14 Şubat 2012 Salı

Extremely Loud & Incredibly Close


"Extremely Touchy, Incredibly Commercial" Ya da Ömercik Niyork'ta


   Şu 11 Eylül'ün ekmeğini daha nasıl yeriz diye yapılmış,
   hep belaltı hep belaltı vuruşta,
   vasat üstü ayku seviyedekileri ağlatamayacak kadar dolar yeşili kokan, 
   başroldeki ufaklığın Ömerciğimizle asla aşık atamayacağı, 
   Meks Von Sidov'un bile kederinden dilinin tutulduğu ! (pek severim ama bayağı kocamış)
   Tom Henks ve Sandra Bulok'un eh işte rol kestikleri,
   Günlük taamı hamburgerpizzanudıl olabilen vasati Amerikalıları duygusallaştırabilme kapasitesinde,
   Sonlara doğru iyice cıvıtan,
   Neyse işte bir filmdir.

 
   
Bari bir türkü yakayım :

   Sadece star oynatmakla, ama bayat meşazla, filim mi olur Daldri ?
   Meks dedeyi nasıl harcadın Daldri ?
   Her şey para mı Daldri ?
   Dalına baykuş konsun Daldri.
   Gülünün yaprağı solsun Daldri.
   Uyuzun olsun da kaşınacak tırnağın olmasın Daldri. (hah iyice...)                                      



13 Şubat 2012 Pazartesi

"99 francs" İnsan Üründür

   
   Jan Dujardin'e sardığımda izleme listesine aldığım bu filmi de aradan çıkartıverdim geçenlerde. Çok satan bir romanın (bence) başarılı bir beyazperde uyarlamasıdır. Konu zaten ilginç, Dujardin yine döktürüyor, yönetmen başarılı, müzikler/kostümler/kast şahane, araya serpiştirilen animeler koparıyor.

   Hem makara, hem hüzünlü anları vardır. Arada sesli güldüğüm zamanlar oldu (görsel olarak yapılan uyuşturucu pazarlığı, hamile kız arkadaş tepkisi veren erkek prototipleri vs.), ama sonlarda gördüğüm alternatif son bana  iki filmi çağrıştırdı (Brasil ve Repo Men). Görenleriniz varsa ve bunu da izlerseniz korelasyonu kaçırmanız imkansız...
   Sonunda hep o hüzün hissini tadacaksınız. "Gerçek olamayacak kadar reklam kokuyordu" diyeceksiniz.  En sonda verilen yazılı mesajları (benim gibi arıza olanlarınız) araştıracak, doğru olduğunu görünce "a.q. bu reklam piyasasının" diye ağız dolusu söveceksiniz.


"Tenekeci, Terzi, Asker, Casus" Casus filmi değil, satranç filmi !..

    Frederik Forsayt, Jerar de Vilier (SAS serisi) gibi yazarlara aşinaysanız az buçuk casus terminolojisini seviyorsunuz demektir.  Bu konuda ciddi olanlar Can lö Kar'a terfi ederler. Üstad; soğuk savaş döneminin en civcivli zamanlarında MI6'da teşriki mesai yaptığından, çok gerçekçi yansıdır dönemin atmosferini. İlk romanlarından sonra bazı karakterlere (smayli, kontrol, bişıp vs.) aşina olacağınızdan sonraki romanlarını okumak, yolda eski bir tanıdıkla karşılaşmak gibidir. Ne var ki romanları, ilk saydıklarımın aksine ağır ilerler, fazla aksiyon, dehşet takip yoktur. Futbol maçı değil, satranç müsabakası izlemek gibidir. 
   İşte üstadın ilginç romanlarından biri Fransa, İngiltere, Almanya ortak yapımı olarak huzurlarınızda...  
   Hakkını vermek gerek, dönem filmi olarak çok başarılı, kostümler, arada duyduğumuz şarkılar, dekor, makyaj, saç vs. hiç bir falso yok. (arada dönemin Türkiye'si de arz-ı endam etmektedir)
   Oyuncular desen : resmi geçitteler say. Con Hört (adamcağız neredeyse kuru erik gibi ama çok sağlam oyuncu), Geri Oldmın (fazla söze hacet yok), Kolin Fört, Tobi Cons (pek severim), Mark Strong, hepsi döktürmüş canım !..


     Ama kanımca en önemli faktör : senaryo.  Kasparov Karpov karşılaşması izler gibi oluyor insan. Sonlara doğru Smaylinin mide ilacını alıp almamadaki kararsızlığı, gerilim filmi tınlatması verir anlayan sinemafile.

   Bond filmlerini çok sevebilirsiniz (ben de öyle). Ama sinemadayken kafa çalıştırmayı sevmiyorsanız, eğleneyim, güzel vakit geçireyim diyorsanız. Gitmeyin, görmeyin. Hele de yanınızda "O kimdi ?", "Burası neresi ?", "Smayli kim, kontrol nerede ?" gibi sorularla sizi bunaltma potansiyeli olan bir şahsiyet (özellikle de cins-i latif) varsa kesin gitmeyin, görmeyin.  Lakin adamakıllı dönem filmi izlemek, oyunculuk görmek, zihninizdeki pasları açmak isteğiniz varsa kaçırmayın derim.

"Home" İşte Bu Bizim Hikayemiz Öyle Saf Öyle Temiz (so far !)

   2009'dan beri her yıl iki kez seyrediyor, her yıl iki şamar yiyorum. Bu yılın ilk şamarını yarım saat önce yedim...

Önce teknik : ne kadar ahkam kesilebilir bilmiyorum ama biraz kesiyim.

   Herşeyden önce görüntüler şiir gibi, YÇ (yüksek çözünürlüklü) seyredebilirseniz şükela olur.
  Glen Kloz'un sesi nasıl derinden geliyor adeta Albırt Nobs. Vahim bir durum olduğunu görüntüler olmadan da anlayabilirsiniz.
   Kurgu muhteşem, ses olmasa bile mesaj çok açık.
  Müzikleri anlatmaya havsalam yetmez. Kah Türkiş klarnet inliyor, kah duduk mızıldanıyor. (duduğu Ermenilerin, Türkiş (sol) klarneti Fransızların üflemesi de ilginçtir.)
   Çekimler hayli uzun sürmüş (kolay değil 56 ülke), çekim hızına bakılırsa genellikle delta kanat falan kullanılmış (zira nebatat savrulmuyor, hayvanat ürkmüyor), pek de şık olmuş.
   Bilirkişi okurlar "Çıkşarı arakolpa" demeden kesiyorum.

   Şimdi meşaz :

   Biz aptalız, açgözlüyüz, nobranız, köylü kurnazıyız, embesiliz, kifayetsiz muhterisleriz, kösemenin ardından mezbahaya giden kuzular kadar zekiyiz, harisiz, yalancıyız, aymazız. Dört kitap, sayısız akil adam,  edebiyat, bilim ve sanata sahibiz ama maalesef hala öyleyiz. 

   Son zamanlarda Rapa Nui'ye merak sarmıştım. Kısıtlı kaynaklardan okuyor, mebzul kaynaklardan izliyordum. Burada yine karşıma çıktı. Zamanı olan okurlar için çok kısa özet geçeyim. (ilgilenmeyen sonraki paragrafı atlasın) 

    Paskalya Adasını bilirsiniz. Uzun kulaklı, uzun cemalli heykellerin ülkesi. Paskalya adası dımdızlaktır. Çevredeki iklime bakılarak bu fauna ve flora uyumsuzdur. 162 kilometrekarelik bu adada ne işe yaradığı bilinmeyen binin üzerinde "moai" (kocakafalı heykeller) vardır. Bu heykelleri yapabilecek yetide bir insan topluluğunun da olması muhtemeldir. Bu insanlar ne olmuştur ? Adada bulunan (fosillerden anlaşıldığı üzere) o coğrafyanın en yüksek palmiyelerine sahip ormanlar nerelere kaybolmuştur ? Adadaki hayvanlar nerededir ? Sosyologlar ve antropologlar çok tatsız bir senaryo üzerinde hemfikirler.  Paskalya'daki ahali bir moai yapma çılgınlığına kapılıyor ve bu sevda uğruna kaynakları hababam tüketiyor. Sonra bir gün bakıyorlar ki orman yok, toprak yok, avlak yok, en trajiği : oradan göçmek için tekne yapacak kereste yok. Toprağın altındaki çukurlara sığınıp yamyamlığa başlıyorlar. Ve yokoluyorlar. Geride çıplak bir ada ve bir sürü moai bırakarak....(Daha geniş bir olası versiyonu için Bkz. The Road (bence çok sağlam çevreci ve bilimkurgudur))





   Hikaye, kısaca böyle... 

   Bu belgesel de derli toplu bir şekilde Dünyamızın oluşumunu, güzel görüntüler eşliğinde gayet de didaktik bir şekilde anlatıyor. Yarım saat nasıl geçiyor anlamıyorsunuz. Ne zaman ki insanoğlu devreye giriyor, huzursuzca kımıldanmaya başlıyorsunuz, bir saat falan sonra tokadı yiyorsunuz. Son dakikalarda verdiği "karamsarlığa vakit yok" sloganı da azıcık iz'an sahibi seyirciyi maalesef iflah etmiyor. İnsanın yüzü cayır cayır yanıyor. 

   Azıcık çevreye duyarlıysanız (eskiden musluktan kana kana su içmiş ve şimdi plastik şişede satılan suyu garipsiyorsanız), çocuklarınız (gelecek endişeniz) varsa, sağduyulu olduğunuzu zannediyorsanız (gelecek endişeniz varsa), insanlığı zihninizde sorguluyorsanız (gelecek endişeniz varsa), izleyiniz, özümseyiniz, izlettiriniz.

   Ben Maarif Vekili olsam (ütopyanın megası !) okullarda her yıl bunu zorla izlettirirdim.

   Geçen yıllarda bir hayat tasviri okumuş ve pek heyecanlanmıştım. Şöyleydi : büyük bir arazi içindeki iki katlı ahşap bir evdeyiz. Ev yanıyor, telefon yok, bizden başka kimse yok, evden çıkış yok, itfaiye yok. Evin ikinci katında dışarıdaki güzel manzarayı gören bir penceremiz var. 

   Bunu izledikten sonra  bu tanımı dünya için de kullanabileceğimi düşündüm (elbette ki benim gibi iflah olmaz pesimistler için). Ama hayattakinin aksine ,mutfak musluğundaki cılız suyu alevlere döküp kül olma sürecini azıcık da olsa uzatmayı göze alarak... Belki bana birkaç kişi katılır yangın zayıflar hatta bir ihtimal durur. Ne güzel olur du değil mi ? (al sana bir ütopya daha, ütopik miyim neyim ?)

11 Şubat 2012 Cumartesi

"Önce Kadınlar ve Çocuklar"


   İlk ünlenmeye başladığı zaman Suna Yakın diye bir kadın var zannediyordum.(Bkz.Enginar Dıç) (nasıl naifim ama !) Sonra her kitabını okur olduk. Ne zaman tolkşovlara, konserlere, televizyon programlarına çok çıkmaya başladı. Soğudum. 

   İçinde ticari kaygı olan faaliyetler itiyor beni. Reklamı çıkan kitabı okumamam ondandır. (İhsan Oktay Anar müstesnadır, ama yamulmuyorsan onun da reklamı yoktur pek !.)

   Ama bu yazarımızın kitapları bir nev'i "layt Salah Birsel"dir. (Bkz. tek kişilik gösterisinin adının "Sunay Bey Tarihi"  olması "Salah Bey Tarihi"ne öykünme midir ?) Yalnız Salah Usta'nın savruk, ovırkonsantrasyon gerektiren üslubu Sunay Bey'de daha mutedildir. Ortalama her okur, bunları rahatça okur. Kötü müdür ? Asla... Çok dinlendiricidir, çok göz nemlendiricidir, çok bilgilendiricidir. Her yolculukta insana eşlik edesidir. Ama ağır okumayı da gerektirmez. 

   Bu minvalde "Önce Kadınlar ve Çocuklar" (galiba üçüncü okumamdır) yine bekleneni verdi. Sunay Bey, bu eserinde "batıklar" konusunu didikliyor, özenli bir çalışmayla çapraz tesadüfleri ortaya döküyor ve yine hassas beyinleri gıdıklıyor. Eğer denizle, karşılaştırmalı tarihle birazcık alakadarsanız okumanızı samimiyetle öneririm.


"Tahran Melekleri" veyahut Tuzlu Sütlaç

   İran'a hiç gitmedim. Yıl sona ermeden gitmeyi planlıyorum. Bu konuda okuyor, araştırıyor, yayınları takip ediyorum. Tahran'da gideceğim çayhaneleri, Tebriz'in kapalıçarşısında nasıl pazarlık edeceğimi, din polisinin (mollaların) çalışma yöntemlerini, Kum kentinin demografisini, hukuk sistemlerini, sinemasını, edebiyatını, uyuşturucu kullanım oranını, çılgın andırgraunt partileri ve elbette ki mut'a nikahını teorikte öğrendim. Ben ki amatör gezginim, düşüncelerimi aktarabileceğim bu sefil blogdan başka bir mecraya sahip değilim. Lakin, fizibilite sünnettir. (bak bu aforizmayı da başka yerde bulamazsınız) İran gibi bize hem yakın hem de uzak bir kültürde, eşekten düşen karpuz olmayı kendime yediremem.

   Bu kardeşimiz yediriyor. Hem de gazeteci titrini kendine kondurarak. 

   Tahran Melekleri, herhangi bir edebi kategoriyi kapsamıyor, gezi değil, anı değil, araştırma değil, roman değil, günlük değil, deneme değil, sadece kitap... Tevekkeli kitabın başında kategorisini belirleyen herhangi bir ibare yok!.  197 sayfa ama Hasan Ali Yücel döneminde Varlık yayınlarından çıksa 45 sayfa falan ancak olurdu. O kadar geniş satır aralıkları ve büyük puntolarla yayınlanmış !.. Dört saatte okuyup, bitirdim. Bitirince şöyle bir düşündüm, eski benden farkım var mıydı ? Hayır. 
   Bir yolculuk hikayesi bu kadar mı yavan, kişisel, sığ anlatılabilir ? Belki de anlatılır, ben daha okumadım. 

   Burada R.Ö.K.'ın karakter tahlillerini, sorunlu çocukluğunu, siyasi tutarsızlığını anlatmaya çalışmayacağım zira burada konu olan kitaptır, yazarı değil.  Ancak oturun lonli planet ya da iran gezi rehberini okuyun daha karlı çıkarsınız.

   Son iki sayfada yapılanlar bana şunu çağrıştırdı :  okul müsamerelerine çıkan değerlendirme altı illüzyonistler (ya da tam anlamıyla hokkabazlar) "seyirci düştüğü" zaman bir yerlerden Türk Bayrağı çıkarıp alkışı harlarlardı ya !  Aynı o...

   Çok vaktiniz varsa iyi okumalar...

   






9 Şubat 2012 Perşembe

"Miss Bala" veya Biçare Körpe

   Aynı gün :



  • En yakın arkadaşının cesedini bilmeden biryerlere teslim et,
  • Uluslararası mühimmat kaçakçılığı yap,
  • Silahlı çatışmanın ortasında kal,
  • Ülkenin güzellik kraliçesi ol,
  • Tecavüze uğra,
  • Ömrünün en berbat seçimini yap,
   İşte böyle.. 
   Jenerikte müzik vardı, filmde yoktu. 
   Tuvalet molası verdirmedi, o kadar yani.

"Bıçağın Ucu" Attila İlhan ve Bugünlere Göndermeler




".... Türkiye devrimci ve layik bir ülke olmuştu, halbuki bu gün aç radyoyu dinle, iki günde bir ezan, Kur'an ve Mevlit ! Bu kadarı fazla kaçmıyor mu biraz ? Anadolu'da okul yapmayı bıraktılar, cami yapıyorlar. Kuracağız diye övündükleri hürriyet rejimine gelince...
   Hangi hürriyet rejimi ? Yeni kurulan düzen, ilk bakışta açık ve aydınlık bir düzen gibigörünüyor gerçi, söyleyecek sözün varsa söylüyor, eleştireceğin şeyi eleştiriyorsun, ama bu serbestlik aslında seni daha iyi "mimlemelerinden" başka bir iş yaramıyor. Bir kere mimlediler mi, tamam, tüyler ürpertici bir baskı aygıtını el altından harekete geçiriyorlar, bu seni yerle bir edinceye kadar sürüp gidiyor.
   Sosyal adalet isteyen kim, Sosyalist Partisi mi ? Derhal kovuşturuluyor. Liderleri en akla hayale gelmez suçlamalarla tutuklanıyorlar. Gazetesi "Gerçek"e o kadar çok dava açılıyor ki, zaten zor ayakta durabilen gazete, yayınını kesmek zorunda kalıyor. Barış isteyen kim, Barışseverler Derneği mi ? Hemen derneği kapatıyor, ileri gelenlerini içeri atıyorlar, dergileri "Barış" da artık yasak. Kim güvenlik ve eşitlik istemiş, bazı aydınlarla sanatçılar mı, al sana koskoca bir komünistlik davası; zincirleme tutuklamalar, birbiri ardınca basılan evler, götürülen, yıllarca hapse mahkum olan aktörler, üniversite hocaları, şairler ! Oy demokrasisi olsun da, partiler iktidara seçim sonuçlarına göre gelsin diyen kim, Millet Partisi'yle Halk Partisi mi ? Birisi resmen kapatılıyor, ötekisinin neyi var neyi yoksa, el konuyor.
   Peki ya basın özgürlüğü, ya radyo ? Radyo çoktan Menderes'in papağanı olmuş. Kendilerini desteklemeyen gazeteleri yola getirmek için, şeytanın aklına gelmeyecek dolambaçlı yollar deniyorlar : kağıt vermemekten, resmi ilanlarını kısmaktan başlıyor bu baskı, gizli açık dağıtımının engellenmesine, gazetecilerin ağır cezalara çarptırılıp hapsedilmesine kadar uzanıyor. Hürriyet rejimiymiş ! Hürriyet değil, büyük sınavlar rejimi; ya direneyim derken kırılıp dökülüyorsun, ya ortalığı samış dehşet havası içinde, sen de başlıyorsun özünden bir şeyler yitirip çürümeye !.."


   Ben demiyorum, üstad neredeyse kırk yıl evvel yazmış. 

   "Aynanın İçindekiler" serisine "Bıçağın Ucu" ile başladık. Aman yareppim nasıl karamsar bir hava, ne bedbin protogonistler, nasıl sefih bir atmosfer. 
   İlk sayfalar sürüne sürüne ilerledi. Araya iki polisiye bile sıkıştırdım.  Sonra tulumbadan su basmak gibi güldür güldür gelmeye başladı.  Tamam geriye dönüşler (ecnebilerin fleşbek dediklerinden) pek ani ve çok sık, insan nerede olduğunu şaşırıyor. Ancak tasvirler, karakterler, aniden geliveren siyasete yönelik tespitler/yorumlar pek kallavi. 

   Olayların geliştiği zaman konusunda, üstte yaptığım alıntı herhalde aydınlatıcıdır. Ancak alıntının yapıldığı 236 ncı sayfadan  sonra Yüzbaşı Demir'in 256 ncı sayfalarda (Bilgi Yayınları basımında) yaptığı kurtuluş savaşını gerçekleştiren kadrolara yönelik özeleştirilerin de  okunması, idrak edilmesi gerekir. 
   Alt metinlerde üstadın zurefalık kurumuna, beygir dişli, damarlı elli hanımlara yaptığı değinmelerden anlıyoruz ki "Leman / Haco" tiplemeleri daha o zamanlardan şekillenmeye başlamıştır. 
   Alıntının yaptığı çağrışım sizlere tanıdık geliyor mu ? Satırların yazıldığı yıl 1973, olayların geçtiği yıl 1960'tır. Nedir : bazı şeyler hiç değişmiyormuş....


   Haydi iyi okumalar....


8 Şubat 2012 Çarşamba

"Tyrannosaur" Öfke mi ? İtidal mı ?


   Tiranozor aslında saldırgan etobur bir dinozor. Afişte toprağın altında gömülü olan gibi bir şey. Filmde ifade ettiği kavram daha farklı ama etimolojisini düşününce "Tiran-ozor" gibi algılarsak; sanki bastırılmış, gömülmüş zorbalık gibi de düşünülebilir. Filmi seyredersiniz ne anlatmak istediğimi daha kolay anlayabilirsiniz.

   Kolay bir film değil. Kasavetli (con ve nik kasavet biraderlere selam olsun), karanlık bir atmosfer, karakterler de öyle, ilaç için bir Hemşire Tereza (arnavut hemşerim), bir Albırt Şvaytzer tiplemesi yok. Ana karakterlerin alayı arıza. Oyunculuklar, müzik, kast (özellikle kast), kurgu, kostüm falan tamamdır. Yönetmenin ikinci denemesi olmasına rağmen ödüller almış. Direkt bir meşaz kaygısı falan da yok. Zaten hayat da öyle değil mi ?

Neymiş :

1. Pitır Mulan iyi oyuncuymuş. (o ne kötü fıtrattı yareppim !.)
2. Zaptedilemeyen öfke çok sevdiklerimize zarar verebilirmiş.

3. Olivya Kolman da iyi oyuncuymuş. (o ne deli bakışlardı öyle yareppim !)
4. Öfkeyi zaptetmek de çok sevdiklerimize zarar verebilirmiş.
5. Cozıf'ın kankası Ned (ki filmdeki favorim odur) bombastik kelt aksanı ile süpersonik geyik dallandırmaktadır. Cenazeden sonraki şarkı uçurur...













6. Dine sarılmak her zaman kurtuluşu getirmeyebilirmiş.
7. İnsanları tanımak zormuş.
8. Hayat acımasızmış.


   Aslında güzel filmmiş yav.



Noomi Rapace ile Rooney Mara'nın Açıklamalı Mukayesesi






















   2009'da Ejderha Dövmeli Kız'ı izledik. 

   İsveç filmleri ilginçtir.  Arada insanı düşündüren, güldüren, hoşoplatan, dingildeten, her halükarda holivuttan daha samimi  eserler çıkaran bir membadır.  

   Lakin o ne estetize şiddetti, o ne uzun - ama biten çekirdeği ikmale bile izin vermeyecek denli izleme bağımlılığı yapan kurguydu (nebçim tamlama yaptım haa !..),  o ne sağlam senaryoydu ve de o ne kızdı yahu !.. 

   İlk Nuumi Rapası gördük Lizbet Zalander olarak. 

   İçedönük, asosyal, zeki, çevik (mamafih klasik çerçevede ahlaksız), sosyopat denilebilecek kadar ahlaki, duygusal, cinsel, sosyal, hukuki ve dahi süperegoyu oluşturan bilcümle kalıpların dışında, şükela bir antikahramandı. Şansımız vardı ki serinin her üç filmini de ardı ardına izledim ve Lizbet'in karakteri zihnimde oturdu. 

 Numi Rapas'ın  iki  büyük avantajı vardı. 

1. Üç film de 2009'da çekilip çabucak gösterime girdi. Karakter seyircide iyice oturdu.

2. Yüzü yeniydi, önceki herhangi bir rolü çağrışım yaptırmıyordu.


   Zalander, serinin birinci değil ikinci ve üçüncü bölümlerinde geçmişiyle yüzleştiği için birinci bölümdeki antipatikliğinin nedenini anlayıp "haa demek bundan ötürü (hüseyin badem'e selam olsun) kızcağız ! gotik pank" diyebiliyoruz.  Runi Mara'nın Zalander yorumuna söylenebilecek bir şey yok. Ama 2009'da da demiştim, şimdi de yazayım bari : romana göre sinemadaki tiplemeler çok "gelişmiş". Romandaki karakter, hernasılsa daha zengin, daha gizemli, daha kanlı canlı..

   Numi Rapas bu rolü iyi değerlendirdi. Holivut Runi'yi keşfetti. En son Gay Riçi'nin Şerlok Holms'unda gördük kendilerini. Vel minel garaip : tutuk, donuk (senaryonun ona atfettiğinin aksine) bir şekilde o çingene giyitlerinin kendisine sakil geldiğini üzülerek müşahade ettik. Bakalım Raydli Sıkat'ın Promete'sinde neler yapacak ? (Şahsi kanaatim : Zalander'in Rapas'a bir şekilde yapışması gibi geliyor)

   Derken Holivut senaryoya atladı. (Zira kendileri bu konuda son yirmi yıldır ciddi kabızlık içindedir). Neticede : 2011'de yeni filmi, eskisine büyük ölçüde bağlı kalarak çektiler. 

   Kendi hesabıma meraktaydım. Zira Finçer iyi yönetmen, beklentiler yüksek, bakalım neler yapacaklar haleti ruhiyesinde geçenlerde izledim..


   Runi Mara'nın iki dezavantajı var.


   1. Hikayenin kalanı meçhul olduğundan sonraları Lizbet'i içselleştirebilecek mi ? (Bilmiyoruz)


   2. Belki yüzünü "Elm Sokağındaki Kabus" veya "İsyandaki Gençlik"ten hatırlayanlar çıkıp "Ne alaka ?" diyebilirler. (Hiç sanmam)


   3. Göğüsleri Numi'den daha iri. Ne kadar kambur dursa da, yok olmuyor..


   4. Kaşlarını sarıya boyaması hiç olmamış ! (Ya kes, ya terket !..)


  5. Numi'nin yüksek tabanlı botları, iyice çalışılmış kostümleri vardı. Runi'nin düşük belli pantalonu Dudullu Postası'ndaki apaçileri andırıyor (asım velioğlu'na ve arsadaki gençlere selam olsun). 


   6. Numi Maykıl'a nesneymiş gibi bakıyordu, Runi aşkla bakıyor. 


   7.  İsveç versiyonunda Zalander öndeydi, holivut versiyonunda Maykıl önde (Bkz. Afişler..)(The Mikael with the Dragon Tatoo) hah iyice...


   Evet sayı saymayı biliyorum ama dezavantajları yazdıkça yazasım geldi. 


   Velhasıl ilk filmden gözlemlediğim kadarıyla (şimdilik) üç Runi, bir Numi etmiyor. (konuya vakıf olmayan biri bu cümleyi nasıl çevirir acep ? Egzotik ülkelerin para birimlerinin karşılaştırılması gibi "üç runi, bir numi etmiyor, çünkü lihtenştaynda enflasyon çok yüksek") Lakin Runiciğimiz holivut ateşlemeli olduğundan kritiklerde adı hep Numi'den iyi olarak geçecektir.


  Filmlerin karşılaştırması başka başlık altında hazırlanacaktır. (tembellikten vakit bulursam)


  Haydi iyi seyirler....

7 Şubat 2012 Salı

"A Dangerous Method"

   Eğer ki psikanalizle ilgileniyorsanız.  

   Bu ilginiz akademik boyutlara varacak kadar derinse. 

   Keyra Naytli'nin oskara yönelik abartılı rol kesmelerine katlanabilecekseniz.

   Vigo Mortensen'i Froyd olarak hatırlanması "Aragorn" olmasından iyidir derseniz.

   Alışıldık Deyvid Kronenberg standartının altındaki bir yapıma razıysanız. (Üstad bu kez rahatsız etmiyor, sadece kenardan seyrediyor)
   Buyurun buradan yakın !...


Yalnız Fasbender bazı sahnelerde "bu ne yahu" dedirtircesine, bilmeksizin Ata'mıza benziyor. Müzikler, kostümler, oluşturulan hava, efektler falan tamamdır. Da senaryo çok kesintili. Bitirene kadar isilik döktüm..
   

6 Şubat 2012 Pazartesi

Neden Arakolpa ?

Arak, bildiğiniz arak. Kolpa da bildiğiniz kolpa. Yani pek de güvenilmez, her an bir yan etkiyle karşılaşılabilir, ama kafayı beton yapabilir.

4 Şubat 2012 Cumartesi

"Clive Cussler" ya da Edebiyatta Holivut..


   Dikkat buyurunuz !.. Yukarıdaki beyefendi Klayv Kaslır'dır. 82'sinde böyle halim selim göründüğüne bakmayın. Hep böyle değildi... Yazmaya taa 1965'te başlamış, ilk romanı basılana kadar sekiz yıl geçmiş (demek ki verimli olana dek bu kadar süre gerekiyor).  Bu güne dek 51 romanı yayınlamış. Yaptığı kontratlara bakılırsa hala da verimli olmaya devam ediyor. (2012'de bitirmesi planlanan üç kitabı görünüyor).

   NUMA'yı ( National Underwater and Marine Agency) kurmuş, Bu öyle tırt bir organizasyon değil, 60 civarında tarihi eseri olan batık keşfetmiş. Hala da keşfetmeye devam ediyor. Ama bizim konumuz Klayv Dede'nin hayatı değil, edebiyata katkıları...

   Efendim; eserleriyle ilk tanışıklığım, edebiyata olan ilgimin cins-i latife olan ilgimden daha az olduğu zamanlardaydı. Yetmişlerin sonu seksenlerin başlarındaydık (Alkazar, Yeni Güneş sinemaları abazan yeniyetmeler arasında revaçta, Saadettin Tantan, Fatih Emniyet Amiriydi).   Böyle "edebiyata !" meraklı olan bir dostumun önerisiyle (galiba "Batık" gibi bişiydi) ilk kitabı ile müşerref olduk.  Daha sonra edebiyatta biraz ilerledik. (Coys'un "Finıgıns Veyk"i hala uğraştırıyor beni. Yok ! çözemedim) Ağır okumaların arasında kafa dağıtmak için bire birdir Dirk Pitt serüvenleri. 


   Aslında ortadaki eser sanat değil, düpedüz zenaattir.  Sinemada "İndiyana Cons" neyse, kitaplarda Klayv Dede odur. Bittikten sonra kafanız bomboş olur, bi dolu efektaksiyonmakara görürsünüz, egzotik manzaralar olur arkaplanda.. Son sayfayı bitirince, frontal loplar pırıl pırıldır. Tabi sinemada bunlar bütçe-prodakşın işi ama ustanın kitaplarında olay hayal gücünde bittiği için fantazyada sınır yoktur. Kah kayıp kıta Mu bulunur, kah Niyork caddelerinde 1.Dünya Savaşından kalan antika uçaklar arasında dogfayt yapılır. Ohannesburger araçlar çatır çatır birbirine girer.  Ama en sonunda hep "deniz yeşili gözleri, güneşte deniz üzerinde uzun yıllar geçirilmek suretiyle kazanılmış yanık cildi, her daim sırım gibi vücudu, altedilemez, yenilemez, bir nevi Kaptan Amerika"  olan kahraman kovboyumuz Dirk Pitt, kötü adamları akla gelemeyecek her türlü şekilde çok pis s.kertir. 

   Gelelim sübjektif yorumlara :

   Klayv Dede, Amerikan pazarlamacılığının çok parlak bir örneğidir. Kitapları, yüzeysel olarak bilgilendirici, düşünsel derinlikten çok uzaktadır. (nedense kitapları Amerika'da yıllardır çok satardır) Bütün kitaplarını okusanız, Sait Faik'in bir hikayesinin sizde yarattığı duyguyu bulamazsınız.  Okuduğum bütün kitaplarındaki olay kurgusu, iyi adamlar, kötü adamlar, yardımcı karakterler, alayı şablon karakterlerdir. Bu anlamda Serdar Ortaç şarkısına benzer. Birini dinleyince hepsini dinlemiş gibi olursunuz. Birini okuyunca hepsini okumuş gibi olursunuz. Zaman-mekan-isimler değişir, ruh aynıdır. Belki okuru da çeken bu istikrardır.  Bilinmez... 


  Usta zahiren WASP'dır, romanlarında hafif gizli (ilk dönemlerinde bariz, şimdilerde gizli) bir ırkçılık da barındırmaktadır. Pitt'in yancısı Al Cordino, İtalyan kökenlidir tamam, ama yancılıktan öteye de gidememiştir. Okuduğum ürünlerindeki protogonistlerin alayı WASP'tır. Hatta AWASP (Amerikalı, Beyaz, Anglosakson, Protestan)'tır. Ne eşcinsel, ne zenci (tanımı genişletiyorum : beyaz olmayan), ne kafası karışık, ne şüpheci, ne yalan söyleyen hiçbir kahraman yoktur. Kahramanlar adeta birer Süpermen'dir.  IQ seviyesi ilkokul dört seviyesinin üstünde olan okur için karikatür gibi birşeydir. Kemal Tahir'in Mayk Hammer'leri daha sahicidir inanın. 



   Klayv Kaslır'ın eserleri yararsızdır, okunmasa hiç bir şey kaybedilmezdir, aklı herhangi bir şekilde çalıştırmasa da meşgul ederdir, neticede : Klayv Kaslır'ın kitapları hamburgerdir.



   Yerseniz !...



1 Şubat 2012 Çarşamba

"OSS 117 Kahire, Casus Yuvası"

 

   Sevgili Okur, yazmayayım dedim ama ya benim gibi absürd komediyi sevenleriniz varsa ? Ben bu vebalin altına giremem.

   Önce "The Artist"i gördüm, sonra bu Jan Dujardin ve Berenis Biju ikilisinin kimyasına takılıp OSS 117 serisinin ilki olan "Kahire Casus Yuvası"nı izledim.  Yahu bildiğiniz İngiliz absürd komedisinin Fransız hali !.... Biju neyse de Dujardin koparttı beni akşam akşam. Emperyalizmle, batının snopluğu ile dalga geçmek var. Piıtır Selırs / Cemyz Bond karışımı kuntastik bir tipleme var.  Hele filmin 1.30. dakikasından itibaren adamın udla (bildiğimiz perdesiz ud) yaptığı emprovize bir müzik şovu var ki, görmelere seza. Vakti olan bir baksın, pişman olmazsınız...

  Neyse, çoluk çocukla da izlenebilecek (kansız, kırmızı noktasız), patlamış mısır-bira ile gider bir filmdir. Absürdü sevenler buyursun gelsin...
   

NOT : Buraya filmdeki JD'in udla söylediği (Toprağı bol olsun Dalida'nın) "Bambino" su vardı. Videoyu kaldırmışlar. Mecburen bu jeneriği koydum. Ama sırf bu sahne için bile görmeye değerdir.


"The Artist"


   En son siyah beyaz sessiz film izlediğimde yeniyetmeydim herhalde. Pazar sabahları (haftasonları televizyon sabah 10'da yayına başlıyordu) Lorel-Hardi ikilisinin sessiz parodilerini hevesle beklerdim. Neyse bırakalım geçmişe özlemi, "The Artist"e bakalım...

   Baştan söyleyeyim : film siyah/beyaz ve sessiz.

  İlk onbeş dakika alışamıyorsunuz. Kolay mı belki de hiç sessiz film izlemediniz. Onbeş dakikadan sonra ise su gibi akıp gidiyor. Hatta finale doğru "yav bitmese" diyor insan.  Ben kızımla izledim. Elli yaşıma birkaç yılım var, kızım yirmisinde. Her ikimiz de pek beğendik. Genç kuşağın hoşlanması için onbeş dakikadan biraz daha fazla izlemeleri gerekiyor. Ama sinemanın gücü bu kardişim. Oyunculuk, senaryo, müzik kuvvetliyse ille de konuşmak gerekmiyor. 

    Yönetmen (soyadını telaffuz edemediğimden hep titrini kullanacağım), çok iyi iş çıkarmış. Daha önce çalıştığı kast ile çalışmış. Ama kast da bu filme eldiven gibi uymuş. Afiş filmle örtüşüyor. Müzikler anlatılmaz, yaşanır. Çekim tekniği son derece başarılı, Arkaplan, kostümler iyi. Derli toplu bir yapım.. Ama sıradışılık, teknik ve senaryoda.. 
Jan Dujardin, sessiz filmlerin aşırı mimikli oyununu pek güzel hayata geçirmiş. Dünyaya yabancılaştığı, sesleri duyamadığı, dibe vurduğu anları güzelce yansıtmış. Hele köpeği; evlere şenlik : Tenten'in "fındık"'ının vücut bulmuş hali... (ona da bir ödül vermeyi düşünüyorlarmış) 

    Berenis Bijo, başlarda çingene süpürgesi gibi görünüyorsa da, filmin ilerleyen dakikalarında ilginç bir değişim geçiriyor ve alkol olmaksızın gözümüzde güzelleşiyor.  (çok ilginç !). Filmografisine bir bakınca bu yönetmenle daha önce kuntastik bir filmde (OSS 117 serisi) daha çalıştıklarını görüyoruz. Ha bu arada kendileri Arjantin'liymiş...

  Kliftın rolündeki Ceymz Kromvel se döktürmüş mutad üzre. (hatırlarsınız canım "Yeşil Yol"daki hüzünlü müdür).






   Finalde Fred Esteyr ve Cincır Ragırs'a güzel bir selam sarkıtmaları (o zerafet-beyaz tozluklar-uçuşan şifonlar- havayı bıçak gibi delen smoking kuyrukları,  unutulabilir mi ?  Bkz. aşağı)  ve hemen öncesinde sadece sessiz filmde yaşanabilecek ("Bang" sahnesi) bir senaryo kırılması/sürprizi barındırması da Yönetmen beyi gözümde bir kere daha büyütmüştür. 


   Sinemayla ilgilenenler izlemelidir.. 


  Vakti olan aşağıdaki videoyu izlesin (biliyorum müzik bariz alakasız ama arada Rita var. Rita diyorum haa)





















Bendeniz Leman. "Fena Halde Leman"



 
   İş Bankası Yayınları hakikaten de okunduğu zaman zevk veren seçkileri yayınlıyor. (Reklam falan almadım içimden geldi) Ne harf hatası, ne eksik çeviri, ne boş içerik.. Her şey tastamam.... 

   Neyse kitaba geçelim. Usta, öyle bir kurgu yapmış ki bir gizli (sonra aşikar) lezbiyenin, kocasının eski aşığı olan bir transvesti ile ilişki kurması son derece mantıklı geliyor. (daha fazla spoyler vermek fıtratıma aykırı)

   Başlıktaki ifade sadece bir yerde geçiyor ama bir dönem bu ifade pek bir modaydı..

   Dil, yine itinalı, tasvirler oturaklı, kallavi, sade mandabatmaz kahve gibi.
 
   Rakı içerek okunmaz, Absent varsa olur.
 
   Sık geri dönüşler yüzünden dikkatsiz okurlar silsile örgüsünü kurmakta zorlanabilirler.
 
   Paris ve İzmir'i sevenlere elzemdir.
 
   Haco Hanım'ın zurefalığının epidemik bir olgu haline gelmesini müşahade edebiliyoruz.

   Eski kapak altta, piyasadaki yeni kapak üstte. Okuduktan sonra hangisinin daha iyi olduğunu siz seçin. Ben alttakini yeğlerdim.

   İlk okuduğumdan bugüne temiz 15 yıl geçmiştir. Leman'ı unutmuşum, Haco'yu asla.. Leman çizkeyktir, Haco şöbiyet. Leman espressodur, Haco okkalı Türk Kahvesi (kızlarağasının yanındaki Şükrü Bey'in ki).

   Hem tarih, hem roman okuyayım diyorsanız ve vaktiniz kısıtlıysa daha az popüler olmasına rağmen "Haco Hanım Vay" ı Leman'a yeğleyiniz derim.