyle ki : kapitalizmin ve tüketimin tam kucağındaki tüm dünyada, bütün bu kalıpları kıran bir ada vardır. Adada insanlar, tüketmeden mutlu olmanın yolunu bulmuşlar (fakire göre zaten ancak öylesi mümkündür), ordusuz, kolasız (nassıyanee !) yaşayıp gitmektedirler (üstelik çok mutlu). Modern dünya buna izin veremez, vermemelidir elbette. Kolpa bir deniz kazasından kurtulan gazeteci, Adanın yeni liderine yanaşmanın bir yolunu bulacak ve olaylar gelişecektir.
   Romansal kurguyu bir tarafa bırakıp, satır aralarındaki hikmetlere odaklanıldığında kitap daha fazla haz veriyor. Bay Huxley, mutad üzre, arada kitaptan neredeyse bağımsızcasına bilgiler, yorumlar, fikirler saçıyor. Bunların çoğu da üzerinde düşünmeye değer. 
   Sakın ola ki tatilde, yolculukta okumaya hallenmeyin. Ağır okumalarla sindirilecek kitaptır. Çabuk yemek değil perde pilavıdır.

13 Mayıs 2017 Cumartesi

"Cehennem Çiçeği" Alper Kamu Yeniden !

   9 Yıl sonra Alper Kamu yine beş yaşında.
   Bay Huxley'in "Ada"sını okuyorum. Ortaların sonuna doğru beyinden yanık balata kokusu gelince, dedim araya bir polisiye sıkıştırayım. Zaten aklım Alper Kamu'da. Başladım Cehennem Çiçeği'ne, bir günde bitti. Omuzlarımın üstündeki pembe gri kitle pırıl pırıl oldu. 
   Bay Kamu, bu kez mahallede yeni tanıştığı bir arkadaşının üstlendiği cinayetin sırrının peşinde. Bu minvalde; babasıyla ilgili birtakım gerçekleri de açığa çıkaracaktır. 
   Aşina karakterler, şükela bir ironi, akıcı bir kurgu (öyle böyle değil, şıkır şıkır akıyor), gülümseten tespitler ("verilemez ! edilemez ! bildirildi !. Cumhuriyet tarihimiz, edilgen kiplerden ve gizli öznelerder ibaretti."), harlı geyikler, usturuplu aksiyon ve nihayet okura bile biraz ağır gelen acı (ama kabak çekirdeği acısı, acıbadem acısı, hıyar acısı gibi buruk olanından) son. Beş yaşındaki bir çocuğu sarsacak bir acı (hani yıkmaz, güçlendirir cinsten). 
   Ankara-İstanbul otobüs yolculuğunda biteri vardır (molada çişe çıkmazsanız). Polisiye seviyorsanız, hararetle öneririm.
P.S. : Bizzat benzer deneyim yaşadığımdan "Karanfil Kız" ın hikayesi bir başka etkiledi fakiri tabi.

"Mandariinid" Iskalamayın, izleyin !

   Gürcistan, 1990.
   Gürcistan ve Abhazya arasında bir savaş (mutad üzre). O bölgede 1800'lerin sonunda kurulmuş Estonya köyleri var. İvo, Estonyalı bir mukim. Köyünü bırakmamış. Herkes Estonya'ya gitmiş, o kalmış (ama niye kalmış). Tabi bir de arkadaşı Margus. 
   Margus'un derdi gücü : mandalina bahçesi. O topluyor, marangoz İvo; mandalinalara kasa yapıyor. Sakin köylerine kadar gelen savaş. İvo'nun evinde düşman taraftan iki askerin zorunlu nekahatlerine mekan oluyor. Gürcü Nika, Çeçen Ahmed (ki adeta Halit Ergenç replikasıdır). 
   Birbirlerini öldürmeyi başaramamış bu iki düşman, birbirlerini tanıyacaklar, olaylar gelişecek.
   Hepi topu dört kişi üzerinde dönen bir öykü. Efekt, entrika, aksiyon yok. Holivuttan çok uzak (filmde İvo'nun söylediği gibi "Sinema büyük bir aldatmaca). Subliminal mesaj yok, doğrudan yüzünüze bam bam bam bağırıyor. 
   Geçenlerde "Joyeux Noel" i izlemiştim de (aldığı iddialı ve olumlu eleştirilere karşın) içimden yazmak gelmemişti. Nedir, Avrupa ortak yapımı bu şişirilmiş filmde verilen mesaj aşırı sığdı. "Madem din kardeşiyiz, madem Noeli bile aynı kutluyoruz öyleyse ne diye savaşıyoruz ? Kuralım AB'ni, gelsin ekonomik sömürü (başkalarına)". 
   Mandalin öyle değil. Madem ki insanız, savaşmaya gerek yok diye basbas bağırıyor. Bunu ajitasyona kaçmadan, süslemeden, dolandırmadan doğrudan veriyor. Aklımda kalanları maddelemek daha kolay olacak, zira filmi bitireli bir on dakika oluyor. Üzülüyor insan. Ve yatışmadı henüz.
  • Margus'un "hani karşılığı bir yana mahsul dalda kalacak" fikri.
  • Ahmed'in filmin sonunda dinlediği sarı kaset.
  • İvo
  • Belletilmiş önyargılar (sanki aksi varmış gibi !).
  • Kasa yapmaktan tabut yapmaya geçen süreç.
  • Atölyede elektriğin olması evde olmaması.
  • Margus'un evden kurtardığı fotoğraflar.
  • Ve son beş dakika.
   Güzel ve yalnız memleketimde gösterime girmemiş. Girmeliydi. Hani Oskara falan da adaylığı var. Çekimler, kurgu, oyunculuklar, görüntü, sanat yönetimi, diyaloglar, senaryo her bir şey tamam. Bunun DVD'si BR'i falan da yok piyasada. Tek çare malum ortamlardan bulup izlemek. Yapabiliyorsanız öyle yapın, eşe dosta verin, ne kadar çok insan izlerse o kadar iyi. 
   Velhasıl; Usta'nın sözünü bir kez daha yâd ederek bitirelim yazıyı "Savaş icat eden, görmesin cennet !" 

12 Mayıs 2017 Cuma

"Get Out !" Ters Köşe.

   Esmer (ve burnu sanki sonradan yapıştırılmış gibi duran), yetenekli fotoğrafçımız, kloraktan çıkmışçasına beyaz (sadece beyaz değil, üstelik WASP) kız arkadaşının ailesinin göl evine gider, olaylar gelişir.
    Baktım yönetmen bey çikolata renkli (Sezen Cumhur Önal'a bir selam !) bir kardeşimiz, başrol de öyle olunca, dedim : "hımm ırkçılığa yönelik olmalı." Fragmanı da izleyince gerilimle karışık anti ırkçılık gibi duruyordu (önyargı ne fena şey !).
   Ne yalan söyleyeyim, başta herşey beklediğim gibi ilerliyordu. Beklentilerim Spayklii tarzı düz protest bir filmdi. Lakin gerilim ögeleri de güzel, kurgu aksamadan/sekmeden şırıl şırıl akıyor, oyunculuklar pek matah olmasa da senaryonun gizemi bir şekilde insanı 1s44d olaya kilitliyordu. Bazı küçük detaylar da (holivutta hiç alışkın olmadığım şekilde) insanın merakını yükseltmiyor değildi (ağzında gümüş kaşıkla doğmayanların dramı, asimetrik geyik, gömülü dünya). 
   Derken bir anda topun diğer köşeye doğru gol olduğunu gördüm ve içimden yönetmen beyi alkışladım (beyin nakli gibi kuntastik bir eylemi bana yutturduğu için ayrıca alkışladım). 
   IMDB yahut IMKB'de (hep karıştırıyorum bu ikisini) 8 puan alacak kadar bir başyapıt değildir. Bu puanı; filmden ziyade ABD'nin toplumsal yapısına getirdiği sosyolojik eleştiri yüzünden aldığını zannediyorum. Evet ! İdoller değişiyor, rol modelleri değişiyor. 
   Filmimiz ikinciye izlendiğinde değişik tatlar verecek bir pelikula. Golü yemeden önceki sahneleri izleyip, yeni bakış açımızla yeni yorumlar getirilebilinir. Demek neymiş, filmimizi izlemek bakış açımızda farklılığa neden olmuş. Bu da bir film için hiç de azımsanmayacak bir başarı. 
   Bu minvalde; oturun izleyin. Düşük bütçesine karşın canınız sıkılmayacak, dikkatli bir izleyiciyseniz kimi trükleri yakalayarak eğlenebilir ("Annemin anısını mutfakta yaşatıyoruz", "Hede ve hödö, annemize ve babamıza yardımcılık ediyorlardı, gitmelerine kıyamadık," (böyle düşününce diyaloglar da gayet iyiymiş)), bingo oyununa (en azından filmdekine) daha farklı yaklaşabilir, ırkçılığın muhakkak nefret edebileceği bir özne bulacağını görür (zenci yerine geyiklerden nefret ediyorum) velhasıl iyi vakit geçirebilirsiniz.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

"Son Nöbet" Bitti de Kurtulduk !...

   Üçlemenin son kitabı.
   Kendi adıma bittiği için çok sevindim. İleriye sararak okuduğum bir kitap oldu. Nasıl oluyor bu ? 
   Şöyle : hızlı okuma yapıyorum. Bir ara kurs gibi bir şeylere gitmiştim (otuz yıla yakın oluyor), yok efendim satır atlamalı yöntemi var, çapraz okuma yöntemi var, rastgele kelime yöntemi var. Var babam var. Bu yöntemle ilk okuduğum kitap "Karamazov Kardeşler"di. Kitap bitince aklımda tek şey kalmıştı. Olay Rusya'da geçiyordu (Vudielın'a selam olsun !) Bir daha da hızlı okumadım (fiilin ruhuna aykırı (yarısı dolu rakı kadehini diplemek gibi)). Ama bu kitapta elzem oldu. 
   Polisiye gibidir. Aslında ilginç olabilecek bir düşünceyi, Müteveffa Bayan King'in oğlu Stiiv, zenaatını (sanat değil bakın !) konuşturarak 376 sayfaya sığdırmıştır. Çeviri ve dizgi hataları gırla gitmektedir.
   "Vale yolu altı santimlik karla kaplı ve adamakıllı kaygan. Malibu birkaç kez kayıyor; bir defasında neredeyse hendeğe yuvarlanacak gibi olmuş. Brady fena halde terliyor. Babineau'nun arteritli parmakları Brady'nin direksiyona sımsıkı yapışmasıyla zonkluyor."
   Böyle bir paragraf var (sanki guugıl transleyttten yapılmış (hadi bir tık üstü diyelim)). 
   Hatt galat, mana galat, imla galat, inşa galat. Bu deyişten sadece hattı atın gerisini bu paragrafta kullanabilirsiniz.
   Nedir : 
   Biten cümleye nokta konulur. Yeni cümle büyük harfle başlar.
   Arterit, atardamar iltihaplanmasıdır. Artrit ise kitapta olması gereken hastalıktır. (TDK'ya bakmak bu kadar zor olmamalı)
   Bir paragrafta farklı zamanlı cümleleri kullanmak iyi yazarların, kötü çevirmenlerin harcıdır.
   Canan Kim'i fena halde özlemekteyiz (nerede "Kule" çevirileri ?).
   Neyse, yazmakla bitmez. Paranıza yazık almayın...