5 Nisan 2026 Pazar

"Kusursuzluk" Korkak, Eski Dünya'ya Ağıt!

   85 sayfalık incecik bir kitap beni nasıl da etkiledi yahu! Aslında Sinyor Latronico, "hımm Perec'in "Şeyler"ini bir güncelleyeyim" demiş ve bunu yazmış. Ben okumadım, edebi dipsoman bir arkadaşım guardianda bir ropörtajını bulmuş, okumuş ve "adam bayağı bayağı Perec güncellemesi yapmış" dediydi. Neyse önce kitaba gelelim.
   Güney ülkelerinden (neresi belirsiz) genç bir çift, işlerini uzaktan yapabilmelerine (kreatif direktördürler) karşın birşeyleri yakalayabilmek için Berlin'e gelir. Kendilerine bir düzen oturturlar, istedikleri herşey olmuş ama içlerindeki o tamamlanamamışlık hissi baki kalmıştır. Olaylar gelişmez. Bu kısacık novellada, çiftimizin hayatını çok ilginç detaylarla okuyoruz. 
   Bu metni iki ayrı şekilde okumak mümkün. Eğer popüler   hadi öyle demeyelim de egemen kültür sizi şekillendirdiyse, "aa negzel hayatlar var, mutlu sonla da bitti. Şahane!" diye düşünebilir ancak henüz o kıvama gelmemiş şanslı (yahut şanssız mı demeliyim?) kitledenseniz acı acı gülümsersiniz. 
   Gerçek şu ki: cesur yeni Dünya; yaşananlardan değil ekranda görülenlerden etkilendiğimiz bir yere dönüştü. Özellikle pandemiden sonra yüzyüze iletişim, yerini sosyal medyaya ve hatta tümden medyaya bıraktı. Güzel fotoğrafların (ama sanat yahut en kötü ihtimalle zenaat denebilecek fotoğrafların) paylaşımı amacıyla kurulan instagram benzeri sosyal platformlar yetmezmiş gibi, televizyon, sinema, dizi (ve hatta) haber yayınları, etki liderleri, kerameti kendinden menkul fenomenler, fikir insanları, politikacılar, kimi sanatçılar, sanatı kullanan zenaatçılar (bunlar daha fazla) insanların paradigmasını şekillendirmeye başladı. İdeal zannettiğimiz hayatlar internet sayesinde biçimleniyor. Yaşamak, artık internette paylaşılan bir şeye dönüştü. Bu mecrada başarılı olup iyi sermaye toplamak da mümkün. Üretilen bir şey olmamasına karşın (milleti ekran karşısında zaman geçirmeye ayartmak üretim sayılabilirse) elde edilen şeyler oldukça cezbedici. Hâl böyleyken genç potansiyel de bu kanala yönleniyor elbette. 
   Romanımız bu döngüde doğmuş, yetişmiş, görece başarıya ulaşmış bir çifte odaklanıyor. İnternette (instagram, tictoc (ve hatta) onlyfans, twitter vs.) idealize edilen yaşama erkenden ulaşmışlar. Berlin gibi bir şehirde süpersonik bir evde (masif macar parkelerın kontrastı, süzülen günışığıyla parlayan salon bitkilerinin koyu yeşili, iskandinav mobilya), egzotik bir mutfak zevki, en derin cinsel tutkular, en yeni sanat akımlarına ilk elden ulaşım, egemen kültürü şekillendiren bir çevre, kendileri gibi düşünen&yaşayan arkadaş grubu. Herşey bittamam. 
   Ama derinde bir yerde (ne derini basbayağı günyüzünde) bir erişilememişlik, tamamlanamamışlık hissi. Bir tatminsizlik. Bir yüzeysellik tortusu durmaktadır. Neden?
   İdealin çok standartlaşması, ideoloji fakirliği, inancın (burada kastedilen; dini inancın ötesinde bir şeydir, yanlış anlaşılmasın) eksikliği, bilincin sığlığı ve daha neler...
   Tüm metinde çiftimizin hiç bir diyaloğu yoktur. İsimleri, geldikleri yer anonimdir. Buna mukabil; kişisel tüm ögeler çıkarılmasına karşın baskın kültürün tüm bileşenleri adıyla sanıyla verilmektedir. Yazar, iyi iş çıkarmış. Ben olsam ergenlere, gençlere okumayı ve üzerinde konuşmayı şart koşardım. Ne işe yarardı? Oralara girmeyelim. 
   Kısacası öneririm efendim!

16 Mart 2026 Pazartesi

"Büyük Balık - Efsanevi Ölçülerde Bir Roman" Baba Güzellemesi.

    Başlıktaki betimlemeyle başladım ancak 152 sayfalık kısacak bu kitap daha ilk bölümlerden beni içine çekti.  

   Artık ömrünün sonuna gelmiş Edvırd Bluum'un yaşadıkları, oğlu Havırd tarafından satırlara dökülüyor. Kuzguna yavrusu şahin görünür. Edvırd elbette ki kahramanlaştırıyor babacığını. Büyülü gerçeklikten ziyade fantastik olabilecek sayfalar bunlar ancak bir şekilde okuyunca iyi hissediyorsunuz. Yaşadığımız coğrafyaya uyarlanamayacak (belki de şu andaki fırsatlar ülkesine de uyarlanamayacak (nedir: kapitalizm denen canavar pek büyüdü azizim! önünü alamıyoruz)) kadar naif anlatılar. 

   Tim Burton'un 2003 tarihli filmi "Big Fish"ine ilham olmuş şeker bir kitaptır. Bitirince (ki sonu başından bilinmektedir) bir şekilde gülümsetiyor. 4 saatlik yolculukta biter. 

14 Mart 2026 Cumartesi

"Bir Fotoğrafı Anlamak" John Berger'den fotoğraftan fazlası!

   Yemin ediyorum 15 günde didikleye didikleye zor bitirebildiğim kitaptır. Daha önce Görme Biçimleri'nde benzer bir okuma deneyimi yaşamıştım ama bu daha başka. 
   227 S.lık kitap, yazarın genellikle bir fotoğraf&sergi&sanatçı hakkında yazılmış yazılardan mürekkeptir. Yazılar 2-3 sayfa olabildiği kadar 7-9 sayfa da olabiliyor. Berger'in canı nasıl isterse öyle yazılmış. Elbette yazının ekseni: ele aldığı fotoğraf. Bu çerçevede eksen için yazılanları fazla içselleştiremediğimi belirteyim. Ancak üstadın bakmak, görmek, Dünya politikası, siyaset, ideoloji (komünisttir kendisi), yaşam, insan hakkında konuya bağımlı olarak yazdıkları pek kalem harcattı bana (altını kenarını çizdiğim yerlerden:)). 
   Yazıları genellikle bu yan düşünceler için okumama karşın kitabı bitirdiğimde artık fotoğrafa çok daha farklı bir şekilde baktığımı anladım ve hafiften şaşırdım. Yoksa farketmeden bu sanatı anlar gibi mi olmuştum? Bilemiyorum ama kapak fotoğrafına bakarken neredeyse bir saate yakın zamanın geçtiğini anlamamışım (o da iyi fotoğraftır ama (W.Eugene Smith, "Cennet Bahçesine Yürüyüş"). 

   Sakin zamanlarda okunmasını öneririm.

"Füreya" Dönem Romanı.

   Kitap kulübü okumalarında olduğu için mecburen alıp okudum. Ayşe Kulin sevmiyorum, Osmanlı elitini de öyle (galiba elite alerjim var (biraz düşününce Kulin de elit)). Mecburiyetten başladım. İki boyutlu bir roman olduğundan 2 günde bitti. Dili akıcı, kurgu rahatsız edici (Atatürk'ün "piçkurusu" diye bir küfür ettiğini zannetmiyorum bir kadın için). Mecburen bitirdim. 
   Benim için ilk evliliğine libidonun ikinci evliliğine sosyal itibar ve rahatlığın neden olduğu, lükslerinden taviz vermeyen (her zaman ıstakoz pişirmeler), bir cahil köy kızına bile okumayı öğretemeyi başaramayan ancak seramik konusunda öğrenci yetiştiren (o konuda hakkı yenemez) bir Osmanlı elitinin uzunca sayılabilecek bir yaşam öyküsü. Yolculukta okunur. Bendeniz bir daha okunmaya değer görmediğimden (aslında ilk çıktığı en popüler zamanlarında bile okumaya değer bulmamıştım) birilerine hediye edeceğim.
   Canım sıkılmasın deyip okuyabilirsiniz.
Kitap kulübünde "kitabı kimin yazmasını isterdiniz?" diye soruldu. Cevap veremedim bana sıra gelmedi ama cevabım Latife Tekin olurdu.

"Mutluluğun Kazanılması" Farabi'den Aristocu Bilim Felsefesi

Mutluluğun Kazanılması – Ciltli | Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 

   Adına aldanıp öyle mutluluğa nasıl ulaşılır diye açıp okumayın, fena halde yanılırsınız. Farabi, 9.yüzyılda kimi şeyleri aşıp Aristoteles'e ulaşmış. Bunu nasıl İslam'a uyarlarım diye düşünmüş ve iş bu neşriyata bir giriş olarak başlamış. Sonrasında bu felsefeye ait şerhleri de yayımlanmış. Kafa yoranlar; "Aristotelesi anlamak Farabi okumadan mümkün değildir!" derler. 

   Latin yağmasında ortadan yüzyıllarca kaybolan Aristoteles eserleri, Farabi ve dönemin islam düşünürleri tarafından tercüme edilip yaşatılmış ve batının aydınlanmasında en önemli kaynak olmuş. Neyse; tarihi, malumatfuruşluğu bir kenara bırakıp bu küçücük (50 S.) ama çok hacimli (nasıl oluyor demeyin öyle bir oluyor ki!) hazineye bir göz atalım. 

   Alışıldığı gibi İş Bankası Yayınları, tercümeyi alanında çok yetkin bir isme yaptırmış. Sadece çeviri değil içerik hakkında da birikimi geniş, yetkin bir isim. Çevirmenimiz Ahmet Arslan (kapakta akademik titri yok (profesördür kendisi)) 27 sayfalık bir önsözle eserin çok şükela bir sunumunu yapıyor. Bilimlerin ve erdemlerin tasnifini ve kurallarını belirliyor. Sanatlar da cabası. Sanat derken aklınıza müzik, resim falan gelmesin ilginç sanatlar sözkonusu (misal zenginlik sanatı, yöneticilik sanatı, yaşama sanatı vs.). 50 sayfalık risalede Farabi size bir el aleti veriyor. Yüzyıllar öncesinden gelmesine karşın kullanımı olmazsa olmaz ve çok gerekli bir el aleti. Atölyede tornavida, mutfakta bıçak gibi bir şey. Herşeyde kullanabilirsiniz (hayır kullanmalısınız (allen anahtarla vida açılmaz, rendeyle patates doğranmaz). Öylesine değişmez kurallar ki: her bilimsel ve ahlaki durumda uygulanabilir. Farabi burada bilim ve ahlak bağdaştırması yapmakta ancak bundan bahsetmek çok daha uzun araştırma ve açıklama gerektireceğinden pas geçmekteyim.

   Fakir, felsefede biraz kötüdür. Somut örneklem olmayınca tahayyülde sıkıntı yaşıyorum. Maalesef kitabın ana bölümlerinde tekrar tekrar okumak zorunda kaldığım yerler oldu. O halde bile düşünceyi ancak ucundan yakalayabildiğimi hissettim. Buna mukabil özellikle sonlara doğru Aristoteles felsefenin dine uyarlanması konusunda Farabi'nin çok akılcı çıkarımları pek ilgimi çekti. (misal S.45. "sonuç olarak felsefe, zaman bakımından dinden önce gelir."). Benim daha önceleri yaşadıklarımdan ve eğitimimden çıkardığım sonuç (din inanç, bilim bilmektir. bunlar ayrı şeylerdir) taa 9.yüzyılda çalışılmış. Bu rasyonel çıkarımlar nedeniyle Hüccetül İslam İmam Gazali tarafından "kafir" olarak yaftalanmış garibim Farabi. Muallimi Sânilikten kafirliğe. Yaftalayan da dinde aydınlanmanın önünü kesen dogmatik bir kişilik. Neyse bunlar teologların bileceği şeyler. Sizler: ben niye varım? niye bu hayatı yaşıyorum? amacım ne? türü sorularla cebelleşiyorsanız ve azıcık soyutlama yeteneğiniz varsa alın bir okuyun. 

   Ezcümle, bendeniz Farabi'yi pek sevdim. Başka yazdıkları da okunacak mecburen. 

25 Şubat 2026 Çarşamba

"Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi"

   133 sayfalık, kısa sayılabilecek bir roman. Sinopsisi (ne işim olur sinopsisle? (üstelik bir de yanlış kullanıyorum!)) kısa konusu ilgi çekici.
   AG Larsen'in süpersonik bir hayatı vardır. Şımşıkırdak yüksek düzey bürokrat mimar (kaldı ki Norveç memurları yaratıcılıklarını da işlerine katabiliyorlardır), çok kültürlü, onu seven güzel bir eşi, dünyalar tatlısı küçük bir evladı vardır. Hayat adeta bayramdır. Ama anlam bunalımına giren AG, herşeyleri ardında bırakıp kendi ütopyasının gerçekleştiği, projesini çizdiği yeni nesil sosyal konutlara taşınır. Burada da umduğunu bulamaz başlarda ama sonra karşı komşusu olan aileyle bir yakınlık kurar. Olaylar gelişir. 
   Norveç; bizden (ve dünyanın bir çok kesiminden) farklı bir paradigmaya sahip. Kimi konularda küçük bir çocuk yahut kayserili açıkgöz bir tüccar gibi düşünüyorlar. Buna mukabil, dürüstlük, pratiklik ve duygusal derinlik konularında (genelleme yapmayayım) benden daha ileriler. 
   Kitap ilk başlarda beni içine çekmedi. Ortaları geçtikten sonraysa (hem kurgusal hem de düşünsel ivmeyle birlikte) kaldığım yer hiç hatırımdan çıkmadan devam ettim ve bitişi soluksuz yaptıml
   YKY Ankara Kitap Günlerinin Mart kitabı beni hayalkırıklığına uğratmadı. Dersler değil de edebi ve düşünsel hazlar aldım. Biraz mesafeli ve soğuk olmasına karşın (norveç usulü) bir daha okunacak. Öneririm yani! 

"Cadı" Hüseyin Rahmi'den Ruh ve Batıl İnançlar üstüne.

   Kocasının ölümüyle dul kalan Fikriye Hanım, küçücük kızı ile el elde baş başta kalır. Dayısının himayesine sığınır. İşgüzar yengesi hemen çöpçatanlığa başlar, uygun bir aday da bulur. Nedir: müstakbel damadın merhum zevcesi hortlamıştır. Hortlamakla kalmamış yeni gelinlerin kimini dört kolluya bindirmiş, ekserisini de koşarak uzaklaştırmıştır. Olaylar gelişir.
   Hüseyin Rahmi gerektiğinde tam bir demagog. Şükür ki (üstelik yaşadığı dönemde) akıl ve bilimin ipini hiç bırakmamış. Karşı düşüncelerde olup bunu yapsa, çok daha büyük kitleler tarafından pek yükseklere çıkarılır, putlaştırılırdı (linç yememek için örnek vermiyorum).
   Bilimsel ve endüstriyel aydınlanmanın yaşandığı o çağlarda bu hayalet&cadı (kitapta korkanların verdiği isimle "muhterem ruh") tanımlamasına karşı çıkanlar aynı bendeniz fakirin argümanlarını (mantık&bilim&akıl) kullanarak "safsata" sınıfında değerlendiriyorlardır. Buna karşın gulyabanimiz mendebur işlerine tamgaz devam etmektedir. Yetmemekte; spiritüalizmle uğraşan (bilimsel yöntemleri safsataya uyduranlar) da karşılarında gayet sağlam gerekçelerle çıkıp, durumu anlamlandırmaktadırlar. Kimi zaman açıklanması imkansız ama ayan beyan zuhur eden kanıtlar da cabası. İtiraf edeyim bazen beni de inandırmayı başaran ilginç sayfalardır bunlar.
   Kitabın konusundan azade olarak bu tartışmaların beni daha çok içine çektiğini söylemeliyim. Ruh var mıdır yok mudur? İşte sinirbilimin üzerinde günümüzde cevap aradığı bu ve buna benzer soruları, üstat taa 1912'de sormuş. Bir cevap vermemiş ama sonunu güzel bağlamış. Öneririm efendim! 

12 Şubat 2026 Perşembe

"Pir-i Lezzet" Koku ve tadın gücü.

April Yayınları Pir-i Lezzet - Fiyatı, Yorumları 

   Osmanlının sonlarına doğru, başkent İstanbul, tüccar Zümrützâdelerin konağında ağır bir yemek daveti. Önemli misafirin en sevmediği şey ise pırasa. Son yemek olarak ne servis ediliyor? Elbette pırasa. Olaylar gelişir.

 Fakir güzel yemek sever, birazcık da yapmaya çalışır. Günümüzün trendy (ne işim olur trendiyle?) çok kullanılan deyimi "gurme"yi de hiç sevmez. Mis gibi "şikemperver" varken! Üstüne üstlük çok zedelenen ve üzerinde hala çalışılan kokusal hazlara da pek düşkündür. (niye kendimden üçüncü şahıs olarak bahsediyorum bilmem!). Bu yüzden mesela Suskind'in Koku'sunu birkaç yılda bir açar okurum. Herhalde sayın Ersin'in kitabını da aynı istikbal bekliyor. 

   Adı hiç anılmayan bir aşçıbaşı. Meslektaşlarından ayrıldığı önemli özellikleri var. Kitap ilerledikçe baş karakterin nasıl olup da böyle olduğunu anlıyoruz. Birçok özelliğiyle fantastik roman olarak nitelendirilebilir. Bir yudum yemek tatmakla insanın tamamen manipule edilmesi biraz hayal gibi geliyor. Nitekim haseki sultan bundan daha kuvvetli bir motivasyonu sonlara doğru açıklıyor. Buna katılıyorum işte. 

   Temelde bir aşk hikayesi ancak daha sonraları işin içine intikam ve neredeyse bir tutku da giriyor. Arka plan mutfak. Kimi zaman bir gemi kamarası, kimi zaman matbah-ı şahane ama başrolde kokular, lezzetler, yemekler var. Üzerinde çalışılmış bir metin. İyi bir araştırma yapılmadan o kadar detay yazılamaz. Üslup akıcı, kurgu oyuncaklı, dili temiz, betimlemeler başarılı (kimi zaman tarifleri koklar, tadar gibi oldum). 

   Kitap kulüplerinin kitapları biraz depresif ve yoğun oluyor. Zihni, muhakemeyi zorluyor. Bu anlarda polisiyeye ve fantastik romanlara yöneliyorum. Böyle bir dönemde, iki günde bitiverecek kadar hızlı akıyor. Bu arada sonu da pek güzel bağlanıyor. Sinemadan benzetmek gerekirse bir Tarkovsky değil ama Spielberg işi gibidir. Alt mesajı, ana mesajı besbelli ama işlenişi çok çekicidir.

   Ben kütüphanemde gözönünde bir rafa kaldırdım. Öneririm yani. 

 Saygın Ersin

3 Şubat 2026 Salı

"Çatı Katı" Dikkatle Okunmalı!

Çatı Katı

   Uzunca olmamasına karşın iki haftadır masamda. Adını bilmediğimiz baş karakterin tuttuğu bir günce. Kronolojik akış takip etmiyor. Güncel diyalog yok (sadece geçmiş zamanın kısaca özeti). Kimi önemli durumlar&sorular var (gelen mektupların içeriği, kimden geldiği, nasıl sağır olduğu, nasıl iyileştiği, sonunda ne olduğu, sorular, sorular...). Bunlar öyle yekten faş edilmiyor. Sabır ve dikkatle okursanız bir çoğunun cevabı metinde var. Çok kuvvetli bir öz bilinç ve dış bilinç, ortalamanın çok üstü bir algı ile yazılmış, öyle de okunsa iyi olur.

   Murakami okumalarında bana olur: bir bölümden sonra ister istemez bir sakinlik, durağanlık (adeta bir dervişlik hali) zuhur eder. Bunu, bir nehrin kıyısında oturup sakince izlemeye benzetirim. Bunda da biraz gayret gösterdikten sonra ona benzer haller oluyor. Ancak bu metinde Murakami kitaplarının aksine sıra dışı bir gerçeklik yok. Bildiğiniz takır tukur gerçeklik var (ben mistisizm ile rasyonelizm benzetmesi yaptım, siz doğu ile batı benzetmesi yapabilirsiniz, sakil durmaz). Bu gerçeklik; kimi zaman oldukça sert ve yutması zor olduğundan (açık konuşayım) "aman nerde kalmıştım" diye kitaba sarılmalarınız falan olmuyor ama bir şekilde kendinizi geriye de çekemiyorsunuz. O yüzden ancak 15 günde bitti, iki gün sonraki kitap kulübünün toplantısına yetiştirebildim. 

   Bu arada kitap kulüpleri ile ilgili bir düşüncemi paylaşayım. Üç kitap kulübüne üyeyim. Ayda bir toplanılıyor. Hepsi de kendi alanlarında yetkin insanların oluşturduğu hem içerik hem de sunuş açısından dolu dolu kulüpler. Ama böyle yapınca sadece kulüpler için ayda üç kitap okumak zorunda kalıyorum. Bunlar öyle eğlence için okunan kitaplar da değil. Hepsi, özenli bir okuma ve anlama, sindirme süreci istiyor. Böyle sayıca çok olunca kendime aldığım kitapları okumayı erteledikçe ertelemişim (Memoria-Şebnem İşigüzel, Pir-i Lezzet-Saygın Ersin, en azından üç HRG romanı kitaplığın okunacaklar gözünde bir aydan fazla süredir kuzu kuzu yatıyor). 

   Sizleri bilmem, fakir için okumanın 2 pozitif faydası vardır. Bir şeyler öğrenip hazmetmek ve günlük hayattan kaçabilmek için zihni boşaltmak. Birincisine çok zaman ayırınca ikinciyi boşlamak zorunda kaldım. Bu da uykularımı kaçırmaya başladı (İşleyen zihni durdurmaya çalışmak zor!). O yüzden bu ay kulüplerin birini pas geçtim (onun kitabı daha önce okumuştum (Hesabım Var-Onur Ünlü), diğerinin kitabını okumadan sunuma gideceğim (hiç yapmadığım birşey). Sadece birine hakkını verdim. O da yarından sonraki gün. Neticede belli bir sayıdan fazlası faydadan çok zararlı (en azından benim için).

    Çatı katını öneririm. Ama sakin zamanlarda okunur, öyle yolculuk kitabı değildir! 

26 Ocak 2026 Pazartesi

"Canvermezler Tekkesi" Kadim Vampirler!

   İş Bankası Yayınları güzel şeyler yapıyor. Adı duyulmadığı için bilinmeyen ancak bir dönemin tanınan yazarlarını gün ışığına çıkarıyor. Bu güncede yazdığım kimi kitaplar böyledir. 
   Roman, döneminde İleri gazetesinde tefrika edilmiş (arkası yarın şeklinde bölümlerle yayımlanmış). Yıl 1921. Bir girdi yapayım: memleket elden gitmiş, bağımsızlık savaşı veriliyor sen canvermezlerle uğraşıyorsun Selim Bey!
   Ali Nail Bey, karadenizde batan gemilerine yardım eli uzatmak için Kilyos'a süvari olarak revan olur, yolunu kaybeder. Gotik bir atmosferde bir eve sığınır. Olaylar gelişir.
   Canvermezler (kan emme gibi önemli bir detayı atlarsak) bildiğiniz vampir. Edebiyatımızın ilk gotik romanı olarak nitelendiriliyor elbette bizim usül bir gotiklik var (oldukça alaturka). Lakin bu süreçte okuduğum zorlu romanın arasında bir mola için 2 günde bitiverdi (112 S.). Dönemin ruhunu merak edenlere öneririm.

"Tomas Nevinson" Zor!

   Bir süredir elçilik görevlisi olarak sakin bir hayat süren Tomas, aktif saha faaliyetlerindeki patronu Tupra'nın oltasına gelir. Küçük bir kentteki üç kadınla yakınlık kurar ve birini teşhis edip hesabının kesilmesi işini kabul eder. Olaylar gelişir. 
   YKY Kitap kulübünün önerisiydi. 6 Ocak'ta başlamışım, dün bitti. İlk bölümleri geçince "hımm dedim, bunu bitirmek zorlu olacak". Yamulmamışım. Kitap güzel ama bir şekilde hem dikkatinizi düşürmemeyi hem de çok çetrefilli birtakım tespitleri, halleri aktarmayı başarıyor. Konuya yapışıp ahkam kesilmese 525 sayfa değil 200 sayfada kesilebilir. Ancak Marias kimi zaman 15 dakikalık bir konuşmayı üç bölümde yazmayı seçince elimi kolumu bağladı. Bir yandan konuyu, akışı merak ediyorum. Kimi bölümlerde hayat hakkındaki tespitlerine katıldığım yerler oluyor bunları kaçırmak istemiyorum. İstisnasız tüm bölümlerde bir araba tarihi ve siyasi bilgi de aktarılıyor. Kendi adıma bunlarla ilgilenmedim ancak diyaloglardaki bir cümle 3 sayfalık bir fasılı kapsıyor, kimisi malumatfuruşluk kimisi de bilgelik (kendi meşrebine göre) düzeyinde olduğu için geçip gidemiyorsunuz. 
   Neticede akşam olduğunda "acaba nerede kalmıştım?" diyerek koştura koştura kapağını açacağınız bir roman değil. Buna karşın, 2 gün açmasanız zihni rahatsız ediyor. Evet! keçiboynuzu (ama taze ve tatlı bir keçiboynuzu) yemek gibidir. Siz bilirsiniz yani.

5 Ocak 2026 Pazartesi

"Örümcek Burgacı" Canıgüz'ün son romanı.

 Yayımlandığını duyar duymaz aldım. Masamdaki kitapları yavaştan okurken, o bir kenarda durdu. Kapağı Kutlukhan Perker çizmiş, görür görmez anladım (pek severim). Yeni yılda okuyacağım, yılın ilk yazısı güzel olsun dedim. Bekleyemedim, yurtdışı (üstelik oldukça hareketli bir rotalı) yolculukta okunur diyerek bir kaç gün önce başladım. Yazarın uzunca süredir yeni romanı çıkmıyor, alperkamuların tadı hala damağımda. Motivasyon kuvvetli yani. Kendime hedef de koydum: bir haftadan kısa sürede bitirilmeyecek diye. Evet bir haftada bitti. Ancak kendimi frenleyerek değil!
   Stan LaFleur, yeni düzen sayesinde sayılı günü kaldığını öğrenen varoluşçu bir dedektiftir. Önüne geliveren bir davayı alır, dünyanın kaderinin bağlı olduğu büyük bir komplonun içine çekilir. Olaylar gelişir.
   İlk yüz sayfa gayet güzel ilerledi. Anakronik bir 70'ler arka planı. Büyük savaştan sonra düzen bildiğimiz düzen yerine acilen günümüzün biraz daha farklı bir yerine kaymış. Pi sayısının küsuratının silinmesine bir hayli güldüm ama yalan yok! Baş karakter şükela, yan karakterler de fena değil. Daha önceki serilerde olduğu gibi fosforlanacak, altı üstü çizilecek yerler fazla değil. Akış heyecanlı. Ancak ortaların sonlarına doğru son yüz sayfa bir türlü fakiri içine alamadı. Haliyle apar topar değil, yavaştan bitti 312 sayfa. Anladığım kadarıyla bu bir seri olacak. İkinciye alırım ama o da böyle çıkarsa 3ncüyü almam.
   Hayranları sevebilir, ilk kez okuyanlara alışması zor gelebilir. Kulunuz ise ne önerir ne de önermez. Paşa gönlünüz bilir.