7 Ağustos 2024 Çarşamba

"The Seventh Continent" Yine Haneke, yine Dert!

   Bir sefer de bu adamın filmlerinden sonra rahat bir uyku çekeyim horoz keseceğim arkadaş! Eğlenceli Oyunlar olsun, Kaş olsun uyutmamıştı. Bu da kaideyi bozmadı.
   Yıllara bölünmüş filmimiz batı avrupalı ideal bir çiftin hayatına odaklanır. Yakışıklı bir erkek, güzel bir kadın, dünya tatlısı kızları. Başarılı kariyerler, standart üstü ekonomik seviyeler, zahiren sorunsuz giden bir hayat ve evlilik. Kazın ayağı öyle değil! Fazlasını yazamayacağım, izlemeye hallenenler olabilir. Bir daha izlemem ama hiç izlemeyenlere izlemelerini hararetle öneririm. Sıkı bir kapitalizm ve sosyoloji yergisi taşır. Sabi sübyanı uzak tutun ama.
Hamiş: O kadar para kuburu tıkamaz mı? kafam ona takıldı (takıldığına bak arakolpa! (bir psikanalizle oidipus kompleksine dalarsın bu soruyu söyleyince))

6 Ağustos 2024 Salı

"Mutallaka" HRG Sevenlere.

    O kadar kısacık ki, yazsam mı yazmasam mı bilemedim. Kaynana faktörüyle boşanan Akile, ile eski kocası Mail arasında yazılan dört mektup ve bir not. Bunların ışığında durumu temaşa ediyoruz. 
   Fakir e-kitap olarak okudu ama kitapçılarda ikili eser halinde basılmışı var (Mezarından Kalkan Şehit ile birlikte). Abarttım denemez, yarım saatte bitti. Zevkle okudum. Hülasa: HRG sevenlere ve çok zamanı olmayanlara jelibon yermişçesine okuyacakları bu metni öneririm. 

3 Ağustos 2024 Cumartesi

"Labirent" Amin Maalouf'tan Hap Gibi Dış Siyaset ve Güçler Dengesi Özeti.

 Fakir, trompetçi İbrahim'in amcasını roman yazarı olarak bilirdi. Övünmek gibi olmasın belli başlı tüm romanlarını da okumuştu. Bilmek, her zaman için iddialı bir yüklem. Meğer denemeciliği de varmış Bay Amin'in.
   Batı ile hasımları arasında yaşanan yeni çatışmaların ve meydan okumaların kökenlerini dört büyük ulusun tarihi üzerinden anlatıyor 281 sayfada. Meiji restorasyonundan çıkan Japonya, Ekim devriminden çıkan Rusya, günümüzün yükselen ekonomik gücü Çin ve son iki yüzyılda şu küçük mavi kürenin jandarmalığına soyunan ABD. 
   Her ülkeye bir bölüm ayrılmış ve hap gibi bilgilerle nasıl olup da bugüne geldiler güzelce özetliyor. Sonsözde "Yeniden İnşa Edilecek Bir Dünya" ile kapanışı yapıyor. Öngördüğü ABD ve Çin arasında muhakkak bir gerilim olacağı yönünde. Bunun yanı sıra; küresel ısınma, artık iyiden etkilerini hissettiğimiz çevresel yıkım, yapay zekanın hızlı gelişimi, gen teknolojisinde CRISPR ve internet bağımlılığının insanevladını iyiden izole etmesine de kısaca değiniyor. 
   Yazarımız Lübnan'lı olsa da Fransa'nın rahle-i tedrisinden geçmiş olduğundan perspektifinde yoğun bir batılı açısı var. Nalına da mıhına da vurmaya çalışmış ama mesela Stalin dönemini yerlere vurmasına karşın o süreçte yaşanan hızlı ekonomik toparlanmadan hiç dem vurmamış. Çin'in nasıl olup da 2025'de ABD'yi GSMH'da geçeceğinin arka planını vermemiş. Hakkını vermek gerek: uluslararası ilişkiler bölümlerinde giriş okuması olarak yapılabilecek bir özet çıkarmış. Lakin geldiğimiz durumu açıklamak için sadece dış siyaseti sorumlu tutmasına katılmıyorum. Bunun fakire göre tek nedeni var: kapitalizm. Daima büyümek üzerine çalışan bir sistem dünyanın sınırlı kaynaklarına uymuyor. Neyse, okunur mu okunur. Ama çok da içselleştirmemek gerek.

29 Temmuz 2024 Pazartesi

"Dijital Cehennem" İnternetin Karanlık Yüzü.

 Giyompitro (beginner fransızcamla böyle okunduğunu tahmin ediyorum) ülkesinde ünlü bir gazeteci ve yapımcı. İki yıl boyunca dört kıtada ciddi bir belgesel araştırma yapıyor. Sadece belgesel değil podcast yapabilecek kadar da söyleşi yaptığını okuyoruz kitapta. 
   İnternet, tanışalı henüz çok bir zaman olmamasına karşın nasıl da kılcal damarlarımıza kadar girdi değil mi? Onsuz (ve bilhassa akıllı telefonlarımız olmadan) artık ne faaliyet planlayabiliyor ne de sosyalleşebiliyoruz. Hava durumunu oradan takip edip, anlık seyahat planlarımızı gerçekleştirebiliyor, gurme olmamamıza karşın restoran, uzman olmamamıza karşın misal: muslukçu değerlendirmesi yapabiliyoruz (neğacaip!). Örneklemek çok uzun sürer velhasıl kılcal damarlarımıza girdi demekle haklı olabilirim (kapatın bakalım dijital kanalları ne kadar dayanabiliyorsunuz?). 
   Zahiren; son derece çevreci, zararsız ve bir o kadar da faydalı bir olgu (nasıl tanımlayacağımı bilemediğinden herşeye kulp olabilen "olgu"yu gözüme kestirdim). O işler öyle olmuyor işte. Attığınız basit, eksiz bir e-postanın 0.2 gram CO2 salınımı var. Ekli olursa 20 gramı buluyor karbondioksit salınımı (adamlar üşenmemiş hesap etmişler). Likeladığınız (ne işim olur like la?) beğendiğiniz her veri yaklaşık 5 ila 7 yerde depolanıyor. Sildiğiniz gönderiler, videolar, beğeniler bile depolanmaya devam ediyor (dünyanın aklına gelmeyeceğiniz yerlerinde). Hele ki sistemin çalışmasını açıklandığında fakirin gözleri şöyle bir yerinden oynadı. İnanılmaz bir hız ve teknoloji var tiktok videolarının bile altında. Aksadığında (biz ne kadar fazla bağlanırsak o kadar ciddi olmak üzere) hayatımız aksıyor (hatırlayın en son microsoft güncellemesindeki küçük bir hata dünyanın sorununa yol açmıştı, millet havaalanlarında mahsur kaldı, finansal zararın 50 milyar USD olduğu söyleniyor). 
   Uzatmayayım: dipnotları didikledim (bir yere kadar ama!), doğru. Anlatılanların yarısı gerçekse haşyete düştüm. İnternet dediğimiz ve nasıl çalıştığını hem teknik hem de mantık olarak tam olarak anlayamadığım endüstrinin; kapitalizmin çok vahşi bir modelini alarak yürüdüğünü görünce internetten soğudum biraz. (uzunca bir parantez açayım: finans devleri 0.1 milisaniye daha hızlı veri aktaran özel bir internet denizaltı kablosuna 100 katı kira vermekten çekinmiyorlar (malum borsada 0.1 milisaniye milyon dolarlar kazandırabilir)) Bence İş Bankası'nın 21.Yüzyıl Kitaplığı biraz distopik kitaplar yayımlıyor ama okumalı, anlamalı. Öneririm yani.

24 Temmuz 2024 Çarşamba

"Deadpool&Wolverine" Eğlencelik.

 Dedpuulu seviyorum. Belki çok arızalı ve süper kahraman arketipine bu kadar aykırı olmasından, belki gevezeliğinden, belki de humorundan. Bilmiyorum işte. O yüzden kafam daraldığında arşivimden çıkarır ikilemeyi izlerim. 
   Vizyona girdiği gün gittim izledim. Bir grup nerdle (ne işim olur nerdle?) inekle. Allahım ne çok konuşup, ne çok sesli gülüyorlar (evlerden ırak!).
   Bu serilerde (Xmenler, evıncırlar) paralel evren meselelerine bulaştıktan kelli kantarın topuzu kaçtı. Senaristler mal bulmuş mağribi gibi Michio Kaku'nun bilimsel temellerini attığı paralel evrenleri didikliyorlar artık. Ne de olsa burada kesin bir son mümkün değil. Daha önce kesin olarak öldürdüğünüz bir karakteri yine canlandırabiliyorsunuz.
   Nitekim filmimizde de öyle oluyor. Bol bol aksiyon, kanlar, organlar, (itiraf edeyim) zekice espriler, neredeyse on dakikada bir dördüncü duvarın yıkılması (bunun için sinematografik araştırma yapın, öğrenin, faydalı bişiy), süpersonik müzikler, pahalı bir prodüksiyon var. Eğlendim mi evet. Öncekiler kadar eğlendim mi, hayır. İşin suyunu çıkarıyorlar yavaştan. Dedpuul da volverine söyledi zaten birkaç kez ("dirildin ya seni 90 yaşına kadar oynatırlar dostum!"). Alın patlak mısırı, yaslanın arkanıza, film bitince de unutun gitsin.

22 Temmuz 2024 Pazartesi

"Cadı" Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan Ruh ve Madde.

  Fikriye Hanım, 4 yıllık mutlu evliliğinin ardından aniden hayat kuşunu uçuran beyinin yasını tutmaktadır. Hem öksüz hem yetim olduğundan küçük sâbisiyle dayısının yanına sığınmıştır. Yengesi biraz kovalakçadır (merak edenler lûgat karıştıracak artık). Bir damat adayı bulunur ama onun da ilk eşi öldükten sonra dirilmiş, ikinci eşinin ölümüne neden olmuş diğer dördünün de koşarak uzaklaşmasına neden olmuştur. Olaylar gelişir.
   Üstadın diğer romanlarında olduğu gibi (kuvvetle sanıyorum ki bu romanlar tefrika edilerek yazılmış (yine biraz kitap karıştırın bakalım!)) pek fülfürüşlü bir hikâye, pek lâtif bir anlatım. Önceki kitaba nazaran birazcık daha uzun olmasına (182 S.) karşın yine 1buçuk günde bitiverdi. Konudan azade tespit: yola çıkarken HRG romanları almak akıl kârı değildir, çabucak bitivermektedirler. 
   Dönemin sosyolojisi ve demografisini anladığımız yetmiyor bu kez üstadın ruh ve madde meselelerine bakışını (daha doğrusu o dönemin bakış açısını) görüyoruz. Anlıyoruz ki; 19. yüzyılın sonlarında ve günümüzde sorulan sorular hep aynı. Yalnız o dönem pek moda olan spiritüalizm konusunda top ortaya atılmış. Dileyen dilediği tarafa şutlar. 
   Uzun seyahatlerde okunmaz ama (çünkü boşuna taşırsınız) başka zaman gülümseyerek okunur (bu da az şey değildir).

"Hakka Sığındık" Yapacak Şey Kalmayınca.

   Hüseyin Rahmi okumak iyi geliyor kafamın üstünde taşıdığım gri kitleye. Başladığınız zaman bitirmesi bir avazda oluyor (eskiler gebelere "bir avazda kurtulasın!" diye dua ederlerdi. Negzel). Gökovanın ıssız koylarından birinde alargadayken sabah başlandı, akşam bitti. 
   Novellamız hayli kısa (122 S.). İspanyol gribi İstanbul'u kasıp kavuruyordur. Sadece salgın değil, gaile derdi çok ince kıyıyordur ahaliyi. Savaş zengini iki aileye faili meçhul bir tehdit mektubu gelir, dikkate almazlar. Tehditler tutar. Korku dağları bekler, işler gelişir. 
   HRG romanlarının hemen hepsinde olduğu gibi hem karakterler pek şenlikli (ben Hazret-i Abdal'a bittim) hem de dönemin fotografisi bittamam veriliyor. Sadece o dönemin değil, hazret belki günümüze bile ışık tutmaktadır. Aşağıya uzunca bir alıntı yaptım. Satırlar pek tanıdık geldi. 
   Uzatmayayım, öneririm.
"İttihat ve Terakki idaresinin inkar olunamaz bir gayreti, bir kadirşinaslığı, alçakları kayırışı, efendiliği vardır. Çevirdiği hile dolabının koluna yapışanları korur, gözetir, çapullara boğar ve bazen tövbe yoksulu olmak derecesinde ihya eder. Hiçbir idare, kullarını, gözdelerini ödüllendirmekte, zenginleştirmekte bu derece ileri gitmemiştir. İşte bu sebepledir ki mensupları onun uğruna kul kurban olurlar. Hatta bugün toplum çürüyüp dağıldıktan sonra onun kurmuş olduğu menfaat ağının kördüğümleri içinde kalmış olanlar ne tarafa dönmek isteseler bütün bütün bağlarını koparmak mümkün olmaz. O büyük velinimetlerine söz söyletmezler. Çünkü damarlarında dolaşan kanları kuvvetini, hayatını oradan almıştır. Her biri bir şekilde onun ebedi minnettarı ve duacısıdır. O sayede ne tulumbacılar efendi, bey, paşa, nazır, mebus oldular. Ne hiçler adam sırasına geçtiler. Ne kanlı katiller cezadan muaf kılınarak el üstünde tutuldular. Masumları ezmek, haydutları yükseltmek, kabahatsizleri cezalandırmak, kabahatlileri mükafatlandırmak toplumun baş düsturuydu." (S.5-6)
bu uzun alıntıyı okuyanlar, bu topraklarda bazı şeylerin maalesef tekrar ettiğini üzülerek idrak edeceklerdir. İbn-i Hâldun'a katılmamak mümkün mü? Coğrafya kaderdir!

7 Temmuz 2024 Pazar

"Aylak Adam" Yıllar Sonra Yeniden.

 

   Gençlikte başlamış bitirememiştim. Nedir: her şeyin bir zamanı varmış. O zaman henüz bunu okuyacak kadar değilmişim demek ki!
   Dört bölüm, dört mevsim (Kış, İlkyaz, Yaz, Güz). Kısacık (155 S). O hayatı tatmayana, aşina olmayanlara okuması zor gelir. Adını bilmediğimiz kahramanımız aylaktır. Gaile dertlerinden azade günlerini geçirir. Vardır bir hayali. Kendini tamamlanmış hissedeceği eşini arıyordur. Bunun için olmadık itiyatlar geliştirir. Kimi, tam oraya varacakken olmaz, kiminde otobüslerin peşinden yetişemez, kimini kendi bitirir. Travmatik çocukluğu bugününü etkilemiş, çemberin dışında kalmıştır. Altını çizdiğim, üzerinde düşündüğüm (Kuyara ve Adako sendromları (S.127 YKY edisyonu)), hayallere daldığım bölümleri oldu. Demek ki neymiş: her kitabın bir okunma zamanı varmış. 
   Zihnimin köşesinde bir kırıntı: Salinger "Gönülçelen"i 1951'de yazmış, Atılgan "Aylak Adam"ı 1959'da. Holdınkoulfiyıld ile aylak adam garip bir şekilde benziyor. İntihal var mıdır? Sanmam. Neticede Zebercet emsalsiz bir karakter. Yusuf Bey öyle şeyler yapmamıştır diye düşünüyorum. 

"Merhamet Hikayeleri" Lanthimos'un En Son Filmi.

 
   2s45d üç hikaye. "İnceliklerin Çeşitleri" diye de çevrilebilirdi ama bu da fena değil. Aynı kast, üç farklı hikayede arzı endam ediyor. Emmaston, Willemdefo ile Cesiplemıns fiks. Gerçi diğer yardımcı oyuncular da fiks. Yani prodüksiyon masrafı oldukça düşük. Açılış Yuuritmiksin "Sweet Dreams"iyle başlıyor, kapanış Cerskinfendriksin "King Lear"ıyla yapılıyor. 2si de iyi. Kapanıştaki Emmastonun dansı çoğacaip. 
   Lanthimos, holivud tarafından keşfedileli beri farkında olmadan fasit bir daireye hapsoluyor bence. İlk hikayenin felsefi temelinde basbayağı ilk işlerinden biri var (bkz. Kynodontas). İkincisinde Vesendırsın'ın Köpekler Adasından ciddi intihal var. Sonuncusunun ilham noktasını bulamadım. Fularlı eleştirmenlerden linç yemesi olası. Çünkü seri imalata geçti. Ancak fakir yine de kimi hikayelerin kimi yerlerinde olmadık şeyler düşündü. Bu da bir sinema filmi için az şey değildir. Elbette ki sabi sübyanla izlenmez. Poor Things'den ehven ama cinsellik ve şiddet var mebzul miktarda. 
   Şimdi filmden azade bir konu. Filmi dün izledim (cumartesi), suarede (20:30), sinemada (Büyülüfener). Koltuklar rahat, bilet fiyatları makul, salon iyi havalandırılmış ve serindi. Koca salonda 6 kişiydik. Stream kanallar, buralarda yayınlanan vasat sinema filmleri ve diziler sinema sanatını öldürüyor mu yavaştan? Hep bunları düşündüm (sen ne boş şeyler düşünüyorsun arakolpa?). 

27 Haziran 2024 Perşembe

"Kızıl Gökyüzü" Petzold'dan Katman Üstüne Katman.

   Petzold yine yapmış yapacağını. İlk yarının sonunda "eve mi gitsem?" diye düşünürken (açıkhava sinemalarının ikinci yarısı Ankara'da ürpertici oluyor (bozkır zaar)) kaldım izledim, iyiki de öyle yapmışım.
   Leon biraz sığır, Felix ise dünyalar tatlısı bir çocuktur. Felix'in ailesinin yazlığına giderler. Leon ilk başarılı romanından sonraki ikinci romanının çatısını çatmak üzeredir. Felix güzel sanatlara başvuru portfolyosunu hazırlayacaktır. A o da ne! Evde davetsiz bir misafir vardır Nadja (Petzoldun daha önce çalıştığı Polabeer). Derken üçlüye kurtarma yüzücüsü (cankurtaran değil) Devid (aynen böyle yazılıyor (doğu Alman gariplikleri)) ve Leon'un yayıncısı Helmut da dahil olur, olaylar gelişir.
    İlk yarı düz yaz filmi gibi ilerlerken ikinci yarının sonlarına doğru Petzold yapacağını ardına koymuyor ve izleyiciyi şöyle bir şaşırtıyor ve sonunu bağlamıyor. Artık meşrebinize göre nasıl yorumlarsanız. 
   Film bitince yazıları okumak için değil henüz gördüklerim tazeyken "du bakalım neler oldu?" diyerek koltuğumda oturakaldım. Ne yalan söyleyeyim Leon'unkine benzer bir kabuk ördüğümden kelli (kelli!), karakter hiç hoşuma gitmese de kimi benzerlikler buldum (işte bu da çok hüzünlendiricidir (film karakteri üzerinden özeleştiri yapmak)). 
   Şu aralar yaşadığım film kıtlığında iyi gelmiştir, öneririm yani.

26 Haziran 2024 Çarşamba

"Büyük Defter", "Kanıt", "Üçüncü Yalan" Üçübiryerde.

 Serkan Keskin'in bir ropörtajından yola çıkarak başladım. Oyuna uyarlamaya çalışıyorlarmış (zor!). İnsan hayatta ukala dümbeleği olmamalı. Fakirde biraz dümbeleklik var. Diyordum "tüm iyi romanları bitirdim" (eski şevkle okuduğum metinler pek azaldı zirâ (zirâ!)). B.k bitirdin!
   Üçlemenin ilk kitabı "Büyük Defter" beni olduğum yere mıhladı. 1 günde bitirdim (ki seyir de yapıyordum bu esnada). 2nci kitapta ("Kanıt") tempo biraz yavaşladı, üçüncüsünde ("Üçüncü Yalan") iyiden yavaşladı (nitekim biter bitmez bir kere daha okundu (işler karışıyor çünkü)). 
   Savaştaki bir kentten kaçırılan ikizler, anneannelerine emanet ediliyor (neneye cadı diyolla yaşadığı küçük kentte (haksız da değiller)). İkizler yaşayakalmaya çalışıyorlar. Yıllar geçiyor. Lanthimos'un "Kyodontas"ını da çağrıştırdı, Kosinski'nin "Boyalı Kuş"unu da. Ama hepsinden farklı bir şeydi. Yazarımızın yaşamı, yazdıklarıyla bazı benzer tarihi süreçlerde ilerlemiş. Umarım yazdıklarında otobiyografik unsurlar yoktur (öyleyse fena!). Bugüne kadar nasıl okumamışım bilmem. Şiddetle (ne işim olur şiddetle!) hararetle öneririm. Tek ikazım: belli bir yaşın altındaki kârilerin uzak durması olabilir (içinde ensest, pedofili ve sıradanlaşan (ama çok aşırı) bir şiddet var).

"Kazkafanın Kitabı" Bekleneni Verir!

   Agnes ve Fabienne, ikinci savaşın sonunda sefalet içinde bir kırsalda birbirini bulan iki ruh. Agnes yazmaya yetenekli, Fabienne'de ateşleyici ruh var. Bin türlü yokluk içinde kitap yazmaya hallenirler, başarırlar da. Olaylar gelişir.
   Girizgahta yazar okuru şöyle bir sarsıyor (fularımı takıp düşündüğüm anlar oldu), ilk bölümün ilk paragrafları da öyle. Sonrası düz ilerledi. Düz diyorum bakın! Deniz üstünde olduğum ve demirlediğim uzun zamanlarda bile "du bakayım nerede kalmıştım" diyerek saldırmadım kazkafanın kitabına. Evcimen bir istekle açtım sayfaları. Sonra yazarımızın tezkiresini okudum ve gördüm ki Bayan Li'nin kızı Yiyun; şu mavi küremizin (şu an için) en yayılmacı ülkesinin saygın bir üniversitesinde yazarlık dersleri veriyormuş. İki hücreli beynim bir anda aydınlandı. Yiyun Hanım, başarılı bir roman için gereken tüm kriterleri yerine getirmiş, olmuş mu? Olmuş. Nedir: sanatla zenaat arasında bir yerlere koydum. Yüksek bir ilham değil çünkü (bir yazmasaydım delirirdim durumu değil de Sai King'in dediği gibi (yahut Haldun Taner'in) "her gün 20 sayfa yazmak zorunluluğu gibi). Yine de önerir miyim? Elbette. 

10 Haziran 2024 Pazartesi

"Gönül Bir Yel Değirmenidir Sevda Öğütür" Günümüze bile modern!

   Ne özlemişim Hüseyin Rahmi okumayı. Aradan rahat 20 yıl geçmiş, oturduğum sokağın adına (yazarımızın adını vermişler ve pek latif bir sokak) ismi de ilgimi çekince başladım.
   224 sayfa, hiç sıkmıyor. Başlarda "amanın feministler okumasa bari!" dediğim anlar, ilk yarıdan sonra "amanın maçolar okumasa bari!"ye evrildi. Neticede her ikisinin de okumasında çeşitli faydalar olduğuna karar kıldım.
   Sergüzeşt ve pespaye bir adam, oldukça da sığ. Ailesi kendinden kültürlü bir kadınla başgöz edip evlendiriyor. Karşı köşke ise Allame namıyla mülakkap bir filozof ve onun oldukça sığ eşi taşınıyor. Olaylar gelişiyor. 
   Yazarımız bu ilginç konuyu tatlı tatlı işlerken Allamenin söylevlerinden aklınıza gelecek her konuda farkına varmadan bilgileniyorsunuz. Bu zamanın hallerinden (geçmiş, şimdi ve geleceğin aslında bir olmasından), grafolojiye kadar geniş bir yelpazede gerçekleşiyor. 
   Haz alarak okudum ve üstadın okumadığım başka romanlarına da ilgi göstermeye karar verdim. Öneririm.

2 Haziran 2024 Pazar

"Çingeneler" Belgesel Kitap!

   İsmini daha önce duymadığım Osman Cemal Kaygılı ilginç bir adam. Mahmut Şevket Paşa suiskastine katılmaktan Sinop'a sürgün yemiş. Vapur biletçiliği, sütçülük, pazarcılık, tiyatroculuk, öğretmenlik yapmış (kimbilir başka neler yapmıştır). Mizah dergisi çıkarmış. Daha neler! Çağdaşı Sait Faik, kendisi ve işbu eseri hakkında pek güzellemeler döşemiş. 
   256 sayfalık kitabımız zamanının gazetelerinde tefrika edilmiş (yani bölüm bölüm yayımlanmış). Bu usûl size garip gelmesin. Hepinizin bildiği İnce Memed bile gazete tefrikasıyla neşredilmiştir. (kalemden geçim zor zenaat!). Nesir kısmı bittiğinde dönemin fotografileri verilmiş (bolca). 
   Kitabımızın konusu yoktur. İrfan namıyla mülakkap bir hovardanın çingene aşklarının peşinde koşması anlatılır. Üslup acaip akıcı, diyaloglar, olaylar çok gerçektir. Muhakkak ki yazarımız bu sergüzeştin içinde yaşamıştır. 
   Fakir, yeniyetmeliğinin bir döneminde çingene mahallesine komşu bir mahallede yaşamını tatlandırdığındandır, yazılanlara bir aşinalık içindedir. Misal: kitapta çok renkli bir şekilde yaşanan çingene kavgalarına şahitliği vardır. Yazmakla olmaz, görmeniz gerek. Gördükten sonra eski siz olmazsınız!
   Hülâsa: dönemin ve "buçuk millet" olarak adlandırılan çingene kardeşlerimizin yaşantılarının nasıl olduğunu merak eden, İstanbul'un o zamanki fotoğrafını görmek isteyen kâriler pek seveceklerdir.

"Furiosa" Zenaatın İyisi.

   Corcmillır, medmeks çeker de gidilmez mi? Haftasonunu zor bekledim. Ankara'da mukim bir insankişisiyim. Cumartesi Büyülüfener'de (ki metropollerde "sinema" olarak kalabilen ender mekanlardandır (yoksa (kavaklıdere "kült"ü saymazsak) tek mi demeli)) izledim. 19:30 gibi makul bir seansta gitmeme karşın salonda tek başımaydım. Sinema ölüyor mu?
   Neyse bu başka konu. 
   79 yaşındaki ustamızın sinema sanatıyla falan hiç ilgisi yok (yönetmeni diyorum!). Kendisi pek mahir bir sinema zenaatçısı. Hiç öyle metafor kutafor koyayım, şuraya şöyle bir subliminal mesaj yerleştireyim demiyor. Dan dan dan filmini çekiyor, ama ne çekiyor.
   Filmimiz uzun süresine (2s28d) karşın sinefilin dikkatini hiç düşürmeden sonuna kadar şıpınişi gelmeyi başarıyor. Bir tek sonuna doğru antagonistin azıcık felsefi tiradı biraz sıkıyor (usta azıcık sanat yapayım demiş) onun haricinde bombastik bir prodüksiyon izliyoruz. Prodüksiyon ne demek: prodüksiyon ürün demek. Ama bu ürün öyle market raflarında bulabileceğiniz bir ürün değil. Şöyle anlatmaya çalışayım. Sosyete marketi makrolarda satılan hazır mantılar da üründür, Kayseri'de Elmacıoğlu İskender'de yediğiniz mantı da üründür. Corcmillır, evet mantıya yeni bir yorum katmıyor ama lezzetli bir mantı yiyeceğinizi garanti ediyor. 
   Bu pimpirikli eleştirel gözler, en kalabalık, en aksiyonlu sahnelerde bir kusur aradı istemsizce. Yok arkadaş! 
   Filmimizin konusu pek beylik, fazlaca da önemli değil. Yönetmen; sadece iki ünlü oyuncuyla (ki biri pek sakil, diğeri de takma burnuyla aslından pek farklı) güzel bir mantı yapmış. Füzyon mutfağıyla denemeler yapanlara banal gelse de, şikemperverler seveceklerdir. 
    Gündemden uzaklaşıp, idin idin derinliklerindeki destrodoyu (ne hayındır o!) tatmin etmek için hararetle öneririm.






23 Mayıs 2024 Perşembe

"Perfect Days" Küçük Şeyler.

   Murakami'nin romanlarında olan döngünün benzeri var filmimizde. İlk bir saat neredeyse birbirinin aynı olan bir rutini izlediğinizde (oysa aynı değildir döngüler, görmesini bilenlere ne farklılıklar vardır) düz sinema izleyiciyseniz oflarpuflar çekebilirsiniz. Eğer zaten bunu yapıyorsanız kapatın gitsin. Sonrası da size bir şey vermeyecektir.
   Hirayama'nın rutini var. Alarm kurmaksızın, sokaktaki süpürgenin sesine uyanır. Evden çıktığında ilk yaptığı gökyüzüne bakıp gülümsemektir. İşini savsaklamadan, büyük bir titizlikle yapar (Hirayama tuvalet temizlemektedir). Saatini yalnızca tatil günlerinde takar. Bisikletini park etmeye yaklaştığında benim gibi yanlayarak yavaşlar. Hayatında internet, akıllı telefon, televizyon yoktur. Sadece müzik ve kitapla zenginleştirir rutinini (kitap seçimleri de güzeldir Faulkner'lar, Highsmith'ler, kenarda köşede kalmış ulusal denemecileri). Fazla konuşmaz. Arkadaşı yoktur. Evinde banyo yoktur. Yemek pişirmez (bir kerecik noodle yaptı zaruretten). Dijitale geçmemiş, analogda kalmıştır. Sadece haftasonları gittiği bardaki kadına gizliden yangındır. 
   Baş kahramanın geçmişi ve bugünü hakkında bu kadar az bilgi verip, izleyicinin ilgisini film boyunca tutmayı başaran etken (fakire göre) kuşkusuz yönetmendir. Wenders, oluşturduğu dünyanın içine aksiyon, müzik (sadece Hirayama'nın dinlediği müzikleri duyuyoruz (ki o da şükeladır)), dram katmadan sadece anı göstererek güzel bir iş çıkarmış. 
   İkinci yarıdan itibaren protagonistimizin hakkında bir takım ipuçları veriliyor. Anlıyoruz ki, Hirayama'nın bir başka hayatı olmuş. Nedir: o sadeliği ve yalnızlığı tercih etmiş. Ne zaman hayatına insanlar girmeye başlıyor o zaman mutlu ve mutsuz zamanlar artmaya başlıyor. Oysa kendi kurduğu düzende gayet güzel idare etmeyi beceriyordu. Küçük şeylerden haz almayı öğrenmişti. Tokyo gibi bir megapolde de olsa doğayla bağlarını sağlam tutuyordu. 
   Film boyunca hiç durmayan bir şehir uğultusu duyuyoruz. Sadece müziklerle kesiliyor bu uğultu. Gün sonunda görsel muhasebenin yapıldığı uyku öncesi anlarda dahi bu uğultu kaybolmuyor. 
   Son izlediğim iki filmde de yalnızlık başroldeydi. Wenders filmimizin son sahnesine bu konu hakkındaki yorumunu eklemiş bence (tabii burada Hirayama'ya hayat veren Koji Yakusho'ya bir alkış göndermek farzdır). Ağlatırken güldüren, güldürürken ağlatan bir durum, aynı hayat gibi.
   Öyle standart sinefile gelmez. Daha ziyade resme bakıp kaybolmayı bilenlerin hoşlanacağı filmdir. Kirpi'yi* sevenler, bunu da sevecektir. Murakami sevenler, bayılacaktır. Holivut sevenler, koşarak uzaklaşacaklardır.

14 Mayıs 2024 Salı

"Beyaz Zambaklar Ülkesinde" Atam Önermiş Okunmaz mı?

   Finlandiya'nın hiçbir şeyi yok. Tarıma uygun arazileri neredeyse hiç. Değerli maden yok. Rusya'nın başkenti Moskova olduktan sonra stratejik önemi yok. Halkı tembel, politikacıları, din adamları yozlaşmış. Ülke bitik. (tabi bu 19.yy sonu 20.yy başları) Bataklık ve tundraların üstündeki cahil ve tembel bir toplumdan nasıl oldu da bugünkü haline geldiler.
   Kısacık kitabımız (126 s.) bunu anlatıyor. Yeniyetmeliğimde okumuş, pek de önemsememiştim (o zamanlar sağlam bir kültürümüz, yurtseverliğimiz, sosyal dayanışmamız (bakınız sosyal devlet demiyorum sosyal dayanışma diyorum) vardı zaar (zaar!)). Yeni Türkiye'de bir kez daha okunmalı diyerek oturdum başına. Atamızın önerdiği kadar varmış. Ülkenin ayağa kalkması için herkesin elini taşın altına koyması gerekiyormuş. Ama bu fedakarlığı ilk yapacak olanlar piramidin üzerindekilermiş. Burada yazmak kitabı özetlemek gibi olacak. Ancak fakire göre okullarda okutulmasından ziyade erk sahiplerinin okumasında fayda vardır. Eğitimcilerin, kanaat önderlerinin, din adamlarının, akademisyenlerin de öyle. Snellman memleketime gelseymiş kimbilir ne olurmuş? Bırak sıfırı eksiden başlayıp hiçbir kaynağa sahip olmadıkları halde kıta Avrupa'sının en müreffeh toplumlarından biri olmayı kotaran ve bunu ülkelerine sahip çıktıkları için başaran Finlilere yüksek bir alkış göndermek zorundayız. Okuyunuz, okutturunuz.

"Vicdan Zorbalığa Karşı" Tanıdık Şeyler.

 

   Yav arkadaş biz Protestanlığı, Katolikliğin dogmalarını yıkan bir mezhep olarak bilirdik. Meğer değilmiş. Calvin, Cenevre'nin din liderliğini alınca, dini bir baskı aracı olarak kullanır. Zaten farklı görüşleri olan Sebastian Castello, Calvin'in görüşlerine ters olan Miguel Serveto'yu kilise kararıyla ölümle cezalandırması nedeniyle Calvin'in karşısına dikilir. 
   Zweig bu eserinde her ne kadar sınırlı bir coğrafya, eski bir tarih (neredeyse ortaçağ) ve din aracılığıyla yürütülen bir totaliterizm eleştirisi yapsa da, yazdıkları tüm totaliter rejimler için geçerli. Belki de yazarımız (ki nasyonal sosyalizmden çok çekmiş ve taa güney amerikalarda eşiyle birlikte siyanür içerek hayat kapısını kendileri kapamışlardır) yaşadıklarına öykünerek yazmıştır. Calvin dini, badem bıyıklı asabi şahsiyet de ideolojiyi kullandı totaliterizm için. Seyrek bıyıklılar ne kullanıyor bilmem!
   Eleştirim şudur: Zweig eserinde çokça belirleyici sıfat kullanmıştır. "hain ve kısık gözleriyle zihnindeki dogmaları yansıtan soluk benizli alçak Calvin" tamlaması okuyucunun çok yönlendirilmesini sağlar. Gerçi Calvin'in de (sadece yaptıklarını okuyacak olsak) iyi olarak savunulacak pek bir yönü yoktur ama müsaade etseydi de bu kararı biz verseydik. 
   Totaliter rejimler, halkın zaafını kullanarak gücü ele geçirir ve güç ele geçtikten sonra da kendi doğrularını acımasızca uygular. Bu düzenin tanımlaması, muktedirlerin gücü mü ideolojiyi mi (yahut kimi hallere sanatı mı) kullandıklarıyla tamamen ilgisizdir. Acı acı görüyoruz ki: Zweig'ın Cenevre için yazdığı satırlar bize çok tanıdık geliyor. Öyle trajik bir halde değiliz henüz (Ata'ma şükür!) ama içinde bulunduğumuz su yavaş yavaş ısındığından değişimin farkında değiliz. En kötüsü kendi eylemlerimizde bir otosansür uyguluyor olmamız. Ramazan'da resmi dairelerde öğle yemeği verilmediğinde "e Ramazan normal" diyerek kabullenmek, son yıllarda volümü gittikçe artan ezan başladığında konuşmalara ara vermek, müziği kapatmak, vaka-i adiyedendir. Suyumuz ısınmıştır. Burada sarıfatmalar gibi ahkam kesmek istemem ama (Yaradan affetsin Alev Alatlı'nın buluşudur "sarıfatma") otosansüre varmışsa durum; totaliter rejime girilmiştir. 

"My Favorite Cake" İran'dan Sıcak Film!

   Uçan Süpürge Film Festivali'nde görmek kısmetmiş. 1s37d Uzun değil. Nasıl bittiğini anlamadım. 
   Mahin 70 yaşında, kocasını bir trafik kazasında kaybedeli 30 yıl olmuş. Çocukları yurtdışına gitmiş, arkadaşları var ama eskisi kadar sık bir araya gelemiyorlar. Mahin'in uykuları zorda. Mahin yalnız hissediyor. Yalnızlığın üstesinden gelmek için bir takım çabalar sarfediyor ve işler yolunda gidiyor. İlk adımı attığı Faramarz ile tanıştıkları gece, filmimizin en uzun sahnelerini oluşturuyor. Bir saate yakın bu iki yalnız insanın birbirlerinin ruhunu ısıttıklarını görüyoruz. 
   Çok hoşuma gitti. İran dışında bu kadar çok popüler olmasının ideolojik bir yönü vardır muhakkak (gösterimi İran'da yasak, rejimi ciddi eleştiren bölümleri var). Senaryo, kurgu, sanat yönetmenliği ve bilhassa oyunculuklar pek yahşi. Son sahnedeki müzik de öyle (zaten sadece orada müzik kullanılmış). Nedir; bitince insanın boğazına bir yumru takılıyor. Yanımda oturan gencecik kız sulusepken ağladı. Fakirin gözleri doldu. Yalnızlığın kimileri tarafından beğenilmesi mümkündür. Son tahlilde yalnızlık kaçınılmaz ama insanın yanında ruhunu yükselten birinin olması da yalnızlıktan evladır. Görmelere sezadır. Bulursanız izleyin.

26 Nisan 2024 Cuma

"Petro Kıyamet" Bunlar İyi Günlerimiz!

   Antonio Turiel (yazarımız) teorik fizikçi ama farklı disiplinlerde de akademik titrleri var. Yaşadığımız günlerle ilgili kimi tespitlerini sıralamış. Bilim insanı olmanın getirdiği üslup; yazdıklarını somut birtakım verilere oturtmaktır. O da aynen öyle yapmış. Sonuç: bunlar daha iyi günlerimiz, 2025'den itibaren (neredeyse gelmek üzeredir o da) çok radikal birtakım değişiklikler yaşayacağız. 
   Günümüzde var olan ekonomik sistem, mevcudiyetini enerji ile sürdürebilmektedir. Kullandığınız elektrik, su, ısınma, ulaşım; enerji ile var olabilir ama bunlar sadece aşikare gördüğümüz etkenlerdir. Masanıza koyduğunuz yiyecek, sırtınıza geçirdiğiniz kıyafetin de en büyük maliyet kalemi enerjidir. Günümüzde kullandığımız enerjinin yarısından çoğu petrolden elde ediliyor ve 2025'de çıkarılan petrolün %40'ı bitmiş olacak. Böyle diyeyim de anlayın. Nükleer enerji %4, yenilenebilir enerji ise ancak %2'sini karşılıyor kullandığımız enerjinin. Peki başka bir enerji türü bulunamaz mı? Keşke!
   Yazarımız, fakirle aynı düşüncede: sınırları kısıtlı bir dünyada devamlı büyümeye odaklı bir ekonomik model sürdürülemez (evet bu kapitalizmdir). Yazarımız herhangi bir "ist"e bağlı değil. Komünizmin de, sosyalizmin de, Budizm'in de (sonuncusu şaka!) sürdürülebilir olduğunu düşünmüyor. Hikmet yumurtlayan biri de olmadığından bunun yerine neyi koyabileceğimizi bilmiyor ama şundan emin ki: bu sistem yok olmaya mahkum. 
   Gerçi bunu yapan ilk kişi de değil. Teorisini inceleyen yakınları; Adam Smith'e "Üstat, oluşturduğunuz bu model, uzun vadede sürdürülebilir değil" dediğinde hazretin "uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız" dediği rivayet olunur.
   134 sayfalık kitabımız, çok akademik olmayan (yani kolayca okunan) bir üslupla yazılmış. Başvurulan kaynaklar, dipnotlar sağlam (bazılarını deli gibi kontrol ettim). Ankara-İstanbul tren yolculuğunda başlanır ve bitirilebilir.
   Bilimsel verilerek dayanarak üstelik de çok yakın bir tarihte mevcut ekonomik düzenin değişeceğini işaret eden bu kitap okumaya değer. Ben olsam, iktisat fakültelerinin hazırlık sınıfında mecburi yapardım. Ufkunuzu açar, içinizi açmaz. Farkındalığınız artar, mutluluğunuz azalır. Karar sizin!