12 Şubat 2026 Perşembe

"Pir-i Lezzet" Koku ve tadın gücü.

April Yayınları Pir-i Lezzet - Fiyatı, Yorumları 

   Osmanlının sonlarına doğru, başkent İstanbul, tüccar Zümrützedelerin konağında ağır bir yemek daveti. Önemli misafirin en sevmediği şey ise pırasa. Son yemek olarak ne servis ediliyor? Elbette pırasa. Olaylar gelişir.

 Fakir güzel yemek sever, birazcık da yapmaya çalışır. Günümüzün trendy (ne işim olur trendiyle?) çok kullanılan deyimi "gurme"yi de hiç sevmez. Mis gibi "şikemperver" varken! Üstüne üstlük çok zedelenen ve üzerinde hala çalışılan kokusal hazlara da pek düşkündür. (niye kendimden üçüncü şahıs olarak bahsediyorum bilmem!). Bu yüzden mesela Suskind'in Koku'sunu birkaç yılda bir açar okurum. Herhalde sayın Ersin'in kitabını da aynı istikbal bekliyor. 

   Adı hiç anılmayan bir aşçıbaşı. Meslektaşlarından ayrıldığı önemli özellikleri var. Kitap ilerledikçe baş karakterin nasıl olup da böyle olduğunu anlıyoruz. Birçok özelliğiyle fantastik roman olarak nitelendirilebilir. Bir yudum yemek tatmakla insanın tamamen manipule edilmesi biraz hayal gibi geliyor. Nitekim haseki sultan bundan daha kuvvetli bir motivasyonu sonlara doğru açıklıyor. Buna katılıyorum işte. 

   Temelde bir aşk hikayesi ancak daha sonraları işin içine intikam ve neredeyse bir tutku da giriyor. Arka plan mutfak. Kimi zaman bir gemi kamarası, kimi zaman matbah-ı şahane ama başrolde kokular, lezzetler, yemekler var. Üzerinde çalışılmış bir metin. İyi bir araştırma yapılmadan o kadar detay yazılamaz. Üslup akıcı, kurgu oyuncaklı, dili temiz, betimlemeler başarılı (kimi zaman tarifleri koklar, tadar gibi oldum). 

   Kitap kulüplerinin kitapları biraz depresif ve yoğun oluyor. Zihni, muhakemeyi zorluyor. Bu anlarda polisiyeye ve fantastik romanlara yöneliyorum. Böyle bir dönemde, iki günde bitiverecek kadar hızlı akıyor. Bu arada sonu da pek güzel bağlanıyor. Sinemadan benzetmek gerekirse bir Tarkovsky değil ama Spielberg işi gibidir. Alt mesajı, ana mesajı besbelli ama işlenişi çok çekicidir.

   Ben kütüphanemde gözönünde bir rafa kaldırdım. Öneririm yani. 

 Saygın Ersin

3 Şubat 2026 Salı

"Çatı Katı" Dikkatle Okunmalı!

Çatı Katı

   Uzunca olmamasına karşın iki haftadır masamda. Adını bilmediğimiz baş karakterin tuttuğu bir günce. Kronolojik akış takip etmiyor. Güncel diyalog yok (sadece geçmiş zamanın kısaca özeti). Kimi önemli durumlar&sorular var (gelen mektupların içeriği, kimden geldiği, nasıl sağır olduğu, nasıl iyileştiği, sonunda ne olduğu, sorular, sorular...). Bunlar öyle yekten faş edilmiyor. Sabır ve dikkatle okursanız bir çoğunun cevabı metinde var. Çok kuvvetli bir öz bilinç ve dış bilinç, ortalamanın çok üstü bir algı ile yazılmış, öyle de okunsa iyi olur.

   Murakami okumalarında bana olur: bir bölümden sonra ister istemez bir sakinlik, durağanlık (adeta bir dervişlik hali) zuhur eder. Bunu, bir nehrin kıyısında oturup sakince izlemeye benzetirim. Bunda da biraz gayret gösterdikten sonra ona benzer haller oluyor. Ancak bu metinde Murakami kitaplarının aksine sıra dışı bir gerçeklik yok. Bildiğiniz takır tukur gerçeklik var (ben mistisizm ile rasyonelizm benzetmesi yaptım, siz doğu ile batı benzetmesi yapabilirsiniz, sakil durmaz). Bu gerçeklik; kimi zaman oldukça sert ve yutması zor olduğundan (açık konuşayım) "aman nerde kalmıştım" diye kitaba sarılmalarınız falan olmuyor ama bir şekilde kendinizi geriye de çekemiyorsunuz. O yüzden ancak 15 günde bitti, iki gün sonraki kitap kulübünün toplantısına yetiştirebildim. 

   Bu arada kitap kulüpleri ile ilgili bir düşüncemi paylaşayım. Üç kitap kulübüne üyeyim. Ayda bir toplanılıyor. Hepsi de kendi alanlarında yetkin insanların oluşturduğu hem içerik hem de sunuş açısından dolu dolu kulüpler. Ama böyle yapınca sadece kulüpler için ayda üç kitap okumak zorunda kalıyorum. Bunlar öyle eğlence için okunan kitaplar da değil. Hepsi, özenli bir okuma ve anlama, sindirme süreci istiyor. Böyle sayıca çok olunca kendime aldığım kitapları okumayı erteledikçe ertelemişim (Memoria-Şebnem İşigüzel, Pir-i Lezzet-Saygın Ersin, en azından üç HRG romanı kitaplığın okunacaklar gözünde bir aydan fazla süredir kuzu kuzu yatıyor). 

   Sizleri bilmem, fakir için okumanın 2 pozitif faydası vardır. Bir şeyler öğrenip hazmetmek ve günlük hayattan kaçabilmek için zihni boşaltmak. Birincisine çok zaman ayırınca ikinciyi boşlamak zorunda kaldım. Bu da uykularımı kaçırmaya başladı (İşleyen zihni durdurmaya çalışmak zor!). O yüzden bu ay kulüplerin birini pas geçtim (onun kitabı daha önce okumuştum (Hesabım Var-Onur Ünlü), diğerinin kitabını okumadan sunuma gideceğim (hiç yapmadığım birşey). Sadece birine hakkını verdim. O da yarından sonraki gün. Neticede belli bir sayıdan fazlası faydadan çok zararlı (en azından benim için).

    Çatı katını öneririm. Ama sakin zamanlarda okunur, öyle yolculuk kitabı değildir! 

26 Ocak 2026 Pazartesi

"Canvermezler Tekkesi" Kadim Vampirler!

   İş Bankası Yayınları güzel şeyler yapıyor. Adı duyulmadığı için bilinmeyen ancak bir dönemin tanınan yazarlarını gün ışığına çıkarıyor. Bu güncede yazdığım kimi kitaplar böyledir. 
   Roman, döneminde İleri gazetesinde tefrika edilmiş (arkası yarın şeklinde bölümlerle yayımlanmış). Yıl 1921. Bir girdi yapayım: memleket elden gitmiş, bağımsızlık savaşı veriliyor sen canvermezlerle uğraşıyorsun Selim Bey!
   Ali Nail Bey, karadenizde batan gemilerine yardım eli uzatmak için Kilyos'a süvari olarak revan olur, yolunu kaybeder. Gotik bir atmosferde bir eve sığınır. Olaylar gelişir.
   Canvermezler (kan emme gibi önemli bir detayı atlarsak) bildiğiniz vampir. Edebiyatımızın ilk gotik romanı olarak nitelendiriliyor elbette bizim usül bir gotiklik var (oldukça alaturka). Lakin bu süreçte okuduğum zorlu romanın arasında bir mola için 2 günde bitiverdi (112 S.). Dönemin ruhunu merak edenlere öneririm.

"Tomas Nevinson" Zor!

   Bir süredir elçilik görevlisi olarak sakin bir hayat süren Tomas, aktif saha faaliyetlerindeki patronu Tupra'nın oltasına gelir. Küçük bir kentteki üç kadınla yakınlık kurar ve birini teşhis edip hesabının kesilmesi işini kabul eder. Olaylar gelişir. 
   YKY Kitap kulübünün önerisiydi. 6 Ocak'ta başlamışım, dün bitti. İlk bölümleri geçince "hımm dedim, bunu bitirmek zorlu olacak". Yamulmamışım. Kitap güzel ama bir şekilde hem dikkatinizi düşürmemeyi hem de çok çetrefilli birtakım tespitleri, halleri aktarmayı başarıyor. Konuya yapışıp ahkam kesilmese 525 sayfa değil 200 sayfada kesilebilir. Ancak Marias kimi zaman 15 dakikalık bir konuşmayı üç bölümde yazmayı seçince elimi kolumu bağladı. Bir yandan konuyu, akışı merak ediyorum. Kimi bölümlerde hayat hakkındaki tespitlerine katıldığım yerler oluyor bunları kaçırmak istemiyorum. İstisnasız tüm bölümlerde bir araba tarihi ve siyasi bilgi de aktarılıyor. Kendi adıma bunlarla ilgilenmedim ancak diyaloglardaki bir cümle 3 sayfalık bir fasılı kapsıyor, kimisi malumatfuruşluk kimisi de bilgelik (kendi meşrebine göre) düzeyinde olduğu için geçip gidemiyorsunuz. 
   Neticede akşam olduğunda "acaba nerede kalmıştım?" diyerek koştura koştura kapağını açacağınız bir roman değil. Buna karşın, 2 gün açmasanız zihni rahatsız ediyor. Evet! keçiboynuzu (ama taze ve tatlı bir keçiboynuzu) yemek gibidir. Siz bilirsiniz yani.

5 Ocak 2026 Pazartesi

"Örümcek Burgacı" Canıgüz'ün son romanı.

 Yayımlandığını duyar duymaz aldım. Masamdaki kitapları yavaştan okurken, o bir kenarda durdu. Kapağı Kutlukhan Perker çizmiş, görür görmez anladım (pek severim). Yeni yılda okuyacağım, yılın ilk yazısı güzel olsun dedim. Bekleyemedim, yurtdışı (üstelik oldukça hareketli bir rotalı) yolculukta okunur diyerek bir kaç gün önce başladım. Yazarın uzunca süredir yeni romanı çıkmıyor, alperkamuların tadı hala damağımda. Motivasyon kuvvetli yani. Kendime hedef de koydum: bir haftadan kısa sürede bitirilmeyecek diye. Evet bir haftada bitti. Ancak kendimi frenleyerek değil!
   Stan LaFleur, yeni düzen sayesinde sayılı günü kaldığını öğrenen varoluşçu bir dedektiftir. Önüne geliveren bir davayı alır, dünyanın kaderinin bağlı olduğu büyük bir komplonun içine çekilir. Olaylar gelişir.
   İlk yüz sayfa gayet güzel ilerledi. Anakronik bir 70'ler arka planı. Büyük savaştan sonra düzen bildiğimiz düzen yerine acilen günümüzün biraz daha farklı bir yerine kaymış. Pi sayısının küsuratının silinmesine bir hayli güldüm ama yalan yok! Baş karakter şükela, yan karakterler de fena değil. Daha önceki serilerde olduğu gibi fosforlanacak, altı üstü çizilecek yerler fazla değil. Akış heyecanlı. Ancak ortaların sonlarına doğru son yüz sayfa bir türlü fakiri içine alamadı. Haliyle apar topar değil, yavaştan bitti 312 sayfa. Anladığım kadarıyla bu bir seri olacak. İkinciye alırım ama o da böyle çıkarsa 3ncüyü almam.
   Hayranları sevebilir, ilk kez okuyanlara alışması zor gelebilir. Kulunuz ise ne önerir ne de önermez. Paşa gönlünüz bilir.