2 Mart 2018 Cuma

"Yeryüzü Müzesi" Memleketimden Bilimkurgu

 
   Hep derim : "iyi bilimkurgu, iyi edebiyattır" (hımmm yoksa başkası mı öyle diyordu). 18 bilimkurgu öyküsü, 309 sayfa. Bilimkurgu Kulübü tarafından ince ince seçilmiş öyküler. Türün hemen hemen tüm alt türlerinden öyküler var. "Black Mirror"a göz kırpan da var, ütopya da, distopya da, siberpunk da (deli gönül isterdi ki İhsan Oktay Anar Bey bir steampunk öyküsü döktüreydi (kaymaklı tahinli cevizli kabak tatlısı)). Arka kapağı Ursula K.Le Guin yazmış (ölümünden önce yazdığı son arka kapak mıdır bilemedim). Önsözü yazan, Bülent Akkoç. Dünyaca bilinen bir bilimkurgu yazarının arka kapağı (üstelik de çok cesaretlendirici bir tarzda) yazması pek hoş. Öykülerin dili yalın, akıcı. İki günde (uyumadan önce yapılan "kafa boşaltma" okumalarıyla) bitiverdi (ama alelacâip rüyalar gördüm).
   Güzel ve yalnız memleketimde yazın türü olarak bilimkurgu oldukça kadük. Nedense türde daha önce yazılanlara pek bir şey ekleyemedik (belki de herşey daha önce düşünülmüş ve yazılmıştır (ne yanlış bir yaklaşım ! (oysa "her şey hiç bir zaman bitmez" (k.çımdan aforizma uyduruyorum bu gece !)))). 
   Öykülere de göz atınca beyinde şimşekler çaktıran satırlara pek rastlayamıyorsunuz. Ama olsun. Bu konuda kalem oynatan ve okuyan birileri olduğu sürece umut var. Nedir : bir yerlerden başlamak gerek. Bilimkurgu; muhayyileyi tıngırdatan, süjeye farklı perspektiflerden bakmayı sağlayan, ufku açan bir alan. Bilimkurgu kulübü de bu alanda güzel işler yapıyor. Romanımız bir yerlere geldi. Şu anda yazılanlar "Araba Sevdası"ndan farklı bir konumda. Başka dillere çevriliyor, ödüller alıyorlar. Neden aynısı bilimkurgu için olmasın ? Olur, olacak. Ama : "marifet iltifata tabidir". O zaman ne yapıyoruz. Yeryüzü Müzesi'ne bir şans verip satın alıyoruz (fiyatı da uygundur), bibliyofillere (ne işim olur bibliyofille ?) kitap kurtlarına öneriyoruz, kayıtsız kalmıyoruz, sohbetlerde bahsini açıyoruz (ki bu işe gönül vermiş bir avuç insanın ufuklarını daraltmayalım). Haydi iyi okumalar.

27 Şubat 2018 Salı

"Suburbicon" Yerle Yeksan Amerikan Rüyası !

   60'lı yıllar. Savaştan sonra toparlanan ekonomiyle coşmuş bir toplum, swing, yuvarlak hatlı kocaman (estetik olduklarını yadsıyamayız) otomobiller, siyah derili kardeşlerimin hak arama çabaları, yavaştan yüzünü gösteren soğuk savaş (filmde pek yoktu ama). 
   Yeni kurulan mahalleye (pek de orta düzey Amerikan rüyasıdır) bir coloured aile taşınır. Ama konumuz onlar değil, komşularıdır. Pis kokular gelir evden, olaylar gelişir.
   Kluni, 2014'deki Monuments Men felaketinden sonra yine yönetmen koltuğuna oturmuş. Kastta Metdeymın (önceki filmde de vardı), Cülyınmuur ve (kısacık da olsa çok afilli rol kesen) bir Oskırayzek var (kast sağlam yani). Kohen biraderler de senaryoyu ellemiş (iyice belli etkileri). Sanat yönetmeni şükela iş çıkarmış. Müzikler, kurgu, oyunculuklar, senaryo, çekimler, dekorlar, kostümlere diyecek yok. Hâl böyleyken niye böyle yerden yere vurulmuş sormak lazım.
   İzlerken sıkılmadım, bir çok yerde güldüm (ince görülen yerler var), güzel vakit geçirdim, güvercinim de uyumadı sonunu getirirken. Bir "A Serious Man" kadar derinlikli değil ama gideri var. Sizin yerinize olsam, kötü eleştirilere gözümü tıkar oturur izlerim... 

22 Şubat 2018 Perşembe

"Sofra Sırları" Gişe Filmi gibi Festival Filmi.

   Neslihan güzel yemek yapıyor. Kocası da hödüğün önde gideni. Derken olaylar gelişir...
   Yönetmen bey'in alışkanlığıymış, bir iki sekans dışında genelde hep iç çekimler. Gerçek olay örgüsünde acaip karamsar, gri filtreler; hayal dünyası ise şımşıkırdak mutfak şovları ayarında. Sanat yönetmeni iyi iş çıkarmış. Başrol haricinde popüler isim yok, bilaistisna hepsi yevmiyeyi hak etmiş. Senaryo güzel, konu ilgi çekici, işin üzerinde iyi çalışılmış. Afiş ayrı bir güzel. Festival filmi gibi yapılmış ama güzel gişe de yapmalı bence. Son zamanlarda kalitesi artma eğilimine giren komediler haricinde memleketimde yapılan iyi filmler arasında.
    Ha arada gözümüze takılan bazı çıkıntılar yok muydu ? Vardı (neydi o istiridye mantarlı aşırı renkli animasyon rüyalar, neydi o aynı mantarları bir çamın dibine yerleştirmeler !). Ama kadı kızında da olur böyle hatalar. Az salonda, kısıtlı seanslarda gösterimde. Ama iyi filmlere destek olmak için, izleyin, izlettirin.


"Kedi" İstanbul belgeseli (fonda kedilerle)

 Sinemalarda gidemedim. Çok az kaldı gösterimde, çok az salonda... Malum ortamlara düşmesini ne zamandır bekliyordum. Nihayet izledim. 4 ödülü 17, adaylığı, güzel bir IMDB puanı var ancak belgesel izlemede ahkam kesecek bilgim yok. O yüzden gördüğüm kadar yazayım:
   Belgesel eksenine kediyi almasına karşın, fakir kedinin etrafındaki kişilere ve yerlere odaklandı. Hayır ! kedi severim (rekorum on küsur kediydi bakımını üstlendiğim). Belgeselde anlatılanlar da haysiyetli kediler. Hepsi sokaktan hepsi ayrı bir hikaye. Çekimler kalburüstü (hem kamera açıları (hah ahkam kesiyorum bilinçsizce !), hem renkler, hem görüntü kalitesi). 
   Kediyi zaten müziksiz, hikayesiz, hiçbir şeysiz kaydet : izlenir (ben izlerim en azından). Ama 80 dakikada İstanbul ve yaşayanlar o kadar güzel kaydedilmiş ki. Kaymaklı ayva tatlısı olmuş. Hikayeyi anlatanlardan birinin; kediyi çizgi romana ve hatta animasyon filme taşımış Bülent Üstün olması pek şık. Kendi açımdan : Yattara Valli'yi hayatıma katan (kim bilir yattara valli'yi ?), her karikatüründe etrafa mebzul miktarda kedicik saçan Behiçabiyi (Behiç Pek) es geçmemelerini dilerdim. Olsun. O zaten ayrı bir film konusu (bence). 
Anlatmakla olmaz, görmek lazım. 

17 Şubat 2018 Cumartesi

"Milyarlarca ve Milyarlarca" Carl Sagan'dan Giderayak Uyarı !

 
   Hüzünlü kitap. Aydınlatıcı, uyarıcı, zihin açıcı, bilgilendirici de aynı zamanda. Bay Sagan'ı geç keşfettim. "Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı"  arşivimde durup durur. Arada okurum. Bu kitap da öyle olacak.  
   İçinde çok şey var. Ozonun incelmesi (ki etkileri uzun yıllar sonra görülebilecektir (bu yüzden de önemsenmemekte, hasıraltı edilmekte ancak bu çocuklarımızın torunlarımızın çok güçlüklerle karşılaşacakları gerçeğini değiştirmemektir)), çevreye verilen geri döndürülmesi zor zararlar, insanlığın bugünü dünü ve yarını, içinde bulunduğumuz dünyanın ekolojik, ekonomik, sosyolojik incelemeleri ve nihayet ölüm ve sonrası. Elbet ölüm ve sonrası kitabın sonunda yer alıyor. Ve son bölüm Bay Sagan kozmosa karıştığından tamamlanamıyor. Bu açıdan hüzünlü. 
   Bu kadar geniş bir yelpazede ele alınan çok değişik konuları, vasat zekalı okura (örn. bendeniz) bu kadar iyi anlatabilen, bilimsel birikimi çok derin (gök bilimleri profesörü (ki neredeyse ilk kadim bilimdir)), üslubu çok dinlendirici ve sürükleyici, herhangi bir ideolojiden/dinden/dogmadan azade, şükela bir yazarın sonunda bu satırları tamamlayamayıp yokolması hüzünlendiriyor fakiri. 
   Her bölüm kendi içinde süpersonik bir bütünlük içerip, çok anlamlı sonlarla bitiriliyor ama en çok aklımda kalan : Amerika'nın bilmemne savaşında (birleşme aşamasındaki iç savaşlardan biri Gettysburg mu ne) yaptığı bir konuşma oldu. Çok basit bir lineer gelişim tablosuyla bulunduğumuz yeri apaçık betimliyor. Kısaca diyor ki : "bu savaştaki uzaktan etkili silahlar 1-2 kişiyi öldürebiliyordu. Roketleri geliştirdik, atomu parçalamayı başardık. Silahların öldürme kapasiteleri milyar kere arttı. Ama insanoğlunun feraseti, aklı milyar kere artmadı. Yeryüzündeki tüm insanları yüzlerce kere yok edebilecek silahlarımız var. Ve hata yapıyoruz Challenger'da da yaptık, Çernobil'de de. Bundan sonra da hatalarımız olacak. Silahlar konusunda yapılacak bir hata, insan türünü yok edebilir (aslında yok olsak daha mı iyi olur bilmiyorum, bilemiyorum). Aklımızı başımıza devşirelim !"
   Kitaplığa koyduk. Arada açıp okuyacağız. Bence okullarda da okutsalar çok iyi olur. Mesela; fakir eğitim bakanı olsa (Bkz.Kapatılan Kaynak (bu arada IP numaranızı değiştirek ulaşılabiliyor Bkz.DotVPN)) okullarda okutulmasını mecburi tutar. Ama Tübitak basmış (hayret !) fiyatı da uygun. Yakın durmanızı hararetle öneririm.

10 Şubat 2018 Cumartesi

"Aynalar" Bilemediğimiz Tarih !

    Aynaya bakın. Dikkatlice. Yüzünüzü dikkatle inceleyin. Sonra aynadaki görüntünüzü bir diğer aynadan yansıtarak inceleyin. 
   Şaşırtıcı değil mi ? Zaten hiç simetrik olmayan yüzünüz, fotoğraftakinden (çünkü o da terstir), aynadaki yansımasından bir hayli farklı gelecektir gözünüze. Bir de yazılanlara bakın aynada, harfler tekinsizleşecek, okunması imkansızlaşacaktır.
   Galeano "Aynalar" da bunu yapıyor. Bazısı uzun, kimisi (haiku denebilecek kadar) kısa başlıklarda insanlık tarihini, kaybedenlerin, unutulanların, gözden çıkarılanların bakış açısından zihnimize kazıyor. Prehistorik dönemden günümüze, hintten çine (ama genelde ilgisi güney Amerika'da), en tepeden en dipe (Hitler'de var, Rosa Parks'da), bir dünya dolusu ayrıntıyla "neredeyse" bir Dünya tarihi.
   Bir solukta okudum. Muhakkak ki ikinci ve daha sonraki okumaları hakkediyor. Okuyun, okutun ve hatta hediye edin (eminim verdiğiniz kişi birazcık okuryazarsa sizi hayırla yâd edecektir)

8 Şubat 2018 Perşembe

"Three Billboards Outside Ebbing, Missouri" Böyle Film İsmi mi Olur ? Adres tarifi gibi.

   Kızı tecavüz edilip öldürülen bir anne, üç ilan levhası kiralayarak adaletin ağır işleyen çarkını hızlandırmayı umar.
   Yönetmen beyin diğer filmleri arşivimizde var (In Bruges (en az üç seferim vardır) süpersonikti, diğeri (Seven Psychopats (bunu bir kere izledim)) idare ederdi). Hal böyleyken "bir In Bruges havası yakalar mıyız ?" diyerek oturduk filmimizin başına. O havayı yakalayamadık ama başka havalar yakaladık. Bir kere : omurgası fazla güçlü olmayan senaryoya bu kadar çok hikayeyi sığdırmak (üstelik bunu izleyicinin kafasını karıştırmadan, ilgisini düşürmeden yapabilmek) sağlam hüner gerektiriyor. 
   Her karakterin altı iyice çizilmiş. Dikkat dağıtmayan flashback (ne işim olur flaşbekle !) geriye dönüşlerle, sinefilin algısı yerinden oynatılmış. İzleyiciye (bitince) düşünülecek bir hayli malzeme yedirilmiş. Siciayı olmayan, efekte boğulmayan, oyuncuların abartısız (ama pek gerçek) şımşıkırdak oynadıkları, bir çok sahnenin tablo güzelliği içerdiği, mutlak iyi ve mutlak kötü diye bir şey olmadığı (ki holivutta bunun tersidir) mesajını langadank aldığımız, sahne geçişlerinde içinizde kalan duyguların tortularını film bittikten sonra kolay kolay atamadığınız, son bir yılda izlediğim en iyi holivut filmine gitmenizi hararetle öneririm.
   Her oyuncu iyi de (sanırım frensismekdormınt oskara aday olur (belki alır bile (hiç işim olmaz oskarla))) (hah parantez açma formunda çığır açtım, tam oldu) semrakvel (o nasıl gerçek bir sakarlık ve sığırlıktır) ve eski kocanın çıtır sevgilisi (ve o nasıl bir sığlıktır !) oyunculukta aşmışlardır. Vuudiherılsın'ı saymıyorum (o sayılmaz !). Gözüm bir tek kolinferıl'ı aradı (bu filmde yok maalesef) ama o kadar kusur kadı kızında da olur. Yazılar çıkınca yerinizden kolay kolay kalkamıyorsunuz. Hülasa : izleyin pişman olmazsınız.

"Ölümlü Dünya" Sanki Murat Menteş Romanı.

   Konuyu önceden okuyunca "hımm" dedim "bir Murat Menteş romanı sanki !". Andırmıyor da değil (belki senaryoda dahli vardır, zira ismi "Aziz Kedi" diye biri var (şimdi baktım gugıl hazretlerinden. Değilmiş)). 
   Birbirleriyle iletişim sorunu olan, her b.ka bağırıp çağıran, atar dolu bir ailenin sıra dışı öyküsü. Özbeöz (böyle mi yazılıyordu bu ?) kardeşlerin farklı aksanlara sahip olması, bin yıllık bir örgütün tetikçilerinin işleri böylesine yüzlerine gözlerine bulaştırabilmeleri, verilirken sorun çıkarmayan sesli şifrenin bir türlü tekrarlanamaması (hiç mi yazıp okumak akıllarına gelmiyor mesela !), senaryodaki zamanlama hataları, konuştuklarının ciddi bir bölümünün küfür olması gibi (daha çok var) eksikliklere takılmayacaksanız izleyin tabi ama kendi hesabıma böyle bir senaryodan daha güzel bir şey çıkmasını ümit etmiştim.
   Oyuncular yevmiyenin hakkını veriyorlar, Ali Atay'ı da seviyoruz, masrafsa yeteri kadar edilmiş (audi ciplere takla attıramamışlar ama tarlaya sürmüşler mesela), film müziği kullanmaktansa doğrudan şarkıları araya koymuşlar (Onur Ünlü filmlerinde tutuyor da burada pek tutmamış), bazı sahneler kartpostal tadı veriyor, üzerinde emek var. Ama (bir yerde duymuştum "önceden söylenenleri boşver, ama'dan sonrakilere bak" diye), niye o kadar çok küfür var, asansör ve antre sahnelerinin o kadar uzun olmasına ne gerek vardı, Itır'a ne oldu ?, sonu niye böyle ? gibi sorularıma cevap bulamadım.
   Muhakkak ki sinemamızın son dönem komedi filmlerinin arasında istisnai bir yerdedir (kara komedi (ama kazayla vurup öldürdükleri komşuda hiç gülmedim)) ama gönül isterdi ki bu senaryodan daha iyi bir şey çıksın, olmamış. Olsun ! umarız ki bir dahaki sefere...

5 Şubat 2018 Pazartesi

"A Fantastic Woman" Şili'de de olsa Trans Olmak Zor !

   Marina'nın Orlando'su apansız ölüverir. Sadece birlikte yaşıyorlardır (Orlando Marina için eşinden ayrılmış (zannımca), başka bir hayata başlamıştır (pek de mutludur)). Orlando'nun vücudu soğumadan varisler Marina'ya hayatı dar etmeye başlarlar. Bunların üstüne Marina'nın henüz yeni cinsiyetinde kimliğini almamış bir trans birey olduğunu ekleyin. Gelsin filmimiz.
   Lambada görülen rüzgarın Marina'yı yamulttuğu sahne, yoldaki aynada titreşen yansıma, kendini tarif ederken "sadece et ve kemik !" demesi, Orlando'nun son veda için Marina'ya yol göstermesi, Marina'nın çıplak halde yüzünün cep aynasında yansıdığı ilginç sahne (ki cinsellik (kaba cinsellik) filmin hiç bir yerinde yoktur); beni etkiledi. Şili'de de olsa trans olmak zor dedirtti (nerede kolay ki !). Bir sürü ödülleri var. Daniela Vega'nın oyunu (donuk (ama herhalde yönetmen bey öyle istedi)) etkileyici. Yan karakterler güzel işlenmiş. Fakire göre oskarlık bir film değil ama güzel film.
   Cinsel tercihlerin toplumda nasıl ayrımlara yol açtığını, insanların para sözkonusu olduğunda nasıl çirkinleşebileceklerini görmek isteyen sinefil yakın dursun.
Bu arada Marina'nın söylediği şarkılarda pleybek yokmuş. Ortaçağda olsa doğrudan kastrato olurmuş.

4 Şubat 2018 Pazar

"Kinyas ve Kayra" Yazıldığı Gibi Değil (Bana göre !)

   İki adet Ankara'lı Holdınkolfiyıld (ama holdınkolfiyıldlıkta master derecesi yapmış olanlarından) kâh oraya kâh buraya sürüklenir, pek kloşar  (Kaptan'a selam olsun ! (bu Kaptan'ı bilenlere bir ödül (bir ata bir krallık !))) bir yaşam sürerler. Bu meyanda fazlaca kendi kendilerine (bize) konuşurlar. Sonra birşeyler tıkanır, olaylar gelişir. 
   Ekşili tatlılı sözlüklerde kırk küsur sayfa girdileri olan, bir çok eleştirmen tarafından övülen yerilen, velhasıl üzerinde çok konuşulan bir roman. 2014'de çıkmış. Bay Günday'ın ilk romanı. Okumakta hayli gecikmişim (malum ! (müptelası olduklarımız haricinde) edebiyatta modayı sevmiyoruz). Vira bismillah giriştim okumaya (girişilecek bir roman çünkü 576 sayfa)). Beş günde bitti (arada sararak okudum). 
   Konu; yukarıda özetlediğim gibi, eksiği yok fazlası var (elbette var, yaneolacağıdı ! (bozkır şivesinden ister istemez etkilenüyür insan)). Konuyu işleyen bölümleri alıp, karakterlerin iç konuşmalarını çıkarırsak romanımız rahat 150 sayfaya düşer. Kalan 400 küsur sayfanın içinden de aforizma potansiyeli olacak cümleleri çıkarırsak (50 sayfa (optimist yaklaşım)) geriye kalır 350 sayfa. Fakire göre bu 350 sayfa gereksiz tekrarlar (tamam bunalımdasın gencadam !), okuru içine çekmeyen detaylar vesaireler (bakın kasıtlı yanlış kullanıyorum kelimeyi !) doludur. Fakire göre öyle çok fazla üstünde durmaya değmeyen bir romandır. Bir tek sonlara doğru elemanlardan birinin normal yaşantıya dönmesi bağlamında (fularım nerede ?) yapılan "normal yaşam" reçetesi güzel gözlemler içeriyor (işe giderken aracında traş olan, akşamları yana yakıla sosyal mekan arayan beyazyakalıköleler), başka da bir şey kalmadı aklımda. 
   Yazarımız oldukça üretken. Başka romanlara da bir okuma yapacağız. Belki iptilâ yaratır (zayıf ihtimal !) bakalım. Ama okumaya bu romandan başlayacaklar : dikkat ! Belki daha kolay yenilir yutulur cesametteki bir HG romanıyla başlamayı tercih edebilirsiniz. 


25 Ocak 2018 Perşembe

Ursula K.Le Guin Ölmüş.

   Teknolojiden ziyade insanların ve toplumların değişimini ele alan, kitaplarını okumaktan pek haz aldığım Ursula Hanımın fizyolojik hayatı sona ermiş.
   Bu güncede (diğer önemli kitaplarını burada yazmaya başlamadan önce okuduğumdan) sadece iki kitabı var.
   Siz "Mülksüzler"i ıskalamayın. 

23 Ocak 2018 Salı

"Teknolojinin Evrimi" Bilim ve Teknolojiyi Anlamak İsteyenlere.

   Fakir bu kitabı mecbur kaldığı için okudu (derste inceliyoruz). Mecbur kalmasaydı okur muydu ? Kesinlikle Evet !
   Tübitak'ın popüler bilim kitaplarında 1996 yılında 2500 tane basılmış. İkinci baskıya dair herhangi bir ipucu bulamadım. Sonra Doğubatı yayınları 2013'de bir baskı daha yapmış bazı popüler kitap web sitelerinde var.
   Emeritus Profesör Corcbasalla'nın bir tezi var : teknoloji dediğimiz şey bilimden istifade eder ancak bilimden bağımsızdır ve genelgeçer kanının aksine teknoloji birtakım dahilerin aklına gelen fikirler/olağanüstü çalışmalar sayesinde değil, önceki uygulamalardan evrilerek günümüze gelmiştir. Bu türbinli motorda da, matbaa teknolojisinde de, sesten hızlı uçakta da hep aynıdır. 
   Bilim tarihi ve teknoloji ile alakadar değilseniz, bu tez sizi fazla ilgilendirmeyecek, akıllı telefonunuzun ekranını daha komik videolar ve sosyal paylaşım sitelerindeki gıybet kazanlarını karıştırmak için ovalayacaksınızdır. Ama nasıl oldu da buralara geldik ? Bundan sonra ne olacak ? gibi sorular aklınızı kurcalıyorsa, bu kitabı okumalısınız.
   Bay Basalla'nın dili akıcı. Bir tezi var. Bunu destekleyecek çok güzel örnekler seçiyor ve inceliyor. Tez konusunda ilgili olmasanız dahi, son yıllarda pek satılan "Doğru bildiğimiz yanlışlar", "Cahillikler Kitabı" (ki ekmek iyi olunca serilerini çıkardılar) türü kitaplardan çok daha fazla, çok daha ilginç bilgiler içerir. 
   Misal : teknolojiye karşı İslamın yaklaşımı (cep telefonu kontrollü patlatılan bombaları kullanan IŞİD, son model jiplere binen Suudilerden falan bahsetmiyor ama "bid'a" kavramını öğrenebilirsiniz). Buharlı makine üzerinde yeteri kadar çok çalışmadığı için işinden atılan Henry Ford (ki bu sayede benzinli T-Ford'u üretecek ve gezegenimizin atmosferik olarak içine s.çan şahsiyetlerden olacaktır). Ticari ilk elektrikli aracın 1840'da üretildiğini (inanmadım baktım çeşitli kaynaklardan, hakikaten doğruymuş !) ve buna benzer onlarca bilgiyi; kitaptan özümsemek mümkün. Bu arada teze de bir göz atabilirsiniz, düşünmeye değer. 
   Ezcümle : alın okuyun, gençlere de salık verin. Ufukları açılır.

22 Ocak 2018 Pazartesi

"Antibodies" İyi Anlatılmış Delilik !


   Güzel film.
   Son on dakikayı saymazsak, son zamanlarda izlediğim en şükela seri katil (yok katil demeyelim) öldürme müptelası filmlerindendir (yok ! bir henıbıllektır olamaz (zaten kendi de öyle söylüyor)). 2005'de çıkmış, memleketimde gösterime girmemiş (zaten bu ahvalde (bu sansür kuruluyla) biraz zor), ımebede'de güzel bir puan almış, kötülüğün doğası (o garip kültürel birikimiyle, düz zihinleri kolayca alt edebilmesi, daha da kolay manipüle edebilmesi falan), iyi bir sinematik anlatım (kurgu, senaryo, oyunculuk, görüntüler falan her şey tastamam), dinle yoğrulmuş çok düz ve doğru bünyenin kötülüğün cazibesiyle imtihanı ve daha üşenmesem sayacağım bir çok olumlu yön. 
   Son on dakikaya kadar pek güzel ilerleyen filmimiz, buradan itibaren CGI geyikler (iklim koyuna koça müsait değil), koyu bir katolik propagandası ile nihayete eriyor. Yani mükellef bir ziyafet sofrasının kapanışını, BİM Osmanoğlu puding ile yapmak gibi bir şey. İzlenir mi ? Her türlü. Ama sonu hakkında beklentinizi yüksek tutmayın (bir nevi Alman "Sırlar Dünyası"). Kapanışı da en sevdiklerimden bir Andersen masalıyla yapalım da iyice olsun (bkz.aşağısı)
"Ormandan döndüğümde çok sevdiğim baltamı bulamadım. Oraya baktım, buraya baktım. Yok, yok. Muhakkak biri çaldı diye düşündüm. Zaten uluorta bırakırım, biri görürse (güzel de balta) kesin götürür. Zaten öyle olmuştur. Baktım karşı komşunun oğlu (zıpır bir yeniyetme) ormandan ıslık çala çala dönüyor. Halinde hafif bir alaycılık, bir öfori (nerede bu fular, neredeee ?) hali. Hafiften kıllandım "bu çakal çalmasın baltamı". Günler geçti, balta yok. Komşu oğlu ise pür neşe. Her hali bas bas "ben balta hırsızıyım" diye bağırıyor.  Yok yapışacağım yakasına o olacak. Komşumla da arayı bozmak istemiyorum, sıkıyorum dişimi. Derken bir gün ormanda yaptığım yürüyüşte baltamı buldum. Biraz düşününce de oraya bıraktığımı hatırladım. Eve döndüm. Komşunun oğluna baktım, doğrusu hiç bir hali "balta hırsızıyım" demiyordu."
Andersen Ustanın mezarında kemiklerini döndürdüm ya böyle anlatırken, kendisinden özür dilerim. Galiba ana fikri verdim ama...

16 Ocak 2018 Salı

"Arif V 216" Bir nevi saygı duruşu.

   Hakkında o kadar çok şey yazıldı ki, muhtemelen okumuşsunuzdur. O yüzden okumadığım şeyler yazmaya çalışıciim, canımdan çok sevdiğim kıymetli kâri (bu da Çağlar Çorumlu'nun repliklerinden).
   Herkesin yazdığının aksine Çağlar Bey'in yaptığı iş oldukça kolay. Canlandıracağı karakterin çok belirgin bir dış görünüşü, vücut dili ve kendine has (benzersiz) bir üslubu var. Hal böyleyken çok da abartılmamalı diye düşünüyorum ama yine aklıma filmde canlandırılan Paşa geliyor, diyorum ki : "Adam yapmış kardişim !".
   Bildik Cem Yılmaz filmi. Senaryo, öyle fazla bir şey vadetmiyor, tüm göndermeler, şakalar kısacık nüanslarda saklı (vizontele, Tuğba, minik serçe, Zeki Demirkubuz, top (vallahi daha yazmaya üşendim, yoksa çok uzun sürecek)). Şimdiye kadar gördüğüm en pahalı Türk filmi diyebilirim. Sanat yönetimi, dekor, kostüm ciddi para yemiş (umarım amorti ederler (gerçi ikinci haftasının ara seansında salonun neredeyse tamamı doluydu (nasıl bahtiyarım ediz !))). O Ayhanışıkcüneytarkınsadrialışıknecdettosunzekimürenfilizakın replikaları ve elbette ki canlı canlı Ediz Hun (yaş alan insan yakışıklılığında emsaldir) görüntüleri (adını bilemediğim genç oyuncu Ajda Pekkan'a iyi benzemiş yalnız !) "Erler Film" meftunlarını mest ediyor.
   Gidiniz, görünüz (internetmiş, torrentmiş lütfen tevessül etmeyin, böyle filmlerin (film kalitesinin yükselmesi adına) biletlerinize ihtiyacı var)

Hamiş : O değil de, bazı detayları (çizgili pijamalar (var benim bir tane), "kırılan her masura milli kayıptır"levhaları, havadis veren gazeteler, askılı yoğurtçular) görünce insan ister istemez "nerede 60'lı yıllar !" diyor ve "Eski Türkiye"yi özlüyor. 

11 Ocak 2018 Perşembe

"The Shape of Water" Del Toro'dan Beauty and Beast

  Giyermodeltoro sevdiğimiz bir kardeşimiz. Hellboy'daki Abe Sapiens'e zaten yakınlık duyuyoruz (o nasıl asil bir vücut dili, nasıl entellektüel bir zihindir öyle !). Maykılşenın'da ayrı bir fasıldır (Take Shelter'daki oyunculuğu hala gözlerimin önünde (paranoyaklıkla içseslerin arasında kalmayı insan gözlerinde nasıl bu kadar iyi verir ?)). Bay Toro'nun filmi de (henüz gösterimlere girmeden) 60 irili ufaklı ödülü kapmış 170 de adaylığı var. Üstelik başrolde Abraham Sapiens (baştan aşağı lateks kostümle kaplanmış bir dagcons). Sinemada izlemeyi planlıyordum ama baktım vizyon tarihine bir aydan fazla var, malum ortamlara da (güzel görüntülü versiyonu) düşmüş, dedim "Giyermo'nun parama mı ihtiyacı var ?" dün gece altyazı falan beklemedim, kırık dökük ingilizceme yaslanarak izledim.
   1950'li States'in altın yılları, soğuk savaş yavaştan hızlanıyor, refah hızla artıyor (devasa kadillaklar falan), herşeylerde (otobüslerde, camların çerçevelerinde, mimaride, araçlarda bir acaip kavisler, kloş etekler, şapkalı özel araç kullanıcıları (şapka başlarında ha !), biiçboys, İhap Hulusi (dur o bizden !), yükselen amerikan rüyası) bir gerçeküstülük kokusu. 
   İşte bu zamanlarda "Orpheum" (ki hem Trakyalı bir müzisyendir (roman değil helendir) hem Losencılısın efsanevi sinema salonudur) 'un üstünde ikiye bölünmüş bir dairede yaşayan Elizaesposito (çok gürültü olduğundan kira düşüktür zaar !, ama büyük pencereleri olmasına karşın yatak odası yoktur, kızcağız kanepelere kıvrılmaktadır) her sabah ayakkabılarını parlatır, yumurtalarını kaynatır, mastürbasyonunu yapar ve işine gider. Elisa sağır değil ama dilsizdir. Bir gün şehre bir Abe Sapiens gelir, bir güzel dalga olur o sularda (Kemal Burkay'a selam olsun). Olaylar gelişir.
   Beklentilerim hayli yüksek olduğundan sevemedim filmi (bu da bana ders olsun). Amelie ile Kapra filmleri arasında kalmış gibi geldi (Kapra filmlerinde bu kadar çıplaklık yoktu ama (zeitgeist diye bir şey var arakolpa !)). Kötü adamda Maykılşenın karikatürize bir şekilde dönemin devletini simgeliyor (biraz sakil durmuş sanki). Zeki Müren Paşamızın 1960'lardaki donunda zuhur eden Maykılştulberg dikkatli sinefili afallatıyor ("Beklenen Şarkı" bugün çevrilse rahatlıkla Paşaya can verir, Cahide Sonku'ya ise banko Keytvinslet (çok şey mi istiyorum kâri ?)). Sanat yönetimi (yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi) süpersonik. Renkler, filtreler, kostümler, dekorlar şükela). Irkçılık, homofobi, modernleşme, ideolojiye kurban edilen bilim eleştirileri de yapılıyor (ama fakire göre pek "kör gözüm parmağına" modunda yapılıyor). Eybsapiens pek kibar dans ediyor, yumurtaları lüpletiyor. Mantık hataları gırla gidiyor (kaçış için yağmur olmak zorunda mıdır ?). Ama olsundur, arşive atılır mı atılırdır. 
   Velhasıl (beklentilerinizi yüksek tutmayarak) rahatlıkla izlenebilir.

9 Ocak 2018 Salı

"Biz Rakı İçeriz" Evet !

 Kalender kerahat ve muhabbet muhibi Vefa Zat'ın (aşağıdaki foto daha fazla tarife hacet bırakmıyor) Büyükkeyif'te çıkan yazılarını toplamışlar, bu 214 sayfalık kitabı yapmışlar.
   Vefa Bey yazar değil, edebiyatçı değil (ama eminim masa sohbeti doyumsuzdur), emekli barmen. 1956'dan beri içki hazırlıyor, dersini vermiş, tarihi şahsiyetlere servis yapmış. İşini "iş" olarak değil gerçekten severek yapmış ve (yazılanlara bakılırsa) rakının hakkını vermiş. Bu bağlamda (ne işim olur bağlamla, fularlı mıyım ben ?) minvalde yaşamında biriktirdiklerini kısa kısa yazmış. Pratik bilgilerden (işkembe çorbasının faydaları, limonatanın hikmetleri, çiroz salatasının letafeti), tarihi olaylara (Atamızın rakıyla rabıtası, Selahattin Pınar'ın sofraları, Ahmet Haşim'in mezeleri, Todori, Agora, Gönül Yazar'ın küçücük bikinileri ve daha neler...) çok geniş bir konu yelpazesinde ilerleyen 3-4 sayfalık yazılar. Tam da etil alkolün tatsızlaştırıldığı bu günlerde (çaresiz imbik edineceğiz) rahatlıkla 1-2 günde okunabilir.
   Tek eleştirim, bazı yazılarda tekrarların çok olması (web sitesinde farklı tarihlerde yayınlandığı gözönüne alınırsa normal ama kitapta art arda okununca sakil duruyor). Bunun haricinde dimağınızdan ipek gibi kayıp gidiyor.

8 Ocak 2018 Pazartesi

"Musikiden Müziğe" Klasik Türk Müziğinde Kaynak Kitap.

 
   311 sayfa olmasına karşın kolay bir kitap değil. 4 Bölüm var. Biyografiler : ki Bobowski, Charles Fonton gibi "ne işi var bu adamların burada ?" diyebileceğiniz (açın bakın, bildiğiniz isimlerden çok daha fazla işlerinin olduğunu göreceksiniz) Zekai Dedezade Hafız Ahmet Efendi ve Hayri Tümer'in biyografilerini bulacaksınız.
   2.Bölüm Metinler. 3.Bölüm Kaynaklar (ki akademik bir dikkatle tasniflendirilmiştir) 4.Bölüm ise Gelenek ve Modernleşme adını taşıyor. 
   Osmanlı'dan günümüze klasik Türk müziğinin hikayesini (tümünü değil ancak daha akademik olanını) okuyabilirsiniz. Konservatuarlarda okutulsa olur derecesinde önemli bilgiler içeriyor. İş bu müziğimizde en büyük eksikliğin kayıt ve aktarma olduğu düşünülürse Bay Behar burada çok ciddi bir iş yapmış. Klasik Türk Müziğine ilginiz, rakı masalarında "biz heybelideee heeeeer geceeee" diye eşlikten fazlaysa alın okuyun, hoşunuza gidebilecek tarihi detaylar (Genç Cumhuriyetin bu tarz müziğe yaklaşımı mesela) ve ilginç karakterler (bestesini notalayacaklar diye aklı çıkan saray müzisyeni), fantastik resmi sıfatlar (dragomanlık !), gülümseten öyküler (Hüseyin Baykara'nın Gulam ve Hoca Öyküsü) bulacaksınız.

7 Ocak 2018 Pazar

"Siz Kimi Kandırıyorsunuz" Zihinsel Ambeleye Kalkmak...

   Zangadank başlıyor Bursa'daki bir yangınla ve tam gaz devam ediyor. Arada kendince molalar veriyor, dikkatini toplamakta güçlük çeken kâri için. Tarih (ama bildiğimiz/bildiğiniz resmi tarih değil. Sayın Yalçın tarihi karşılaştırmalı sunuyor okura, tipik lineer tarih değil yani), sosyal olaylar, kişiler, tespitler, Şule Yüksel Şenler'den (sıkmabaş mucidi) Kazım Karabekir'e, siyasal, magazinel, basın dünyasından, kültür çevrelerinden yüzlerce insan; satırlarda arz-ı endam ediyor. Bu kişiler hakkında bilinmeyenler, tarihsel ve sosyal çevre şartları derken, düz okurdan (misal ben) hafif bir balata yanığı kokusu geliyor. Tek bir konuya odaklanmadığından konu ambelesine kalkıyor zavallı pembe beyaz kitle (hani omuzlarımız üstünde taşıdığımız). Vallahi tatilde okudum tatilim rezil oldu. Önerim : alın bir köşede kalsın, ara ara alın okuyun. Tek doz için fazla kuvvetli. Bunun içinde Bay Yalçın'ın en tıfıl fotografisini koydum ki aşağıya, kendi çapımda intikam alayım. 

"Evvelotel" Ayfer Tunç'tan Öyküler.

 
   Bayan Tunç'un kalemperver kızının kitaplarından en uzun sürede bitirdiğimdir.
   16 Öykü var ve "Saklı" adlı daha önce yazılmış bir öykü kitabının öykülerinden doğmuş öyküler. Çok acı, çok gerçekçi ve çok... Böyle olunca fakirin elinde üç aya yakın zamandır sürükleniyor (naif adamım ben, öykücülükten beklentim Sait Faik (Usta o ! Ustayı unutmayalım) kalibresi öyküler). Okuduğumda azıcık umutlanmak, azıcık gülümsemek ve azıcık üzülmek (acının da azı makbul) istiyorum. Bundan mütevellit (mütevellit !) en zor bitirdiğim A.Tunç kitaplarından biri oldu. Bol zamanlarda tekrar okur muyum ? Yok, sanmam...

"Eşeklerin Bilgeliği" Bildiğiniz Eşeklerinki !


   Şimdi ben ismine bakıp "Hımm, metafordur bu. Olsa olsa yaşadığımız toplumda her gün gördüğümüz eşeklerden bahis açılıyordur. Fena da değilmiş, lümpen proleterya eleştirisini böyle kör gözüm parmağına kitap isminde yapmak." diye meh meh vızıldanırken aldım, başladım. 
   Hayır efendim ! Bildiğimiz eşeklerden bahsediliyor. Endi Bey bunun için Mısır'lara kadar gitmiş, bir eşek edinmiş, gözlemlemiş. Ama nebliyim fakiri fazla sarmadı. Bu veçhe sardırarak okudum (hızlı okuma). 2 günün akşamı yapılan okumalarla bitti. Eşeklere dair marazi bir merakınız varsa okunabilir, yoksa siz bilirsiniz yani.