6 Eylül 2024 Cuma

"Klara ve Güneş" Ishiguro'dan YZ Yorumu.

 Kazuo Ishiguro'yu "Never Let Me Go" ile tanımış ve afallamıştım. İçinde hiçbir teknolojik öge olmayan bilimkurgu nasıl yazılır göstermişti. Sonra "Gömülü Dev"i okumuş ve açıkçası pek de hazzetmemiştim. YKY'de rafları dolaşırken gördüm ve aldım. 
   Kazuo Bey, Beni Asla Terketme'deki formülü modomod uygulamış. Olaylar gelecekte zuhur etmesine karşın hiçbir teknolojik yenilik yok. Başkahramanımız Klara adlı YZ donanımlı bir android. Güneşle şarj oluyor ve güneş onun için enerji kaynağından başka bir şeylere tekabül ediyor (bizim yaradan düşüncemiz misal). Josie diye sağlığı sorunlu bir yeniyetmenin can yoldaşı olarak satın alınıyor, olaylar gelişiyor. 
    Ortaların sonuna kadar düz okudum. Pek de "amanın akşam olsa da sayfaları çevirsem" dediğim olmadı. Ancak, Bayan Ishiguro'nun sevgili oğlu yine yapmış yapacağını! Önceki romanında olduğu gibi ortanın sonlarında zihne olmadık spagatlar açtırıyor. Yapay zeka: iyi güzel, empatiyi, duyguları, tepkileri ve insanevladının zamanla geçirdiği değişimleri içselleştirebilir. Bunu gayet güzel canlandırabilir de. Lâkin; bizleri insan yapan, ruhumuzu betimleyen değerler diğer insanların algılarında gömülüdür diyor Kazuo Bey. Çok içli değil mi?  
   İnsana olmadık şeyleri düşündüren ve sorular sorduran kitaptır. Ham bilimkurgu okumak, zihnini yormak isteyenlere öneririm. Sadece ben değil Biligeyts ve Obama gibi emekli tayfası da 2021'in en okunası kitabı diye öveduruyollamış. 

   Ayrıca; Ekim'in 19'unda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin Baykuşcon etkinliğinde 16:00'da, bilimkurguyla ilgili yapacağım konuşmada bu minvalde konuşacağım. Gelirseniz beklerim. 

"Gece Mavisi" Salah Usta'dan 1001 Gece Denemelerinin En Adına Yakışanı!

   27 Deneme, 198 sayfa. Salah Usta'nın 1001 Gece Denemelerinin müstesna bir fasılası. Nedir: denemeler genellikle şiirden, edebiyattan, tiyatrodan haz alan kişilerin beğenileri için şımşıkırdak olmasına karşın, bu güzelliklere yabancı kârilere gelmez, sıkar. Ne gam! tüm bu güzelliklerin uzağında olsanız bile yazarımızın dilimize attırdığı taklaları görmek için dahi okunur. Dilin güzelliklerinden kâm alıyorsanız, dudaklarınızın kenarında bir gülümsemeyle sayfaları çevireceğiniz garantidir.
   Otobiyografik kimi denemeler insana şapka çıkarttırıyor. Düşünüyor ve "hımm o zamanlar nasıl bir düşün ve edebiyat dünyası varmış!" diye hayretlere düşüyorsunuz. Mâteessüf (o da nesi?) bu neşriyatın artık satması mümkün değil. Günümüzün modern ve hızlı yaşamında tüketilmek için pek bir rafine. 
   Küçük bir alıntı aşağıda. Hazret, hayatta olsaydı gönül koymazdı bunu bilirim.
"Kısacası, karşı konulmaz bir gücün tutsağı olarak tüm insanlar, kadınlar-erkekler, kösnül isteklerle körleşmiş bir durumda birbirlerinin kollarına atılırlar. Bunu yaparken de düğünlerine, şenliklerine yol gösterenin ölü olduğundan bir an bile kuşkulanmazlar. Ölüm bir eliyle kösnüllük uyandırarak, öbür eliyle uyuşturuculara beleyerek onlara yol açar. Yani Yaşamı veren Ölümdür. Yaşamı alan da Ölümdür. İşin başında ve sonunda sadece o vardır." S.178

3 Eylül 2024 Salı

"Öğretmenler Odası" Kısmetim Sertten Yana.

 Görüşlerine değer verdiğim iki arkadaşımdan olumlu geri dönüşler almış ama nedense vizyonda kaldığı zaman izleme fırsatı bulamamıştım. Niş bir salonda tek gösterimini kaçırmadım (bu arada Ankara'da Kavaklıdere Kült'ü sinefillere öneririm (izleyici kitlesi sinemaseverler, salon güzel)). 
   İlker Çatak (yönetmenimiz) çok katmanlı, tek mekanlı, izleyicinin gerginliğini aksiyon olmadan düşürmemeyi başaran bir film kotarmış.
   Almanya'daki bir okul üzerinden; politik doğruculuk, gerçeğin çok yüzleri, doğru&yanlış kavramları, çocuk eğitimi ve daha neler neler teşrih masasına yatırılıyor. 
   Film hakkında görüş veren dostlar, Almanya doğumlu ve büyümlüler. Filmi daha iyi anlamak için o ruhun içinde şekillenmek elzemdir buyurdular. Lakin fakir bu ruhu; gerek yaptığı sık seyahatlerde gerekse tanıdığı alman ve alman ruhlu arkadaşları sayesinde az biraz tanıyor.
   Burada izlediğim kavramlar üzerinde ahkam kesmeyeceğim. Yönetmen bey sağolsun üzerinde uzunca tartışılacak bir şey yapmış. Ancak, filmin belki de en az vermeyi hedeflediği pedagoji ve eğitim konusunu şöyle bir hatırladım ve maarifimizin halini düşündüm. Gözlerim buğulandı. Kordelamız hakkındaki tek eleştirim; baştan sona o gergin tempoyu koruyan biteviye yaylılardı. Zaten senaryo ve kurgu yeterince gerginken böyle bir müzik kullanmak gerginliği pek arttırıyordu. Ama bütünüyle değerlendirdiğinizde sarfınazar edilecek bir ayrıntıdır.
   Velhasıl öneriyorum. Pişman olmazsınız.

1 Eylül 2024 Pazar

"Boyalı Kuş" Çok Sert!

 İlk gençliğimin başlarında okuyup çarpıldığım Kosinski opus magnumunu gittiğim iki günlük gökova kaçamağında bir kez daha okudum. Yine irkildim ancak eskisi gibi değil. Nedir: aradan geçen uzun zamanda (ilk okumam geçen yüzyıldaydı) SSCB dağılmış, Avrupa'nın ortası eski harabatını yitireli çok olmuş. Hülasa; kitabın gerçekliği geride kalmıştır. 
   264 sayfalık kitabımız çok akıcı bir dille yazıldığı ve havsalalara sığmayan satırları olduğu için iki günlük yolculukların boş zamanlarında kolayca bitirilebilir. Küçük bir çocuğun gözünden savaşın ettikleri konu ediliyor. Kitabın sonunda Jerzy Bey'in kitabın kendine ettikleri de faş edilmektedir. (Manhattan'daki dairesini basan iki kişi tarafından gazetelere sarılı demir borularla darp edilişi falan (daha neler))
   Öyle "tatilde okuyayım da ruhumu hafifletsin" tarzı bir roman değildir lakin başlayınca da bitirmemek mümkün olamamaktadır. Bunun filmini de yazmıştım zamanında. Ne öneririm, ne de önermem. 

18 Ağustos 2024 Pazar

"Cache" İçselleştirdiğimiz İkiyüzlülüğümüz.

 Mevsim yaz, izinler bitti, Ankara'yı bekliyorum. Boş pazar öğleden sonrası ne yapılır Kavaklıdere Kült'e gidilir Haneke'nin "Cache"ı izlenir. Fakir de öyle yaptı. 15 yıl önce falan izlemiş bir çarpılmıştım (internetten emip monitörde izlemiştim (ne ayıp!)). Yazmamışım bir yerlere, unutmuşum da. İyi oldu tekrarlamam.
   Jorj ve En (Denyıl Otöl ve Cülyet Binoş, pek severim) tipik avrupa burjuvaları. Derken adreslerine, evlerinin çekildiği video kasetleri postalanmaya başlar. Bir suç unsuru yoktur ama olaylar gelişir.
   Bir ülkenin kendi tarihiyle yüzleşmesi kolay şey değildir. Hele ki olaylar öyle çok uzun zaman önce olmadıysa (linki buraya bırakıyorum meraklısı bakar). Haneke olayı jorjun bakış açısından aktarıyor ama yine yapıyor yapacağını. İnce görüşleri izleyiciden bekliyor (oğlanın şımarıklığından dolayı iki masum geceyi gözaltında geçiriyor mesela (ne gam!)). 15 yıl önceki ben daha toymuşum birçok yeri görememişim (iyi filmler her izlendiğinde yeni şeyler öğretebiliyor). 
   Yalnız aşağıdaki sahnenin 10 saniye sonrası şöyle bir irkilerek nefesimin kesilmesine yol açtı. Sonraki 5 dakikada jorjun ağzına kürekle vurasım geldi. Hele final sahnesinde uykuya yatışı iyiden çileden çıkardı fakiri. Üstelik kendi perspektifinden vicdanı rahat (ya benim ya onların vicdanı yanlış). Bu eski dünyanın mavi kanlılarını nasıl yapmalı bilmem? Kızgın çıktım filmden. Haneke filmlerinden zaten gülümseyerek çıkılmaz. Ama izlenir mi izlenir. Hem de 10 yılda bir de izlenir.

Hamiş: Afişteki leke çok zor unutulur. Zavallı Majid.

"Her Umut Ortak Arar" Yalnız Değilmişim.

   Nilay Örnek'i podkestinden biliyorum (Nasıl Olunur?). Dersine iyi çalışıyor, kimi zaman konuğundan rol çalıyor, biraz fazla kaçırıyor konuşmayı ama dinlemesi gayet keyifli (özellikle uzun yolda araç kullanırken iyi gidiyor, ya da yemek yaparken). Son kitabını aldım.
   Altını üstünü çizdiğim yerler olduğu gibi hiç adetim olmadığı halde kimi sayfaların kulaklarını büktüm. Bu şu demek: ikinci okumada önce kıvrık yerler okunup öyle başlanılacak. 40 başlık, 320 sayfa, sonda kuşe kağıda basılı güzel bir fotoğraf albümü var. 
   Bitirince (hemencecik de bitiyor) dedim: "varmış benim gibi birileri hala". Şöyle örnekleyeyim efendim: geçtiğimiz yıllarda sirkeci garının yanından babıali yokuşunun başındaki köşede bir tatlıcı görmüştüm. Çok havalı bir dekorasyon, bıyıklı bir şahsiyetin çinili bir logosu "bilmem ne efendi since 18.." . Girdim içeri, sorumlu biriyle konuşmak istedim. Gençten bir yeni osmanlı zuhur etti. Önceki dükkanınız neredeydi dedim. Burada diye cevaplayınca "-bak kardeşim benim çocukluğum burada geçti burası 40 yıl önce kırtasiyeciydi, bana 1800 küsurlu yıllardan beri hangi dükkanda olduğunuzu söyleyin. İstanbul'daysa bilirim" deyince gıkmıkhık cevabını aldım ve bir lahavleyle attım kendimi dışarı (yaş aldıkça huysuz ihtiyarlara dönüşüyorum galiba). Göz göre göre yalan söyleyip müşteriyi kandırıyorlar (her iki taraf da mutlu, sana ne oluyor arakolpa?).
   Başka bir örnek: Babamın terzi atölyesinin olduğu İstiklal caddesindeki Olivo çıkmazının yüzlerce yıllık ismi olmuş Olivya çıkmazı. Zeytinden kadın ismine evrilmiş, kimsenin de gıkı çıkmamış. Böyle böyle hafızasızlaştırılıyoruz. Kasıtlı değil belki ama nobranlıktan olacak. Bunun gibi kafayı gereksiz yere taktığım daha birçok konu var kitapta. 
   Okuyunca içinizin hafifleyeceği, kuşların dallarda cıvıldayacağı bir metin değil. Lakin enseyi de karartmıyor. Bir ucundan tutuyor verdiği kurtuluş reçetelerinin. En azından digemkârlığı, nezaketi, kentliliğin ne olduğunu öyle fazla bir çabaya gerek kalmadan benimseyebiliriz. Bununla ancak kendimizi ve yakın çevremizi etkileyebiliriz. Daha fazlasını yapmak istiyorsak (ki istemeliyiz yoksa gitti gider!) biraz k.çımızı kaldırmak zorundayız. 
   Hülâsa öneririm efendim!

11 Ağustos 2024 Pazar

"Soğuk Kazı" Birhan Keskin'den İnciler.

   Son yıllardaki favori şairlerimden Birhan Keskin'den üç kitap birarada. Üç kitap birarada deyince aklınıza kalın bir şey gelmesin sadece 63 s. (şiir kolay gelmiyor!). Şiir değerlendirmesi her açıdan öznel bir şey olduğundan, fakirin ruhuna dokunan bir iki alıntı yapacağım. Sadece son bölüm "Soğuk Kazı"yı birkaç kez okumama karşın çözemedim. Meraklısı kaçırmayacaktır zaten.

"Dünyaya tortullar tabakalar yarlar gerektir.
 İçerde çok yanmışa dışarda karlar gerektir." (S.11)
Gerektir'i kullanan birini görmek de pek hoşuma gitti.

"Mıh I
Kalbimden ayağınaydı yolum,
Gördüm, hep seni gördüm.
Kara gecede, kara uykuda yürüdüm.
Bomboştu her şey, elimde bir dünya tarağı
Gök ağlıyordu, ben zülfünü ördüm.

Kubbem yok ki benim, bir tepsinin kenarında uykum
Dönersem, aşağ'sı çok yüksek
Düşeceğim nasılsa gördüm.
Dünya beni sarmazdı sarmalamazdı döndüm.
Gök ağlıyordu, ben zülfünü ördüm." (S.34)

"Mıh II
Kalbimin günbatısı, bu buz kesiği
bendeki lal, bu bendeki mıh.
söktüm senindir, sana bağışladım
ağaran saçımı, senindir, al." (S.35)

"Öngörülemeyen Bir Dünyada Yaşamak" Aspirin!

   Yazarımız Frederiklenoar madagaskar doğumlu, 20'li yaşlarda hindistanda sosyal yardım projelerine katılmış (bunlar kitaptan okuduklarım). Vikipedide sosyolog filozof ve yazar titrleri var. İş Bankasının 21.yy kitaplığını okumaya hallenince açtık sayfalarını. 
   A o da nesi! Yarım günde bitti. Uzunluğu değil çabuk bitirmemin nedeni(57 sayfa) . Çok daha kısa metinlerin üzerinde çok daha uzun okumalar yaptığım oldu. Nedir: yazarımız yaşadığımız covid belasından hemen sonra, o musibetin etkilerinden insanların çıkış yolu bulması için yazmış bu hap gibi metni. Kısacık risaleyi ona bölmüş ve dara düşen insanevladı için kendinden önce yazılan birçok metinden alıntılar yaparak şıpınişi bitirmiş kitabını (ha eğer şu konuyu merak ediyorsanız bu kitabıma bakın diye ifadeler kullanarak). Spinoza da var Montaigne de Epikuros da (daha da var yazmaya erindim). Altını çizdiğim yerleri daha önce de başka kitaplarda çizdiğimi anlayınca çizmekten vazgeçtim (çizmek diyorum ama fosforluyorum yanlış anlaşılmasın).
   Bence iyi niyetli ama biraz ticari bir eser. Niye bu serinin içine alındığını ise hala çözemedim. Siz bilirsiniz yani. 

10 Ağustos 2024 Cumartesi

"Riya Tabirleri Kitabı" Ali Lidar'dan Burucu Öyküler.


   Bu adamın kitaplarında ruhumu buran bir şey var. Yaşantısını anlattığı kitapları okudum, şiirlerinin büyükçe bir bölümünü de. Hepsinde; fakirin içindeki çabuk acıyan, çok işlemeyen yerlere batan, okurken aniden durduran, öykü/şiir bitince kitabı kapattırıp düşünmeye daldıran satırlar, sayfalar var.
   Riya Tabirleri Kitabı, 14 öyküden 104 sayfadan mürekkep. İlk öykü "James Joyce, Ulysses ve Hassas Kalpler Cehennemi" böğrümü tam da orta yerinden zedeledi. Sonrakiler de fena değil. Goethe, "Dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir." vecizesini fakir gibiler için mi söyledi? Yoksa başka şeyler mi demek istiyordu, ona irfanım yetmiyor. Yalnız şuna aydım ki: Bay Lidar ve fakirin "hassas kalpler" tanımı aynı. Sonraki öyküler de bir miktar kurmaca içermesine karşın yine yazarın hayatından kesitler taşıyor. Gariptir bazı öykülerde kendi hayatımdan kesitler de gördüm. Beni pek etkiledi. Bir günde bitti. Sonra yine okuyup yine düşüneceğim.
   Bir şeyler okuyayım da ruhum havalansın diyenlere gelmez. Yalnız öyküler güzel!

"Kötülük" Felsefi bir kavram olarak Kötülük.

   Kılavuz serisinden devam edelim. Bu kez önümüzde hepimizin gayet iyi bildiği bir kavram olan "kötülük" var. Herkesin kendine özgü bir kötülük tanımı vardır ve hemen herkes bununla yüzleşmiştir çoğu zaman. Fakirin kendine özgü tanımı "başkasına zarar getiren bir yanlışı iradi olarak gerçekleştirmek kötülüktür" diye özetlenebilir (di!). Kitaba başlayınca meselenin hiç de bu kadar basit olmadığını gördüm. 
   Pek çok düşünce insanı, filozof, sosyolog (velhasıl sosyal bilimciler) bu konu hakkında düşünmüş, taşınmış, tanımlamaya, konumlandırmaya çalışmış. Bir konsensus (ne işim olur konsensusla) genel uzlaşı yok. Ama yazarımız bu konuda söylenenleri, yazılanları adamakıllı derlemiş toparlamış topu yine okura atmış. Kitabı bitirdikten sonra zihnimdeki kötülük kavramının aslında gayet yeterli olduğunu anlamış oldum. Basit ama yeterli. O zaman niye bu kitabı okudum (çünkü başlamıştım). Üstelik sonlara doğru bu kadar iç bayıltıcı ve nahoş bir konuyu didiklemekten uykularım kaçar gibi oldu. Ne öneririm, ne de önermem. Siz bilirsiniz.

"Spinoza ve Spinozacılık" Felsefecilere Gelir.


   İş Bankası Yayınlarına sardım. Kılavuz serisinden başlamaya hallenince nicedir aklımda olan bu neşriyatı yatırdım rahleye. 

   Yazarımız Piyerfransuvamoro gayet didaktik bir şekilde122 sayfada başlıkta yer alan konuyu didik didik işlemiş. Nedir: tüm metin gayet akademik bir üslup ve yapıyla yazıldığından (okunması zor diyeyim de daha kolay anlaşılsın) sonunu getirmek hayli eziyetli oldu (lanet olsun başladığı kitabı yarıda bırakamama alışkanlığına!).

   Minicik puntolar ve sık satır aralarıyla yazılmış işbu neşriyat, ancak felsefe konusunda akademik çalışma yapanların ilgisini çeker diye düşünüyorum. Eğer hazretin fikirlerine ilgi duyuyorsanız açarsınız "Ethica"yı hazmetmeye çalışırsınız.

7 Ağustos 2024 Çarşamba

"The Seventh Continent" Yine Haneke, yine Dert!

   Bir sefer de bu adamın filmlerinden sonra rahat bir uyku çekeyim horoz keseceğim arkadaş! Eğlenceli Oyunlar olsun, Kaş olsun uyutmamıştı. Bu da kaideyi bozmadı.
   Yıllara bölünmüş filmimiz batı avrupalı ideal bir çiftin hayatına odaklanır. Yakışıklı bir erkek, güzel bir kadın, dünya tatlısı kızları. Başarılı kariyerler, standart üstü ekonomik seviyeler, zahiren sorunsuz giden bir hayat ve evlilik. Kazın ayağı öyle değil! Fazlasını yazamayacağım, izlemeye hallenenler olabilir. Bir daha izlemem ama hiç izlemeyenlere izlemelerini hararetle öneririm. Sıkı bir kapitalizm ve sosyoloji yergisi taşır. Sabi sübyanı uzak tutun ama.
Hamiş: O kadar para kuburu tıkamaz mı? kafam ona takıldı (takıldığına bak arakolpa! (bir psikanalizle oidipus kompleksine dalarsın bu soruyu söyleyince))

6 Ağustos 2024 Salı

"Mutallaka" HRG Sevenlere.

    O kadar kısacık ki, yazsam mı yazmasam mı bilemedim. Kaynana faktörüyle boşanan Akile, ile eski kocası Mail arasında yazılan dört mektup ve bir not. Bunların ışığında durumu temaşa ediyoruz. 
   Fakir e-kitap olarak okudu ama kitapçılarda ikili eser halinde basılmışı var (Mezarından Kalkan Şehit ile birlikte). Abarttım denemez, yarım saatte bitti. Zevkle okudum. Hülasa: HRG sevenlere ve çok zamanı olmayanlara jelibon yermişçesine okuyacakları bu metni öneririm. 

3 Ağustos 2024 Cumartesi

"Labirent" Amin Maalouf'tan Hap Gibi Dış Siyaset ve Güçler Dengesi Özeti.

 Fakir, trompetçi İbrahim'in amcasını roman yazarı olarak bilirdi. Övünmek gibi olmasın belli başlı tüm romanlarını da okumuştu. Bilmek, her zaman için iddialı bir yüklem. Meğer denemeciliği de varmış Bay Amin'in.
   Batı ile hasımları arasında yaşanan yeni çatışmaların ve meydan okumaların kökenlerini dört büyük ulusun tarihi üzerinden anlatıyor 281 sayfada. Meiji restorasyonundan çıkan Japonya, Ekim devriminden çıkan Rusya, günümüzün yükselen ekonomik gücü Çin ve son iki yüzyılda şu küçük mavi kürenin jandarmalığına soyunan ABD. 
   Her ülkeye bir bölüm ayrılmış ve hap gibi bilgilerle nasıl olup da bugüne geldiler güzelce özetliyor. Sonsözde "Yeniden İnşa Edilecek Bir Dünya" ile kapanışı yapıyor. Öngördüğü ABD ve Çin arasında muhakkak bir gerilim olacağı yönünde. Bunun yanı sıra; küresel ısınma, artık iyiden etkilerini hissettiğimiz çevresel yıkım, yapay zekanın hızlı gelişimi, gen teknolojisinde CRISPR ve internet bağımlılığının insanevladını iyiden izole etmesine de kısaca değiniyor. 
   Yazarımız Lübnan'lı olsa da Fransa'nın rahle-i tedrisinden geçmiş olduğundan perspektifinde yoğun bir batılı açısı var. Nalına da mıhına da vurmaya çalışmış ama mesela Stalin dönemini yerlere vurmasına karşın o süreçte yaşanan hızlı ekonomik toparlanmadan hiç dem vurmamış. Çin'in nasıl olup da 2025'de ABD'yi GSMH'da geçeceğinin arka planını vermemiş. Hakkını vermek gerek: uluslararası ilişkiler bölümlerinde giriş okuması olarak yapılabilecek bir özet çıkarmış. Lakin geldiğimiz durumu açıklamak için sadece dış siyaseti sorumlu tutmasına katılmıyorum. Bunun fakire göre tek nedeni var: kapitalizm. Daima büyümek üzerine çalışan bir sistem dünyanın sınırlı kaynaklarına uymuyor. Neyse, okunur mu okunur. Ama çok da içselleştirmemek gerek.

29 Temmuz 2024 Pazartesi

"Dijital Cehennem" İnternetin Karanlık Yüzü.

 Giyompitro (beginner fransızcamla böyle okunduğunu tahmin ediyorum) ülkesinde ünlü bir gazeteci ve yapımcı. İki yıl boyunca dört kıtada ciddi bir belgesel araştırma yapıyor. Sadece belgesel değil podcast yapabilecek kadar da söyleşi yaptığını okuyoruz kitapta. 
   İnternet, tanışalı henüz çok bir zaman olmamasına karşın nasıl da kılcal damarlarımıza kadar girdi değil mi? Onsuz (ve bilhassa akıllı telefonlarımız olmadan) artık ne faaliyet planlayabiliyor ne de sosyalleşebiliyoruz. Hava durumunu oradan takip edip, anlık seyahat planlarımızı gerçekleştirebiliyor, gurme olmamamıza karşın restoran, uzman olmamamıza karşın misal: muslukçu değerlendirmesi yapabiliyoruz (neğacaip!). Örneklemek çok uzun sürer velhasıl kılcal damarlarımıza girdi demekle haklı olabilirim (kapatın bakalım dijital kanalları ne kadar dayanabiliyorsunuz?). 
   Zahiren; son derece çevreci, zararsız ve bir o kadar da faydalı bir olgu (nasıl tanımlayacağımı bilemediğinden herşeye kulp olabilen "olgu"yu gözüme kestirdim). O işler öyle olmuyor işte. Attığınız basit, eksiz bir e-postanın 0.2 gram CO2 salınımı var. Ekli olursa 20 gramı buluyor karbondioksit salınımı (adamlar üşenmemiş hesap etmişler). Likeladığınız (ne işim olur like la?) beğendiğiniz her veri yaklaşık 5 ila 7 yerde depolanıyor. Sildiğiniz gönderiler, videolar, beğeniler bile depolanmaya devam ediyor (dünyanın aklına gelmeyeceğiniz yerlerinde). Hele ki sistemin çalışmasını açıklandığında fakirin gözleri şöyle bir yerinden oynadı. İnanılmaz bir hız ve teknoloji var tiktok videolarının bile altında. Aksadığında (biz ne kadar fazla bağlanırsak o kadar ciddi olmak üzere) hayatımız aksıyor (hatırlayın en son microsoft güncellemesindeki küçük bir hata dünyanın sorununa yol açmıştı, millet havaalanlarında mahsur kaldı, finansal zararın 50 milyar USD olduğu söyleniyor). 
   Uzatmayayım: dipnotları didikledim (bir yere kadar ama!), doğru. Anlatılanların yarısı gerçekse haşyete düştüm. İnternet dediğimiz ve nasıl çalıştığını hem teknik hem de mantık olarak tam olarak anlayamadığım endüstrinin; kapitalizmin çok vahşi bir modelini alarak yürüdüğünü görünce internetten soğudum biraz. (uzunca bir parantez açayım: finans devleri 0.1 milisaniye daha hızlı veri aktaran özel bir internet denizaltı kablosuna 100 katı kira vermekten çekinmiyorlar (malum borsada 0.1 milisaniye milyon dolarlar kazandırabilir)) Bence İş Bankası'nın 21.Yüzyıl Kitaplığı biraz distopik kitaplar yayımlıyor ama okumalı, anlamalı. Öneririm yani.

24 Temmuz 2024 Çarşamba

"Deadpool&Wolverine" Eğlencelik.

 Dedpuulu seviyorum. Belki çok arızalı ve süper kahraman arketipine bu kadar aykırı olmasından, belki gevezeliğinden, belki de humorundan. Bilmiyorum işte. O yüzden kafam daraldığında arşivimden çıkarır ikilemeyi izlerim. 
   Vizyona girdiği gün gittim izledim. Bir grup nerdle (ne işim olur nerdle?) inekle. Allahım ne çok konuşup, ne çok sesli gülüyorlar (evlerden ırak!).
   Bu serilerde (Xmenler, evıncırlar) paralel evren meselelerine bulaştıktan kelli kantarın topuzu kaçtı. Senaristler mal bulmuş mağribi gibi Michio Kaku'nun bilimsel temellerini attığı paralel evrenleri didikliyorlar artık. Ne de olsa burada kesin bir son mümkün değil. Daha önce kesin olarak öldürdüğünüz bir karakteri yine canlandırabiliyorsunuz.
   Nitekim filmimizde de öyle oluyor. Bol bol aksiyon, kanlar, organlar, (itiraf edeyim) zekice espriler, neredeyse on dakikada bir dördüncü duvarın yıkılması (bunun için sinematografik araştırma yapın, öğrenin, faydalı bişiy), süpersonik müzikler, pahalı bir prodüksiyon var. Eğlendim mi evet. Öncekiler kadar eğlendim mi, hayır. İşin suyunu çıkarıyorlar yavaştan. Dedpuul da volverine söyledi zaten birkaç kez ("dirildin ya seni 90 yaşına kadar oynatırlar dostum!"). Alın patlak mısırı, yaslanın arkanıza, film bitince de unutun gitsin.

22 Temmuz 2024 Pazartesi

"Cadı" Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan Ruh ve Madde.

  Fikriye Hanım, 4 yıllık mutlu evliliğinin ardından aniden hayat kuşunu uçuran beyinin yasını tutmaktadır. Hem öksüz hem yetim olduğundan küçük sâbisiyle dayısının yanına sığınmıştır. Yengesi biraz kovalakçadır (merak edenler lûgat karıştıracak artık). Bir damat adayı bulunur ama onun da ilk eşi öldükten sonra dirilmiş, ikinci eşinin ölümüne neden olmuş diğer dördünün de koşarak uzaklaşmasına neden olmuştur. Olaylar gelişir.
   Üstadın diğer romanlarında olduğu gibi (kuvvetle sanıyorum ki bu romanlar tefrika edilerek yazılmış (yine biraz kitap karıştırın bakalım!)) pek fülfürüşlü bir hikâye, pek lâtif bir anlatım. Önceki kitaba nazaran birazcık daha uzun olmasına (182 S.) karşın yine 1buçuk günde bitiverdi. Konudan azade tespit: yola çıkarken HRG romanları almak akıl kârı değildir, çabucak bitivermektedirler. 
   Dönemin sosyolojisi ve demografisini anladığımız yetmiyor bu kez üstadın ruh ve madde meselelerine bakışını (daha doğrusu o dönemin bakış açısını) görüyoruz. Anlıyoruz ki; 19. yüzyılın sonlarında ve günümüzde sorulan sorular hep aynı. Yalnız o dönem pek moda olan spiritüalizm konusunda top ortaya atılmış. Dileyen dilediği tarafa şutlar. 
   Uzun seyahatlerde okunmaz ama (çünkü boşuna taşırsınız) başka zaman gülümseyerek okunur (bu da az şey değildir).

"Hakka Sığındık" Yapacak Şey Kalmayınca.

   Hüseyin Rahmi okumak iyi geliyor kafamın üstünde taşıdığım gri kitleye. Başladığınız zaman bitirmesi bir avazda oluyor (eskiler gebelere "bir avazda kurtulasın!" diye dua ederlerdi. Negzel). Gökovanın ıssız koylarından birinde alargadayken sabah başlandı, akşam bitti. 
   Novellamız hayli kısa (122 S.). İspanyol gribi İstanbul'u kasıp kavuruyordur. Sadece salgın değil, gaile derdi çok ince kıyıyordur ahaliyi. Savaş zengini iki aileye faili meçhul bir tehdit mektubu gelir, dikkate almazlar. Tehditler tutar. Korku dağları bekler, işler gelişir. 
   HRG romanlarının hemen hepsinde olduğu gibi hem karakterler pek şenlikli (ben Hazret-i Abdal'a bittim) hem de dönemin fotografisi bittamam veriliyor. Sadece o dönemin değil, hazret belki günümüze bile ışık tutmaktadır. Aşağıya uzunca bir alıntı yaptım. Satırlar pek tanıdık geldi. 
   Uzatmayayım, öneririm.
"İttihat ve Terakki idaresinin inkar olunamaz bir gayreti, bir kadirşinaslığı, alçakları kayırışı, efendiliği vardır. Çevirdiği hile dolabının koluna yapışanları korur, gözetir, çapullara boğar ve bazen tövbe yoksulu olmak derecesinde ihya eder. Hiçbir idare, kullarını, gözdelerini ödüllendirmekte, zenginleştirmekte bu derece ileri gitmemiştir. İşte bu sebepledir ki mensupları onun uğruna kul kurban olurlar. Hatta bugün toplum çürüyüp dağıldıktan sonra onun kurmuş olduğu menfaat ağının kördüğümleri içinde kalmış olanlar ne tarafa dönmek isteseler bütün bütün bağlarını koparmak mümkün olmaz. O büyük velinimetlerine söz söyletmezler. Çünkü damarlarında dolaşan kanları kuvvetini, hayatını oradan almıştır. Her biri bir şekilde onun ebedi minnettarı ve duacısıdır. O sayede ne tulumbacılar efendi, bey, paşa, nazır, mebus oldular. Ne hiçler adam sırasına geçtiler. Ne kanlı katiller cezadan muaf kılınarak el üstünde tutuldular. Masumları ezmek, haydutları yükseltmek, kabahatsizleri cezalandırmak, kabahatlileri mükafatlandırmak toplumun baş düsturuydu." (S.5-6)
bu uzun alıntıyı okuyanlar, bu topraklarda bazı şeylerin maalesef tekrar ettiğini üzülerek idrak edeceklerdir. İbn-i Hâldun'a katılmamak mümkün mü? Coğrafya kaderdir!

7 Temmuz 2024 Pazar

"Aylak Adam" Yıllar Sonra Yeniden.

 

   Gençlikte başlamış bitirememiştim. Nedir: her şeyin bir zamanı varmış. O zaman henüz bunu okuyacak kadar değilmişim demek ki!
   Dört bölüm, dört mevsim (Kış, İlkyaz, Yaz, Güz). Kısacık (155 S). O hayatı tatmayana, aşina olmayanlara okuması zor gelir. Adını bilmediğimiz kahramanımız aylaktır. Gaile dertlerinden azade günlerini geçirir. Vardır bir hayali. Kendini tamamlanmış hissedeceği eşini arıyordur. Bunun için olmadık itiyatlar geliştirir. Kimi, tam oraya varacakken olmaz, kiminde otobüslerin peşinden yetişemez, kimini kendi bitirir. Travmatik çocukluğu bugününü etkilemiş, çemberin dışında kalmıştır. Altını çizdiğim, üzerinde düşündüğüm (Kuyara ve Adako sendromları (S.127 YKY edisyonu)), hayallere daldığım bölümleri oldu. Demek ki neymiş: her kitabın bir okunma zamanı varmış. 
   Zihnimin köşesinde bir kırıntı: Salinger "Gönülçelen"i 1951'de yazmış, Atılgan "Aylak Adam"ı 1959'da. Holdınkoulfiyıld ile aylak adam garip bir şekilde benziyor. İntihal var mıdır? Sanmam. Neticede Zebercet emsalsiz bir karakter. Yusuf Bey öyle şeyler yapmamıştır diye düşünüyorum. 

"Merhamet Hikayeleri" Lanthimos'un En Son Filmi.

 
   2s45d üç hikaye. "İnceliklerin Çeşitleri" diye de çevrilebilirdi ama bu da fena değil. Aynı kast, üç farklı hikayede arzı endam ediyor. Emmaston, Willemdefo ile Cesiplemıns fiks. Gerçi diğer yardımcı oyuncular da fiks. Yani prodüksiyon masrafı oldukça düşük. Açılış Yuuritmiksin "Sweet Dreams"iyle başlıyor, kapanış Cerskinfendriksin "King Lear"ıyla yapılıyor. 2si de iyi. Kapanıştaki Emmastonun dansı çoğacaip. 
   Lanthimos, holivud tarafından keşfedileli beri farkında olmadan fasit bir daireye hapsoluyor bence. İlk hikayenin felsefi temelinde basbayağı ilk işlerinden biri var (bkz. Kynodontas). İkincisinde Vesendırsın'ın Köpekler Adasından ciddi intihal var. Sonuncusunun ilham noktasını bulamadım. Fularlı eleştirmenlerden linç yemesi olası. Çünkü seri imalata geçti. Ancak fakir yine de kimi hikayelerin kimi yerlerinde olmadık şeyler düşündü. Bu da bir sinema filmi için az şey değildir. Elbette ki sabi sübyanla izlenmez. Poor Things'den ehven ama cinsellik ve şiddet var mebzul miktarda. 
   Şimdi filmden azade bir konu. Filmi dün izledim (cumartesi), suarede (20:30), sinemada (Büyülüfener). Koltuklar rahat, bilet fiyatları makul, salon iyi havalandırılmış ve serindi. Koca salonda 6 kişiydik. Stream kanallar, buralarda yayınlanan vasat sinema filmleri ve diziler sinema sanatını öldürüyor mu yavaştan? Hep bunları düşündüm (sen ne boş şeyler düşünüyorsun arakolpa?).