3 Temmuz 2023 Pazartesi

"Kurtuluş Günü" Modern Öyküye Yabancıymışım.

   240 Sayfa, 9 öykü. Bir önceki kitabında belli bir akış yakalamış (üstelik fena da değildi), anlı şanlı ecnebi gazetelerin İngilizcede yazan en iyi öykücü diye nitelendirdiği Bay Saunders'ın öykülerine birazcık yüksek bir beklentiyle başlamıştım. Heyhat, bu kez olmadı. Hiçbir öykü beni içine çekmedi. Kimi zaman bilinç akışı tekniğiyle yazılan öyküler fakire fazla modern geldi. Tamam O'Henry seviyesini atlayalı hayli zaman oldu ama demek ki modern edebiyat bünyeye uyum sağlamadı. İlk altısını içine girmeye çalışarak (kimisini iki kez) okudum ama son üçünü hızlı okumayla bitirdim (emeğe saygı). Kimbilir beki de kütüphanemin raflarında geçirilen birkaç yıl sonra son üç öyküyü okur "Vaay ne biçim yazmış yahu" diyebilirim ama bugün o gün değil.
   Siz bilirsiniz yani!

22 Haziran 2023 Perşembe

"Phil'in Dehşet Verici Kısa Saltanatı" George Saunders'ın Okuduğum İlk İşi.


  Sadece 91 sayfa. Batının belli başlı eleştirmenleri, yayımcıları pek övmüşler yazarımızı (hiç de hazzetmiyorum, sanatsevicilerinin (Can Baba'ya bin selam!) şakşakladığı isimleri (yanlış belki ama böyle)).
   Kabul etmeliyim ki okuduğum (ki az da sayılmaz) her şeyden farklı bu metin. Kimi zaman PKD (Philip Kindred Dick)'in halüsinejik evrenini anımsatsa da günümüzün hallerine keskin bir eleştiri getirdiği kesin. Bilimkurguyu didikleyen biri olarak kesinlikle bilimkurgu olmadığını söyleyebilirim. Bildiğimiz herhangi bir canlıya ilişkin görülmemiş standartlara sahip kahramanları düşündüğünüzde fantastik bir fabl olarak değerlendirebilirsiniz. Yalnızca metnin politik eleştiri dozunun pek şanjanlı olduğu kesin. Ülkeler hukuku, politika, siyaset bilim, medya hakkında kimi zaman gülümseten tespitleri var. Tedrisimizde yazarın ikinci kitabı "Kurtuluş Günü"ndeki öyküler var. Onları da bir tadalım, yazarımızı daha iyi tanıyalım, üslubu içselleştirelim; belki devamı gelir. 

20 Haziran 2023 Salı

"Ömür Diyorlar Buna" Bayan Tunç'tan Öyküler.

   188 sayfa, üç bölüm, 22 öykü.
   Öykü denilince kriterim hep Sait Faik Usta olduğundan elimde olmadan beklentimi yüksek tutuyor ve bedbaht oluyorum. Bunda da aynı oldu işte. Yazarımızın romanlarını pek keyifle kıraat ederken aynı frekansı öykülerde de bulmayı bekledim. İki günde bitiveren öykülerin okunma hızı dikkate alındığında bu yanlış anlaşılabilir. Anlaşılmasın. Öyküler güzel, kimileri insanın bir yerlerine dokunuyor, bazı satırlarda sizi anlatabiliyor ama bence yazarımızın romanları daha bir güzel. 
   Öykü okumak üzerine çalışmam ve yeni kriterler belirlemem gerekiyor. Kimi dostlarımın yazdığı öyküler, bunlardan daha iyiydi mesela. Beklenti eşiğimi düşürmeliyim yoksa öykü kanallarım kuruyacak. 

14 Haziran 2023 Çarşamba

"Memnun Kalırsın" Sert Öyküler.

 Sanatçıyla eserini ayırmakta güçlük çekiyorum ama sonunda başarıyorum. Cemal Süreya okurken, karısına şiddet uyguladığını (zavallı Seniha), Vudielın filmi izlerken üvey kızıyla evlendiğini, Schopenhauer düşünürken aşırı bohem yaşamını unutmayı başarabiliyorum. Bu kitapta da güç oldu ama oldu trafikte birini öldürmüş ve sonrasında sıkı çarşafa dolaşmış birinin satırlarını okumak.
   Üç bölüm, 15 hikaye. Şahsi hikayeler belki de gerçek hayatta olmuş kısa zamanların satıra dökülmüş hali, çürüme hikayeleri kurgulanmış belli ama gerçekte olabilmesi mümkün haller (Klimacılar pek çarptı beni), olağan hikayeler ise fantastiğe göz kırpan (şahsen en çok sıkıldığım) beş öykü. 
   Yazarın her kitabında olduğu gibi sert, acı, bitirince ağzınızda kekremsi bir tat bırakan sayfalar (Bayan Begonvil'in karşı maddesi). Okunur mu okunur.

11 Haziran 2023 Pazar

"Bayan Begonvil" Yıldız Alatan'ın Son Macerası.

   Sayın Öz'ün Yıldız Alatan serisi pek tuttu. Bunu 172 sayfacık cep boyu bir kitaba istenen yüksek fiyattan anlayabiliyoruz. Ne zamandır rafta, haftasonu yapılan 1100 km.lik bir otomobil yolculuğunda arka koltukta otururken bitirilmeyi bekliyormuş. Öyle de oldu. 
   Yıldız Alatan Yunanistan'a bir yaz tatiline gider. Gelişmeler onu kayıp bir kızın izini sürmeye iter, olaylar gelişir.
   Her Alatan serisinde olduğu gibi bölümler dikilen kıyafetlerle adlandırılmış, 1980'li yılların sonunda geçen novellamız dönemin popüler şarkılarından örnekler veriyor, ağlayan kek tarifi veriyor, güzel tatil beldelerinin tanıtımını yapıyor (insanın içinden Tolo'ya gitmek geliyor okurken) bunların üstüne bir de kayıp bir kızın izini sürüyor. Her seride olduğu gibi olaylar çözülüyor (ki arkası gelebilsin).
   Bu seriyi okurken aynı Murakami kitaplarını okurken hazzı almam ilginçtir. Haruki Bey'in kitaplarını okurken de artbenliğime bir huzur, bir düzenlilik hissi yerleşir. Olaylar ne kadar büyülügerçeklik olsa da bu düzen, huzur hissi kitap bitene kadar kaybolmaz. Yaprak Hanım'ın kitabı da aynı hazzı veriyor. Bir kere başkahramanımız çok onat, sakin, düz bir insan, her işi rast gidiyor, şüpheli tarafından kaçırılıp iki gün zincirlere bağlandığında bile bu duygu kaybolmuyor (adeta insanın Yıldız Alatan olası geliyor). Çevresindekiler de buna keza ("keza"! iyiden tekaüte bağladım) onu tamamlayan kişilikler. Adeta bir Ertem Eğilmez filmi. Bu açıdan gerçeklikten kopuk olduğunu düşünebilirsiniz (benim çevremde hiç öyle kişiler yok!). Son okuduğum öykü kitabının karşı maddesi olduğunu (E.Serbes "Memnun Kalırsın") rahatlıkla söyleyebilirim (o da adeta bir Haneke filmi). Her ikisini de okumalı ama hayatınızda ilginç şeyler (Çin bedduası) oluyorsa Yıldız Alatan maceraları okumak daha iyidir.

"Uykusuzluk" 27 Yıl Önceki Tadı Yok.

   Ralf Rabırts, sevdiceği Kerılin'i kaybettikten sonraki yalnızlığa alışmakta olan 70 küsur yaşlarında bir tekaüt. Uykusuzluk çekmeye başlar. Dalmakta bir sorunu yoktur ama gitgide erken uyanmaya meyillidir. Derken uykuları günde 2 saate falan düşer. Bunun yanında bir de gündüz gördüğü halüsinasyonlar vardır. Bu arada bu durumda olan tek kişinin kendisi olmadığını öğrenir. Olaylar gelişir.
   İlk 1996'da Remzi kitabevinin edisyonunu okumuş, pek beğenmiş, hemencecik de kütüphaneme atmıştım. 1999 Depreminde gitti kitaplarım. Gaile derdi arasında bir daha edinip okuyamadım. Sonra aklıma geldikçe (ki Sai King, karakter ve artalan betimlemesini şükela yapar bu kitapta) edineyim dedim. O da nesi! Kitap piyasada yoktu. Ara ara baktım internete, her girdiğim sahafta sordum. Yalnızca nadir kitaplar satan bir sitede hakikaten nadir olarak satışa sunuldu, fiyatlar da coşmuş olduğu için almadım. Geçenlerde Altın Kitaplar yeniden yayınladı, derhal edinip 27 yıl önce başladığım gibi bir heyecanla başladım. İki yıl öncesinden fakire bu musibet (insomnia, uykusuzluk) tebelleş olduğundan daha farklı bir merakla başladım üstelik. Kitapta, yakında tecrübe edeceğim yalnız hayat üzerine de külli kıssalar vardı. 
   Bir kere kitabın yeni baskısı eskisinden 139 sayfa fazla (ya eskisi kısaydı ya da bu uzun, bilemedim (Remzi 645, Altın 784 s.)). Roman her King işi gibi güzel bir zaman, zemin, karakter kurgusundan sonra yavaştan tırmanıyor, son 50 sayfada pik yapıyor, son 10 sayfada da toparlanıyor. Uykusuzluğun getirdiği halüsilasyonlar ve ona bağlı olan kavramlar pek çarpıcı (bildiğimiz dinlerin hepsine fake atıyor (ne işim olur fake le) mandepsiye bastırıyor. Yazarın opus magnumu "Kule" serisinin bir alt işi olduğunu söyleyebiliriz. King'in böyle birçok işi vardır ve çoğunlukla da iyidir. 
   Nedir: ya fakir bu 27 yıllık sürede değişti, ya kitabın eski çevirisi daha iyiydi. Bir türlü eskiden aldığım hazzı alamadım okurken. Özellikle kitabın ikinci yarısında fenalıklar bastı. Bu arada bilim tarihi çalışıp, beyin köşeleşti mi, hayalgücümü eskisi kadar iyi kullanamıyor muyum bilemedim ama eskiden herkeslere hararetle tavsiye ettiğim bu romanı artık sadece hayalgücü kuvvetli bilimkurgu okurlarına önerebiliyorum. 

31 Mayıs 2023 Çarşamba

"Kuru Kız" Ayfer Tunç'tan Biyografik Roman.

   Tierra Del Fiego'da başlıyor ilk bölümler (her bölüm bir sayfadan beş sayfaya kadar çıkıyor ve çok var) sonra memleketimizde meçhul bir coğrafyaya sıçrıyor (coğrafya meçhul ama yaşananlar çok tanıdık). Adını bilmediğimiz ana kahramanımız Kuru Kız'ın (kız kurusu demeyi kaba bulduklarından böyle sesleniyorlar arkasından) yaşadıklarını kısacık bölümlerle okuyoruz. Karakterler sahici, yazılanlar sanki gözümüzün önünde oluyor. 216 sayfalık kitaba sabah başladım, gece bitirdim (sahi çalışıyorum bir de bu arada). Övünmek değil bu, çünkü bölümler paragraf olarak yazılsaymış doğrudan 108 sayfaya düşermiş ve bunu okumak da fazla sürmez.
   İlginç bir yazım tekniği kullanmış Sayın Tunç. Muhakkak ki çok çabuk okunmak üzere tasarlanmış ve etkili de olmuş. 
   Hissettirdiklerine gelince: kötüler çok kötü (zahiren iyi göründüklerinden olsa gerek), iyiler pek belli değil, internet güzel kullanıldığında bireyi bağımsızlaştırıp geliştirebiliyor, rutin dar geliyorsa hayallerin peşinden gidebilecek cesareti bulmak önemli (ancak Arjantin'de oturma izni olmadan kalmak nasıl mümkün oluyor bilemedim), intikam çok tatlı birşey, hayata tek başına karşı koyabilmek güzel bir haslet.
   Benim çok hoşuma gitti (tabii bu çok öznel bir değerlendirme). Yazarın diğer kitaplarının yanında (Yeşil Peri üçlemesi gibi) biraz zayıf kalsa da okunur.

24 Mayıs 2023 Çarşamba

"Rüyalar Anlatılmaz" 6 Harfli Ceberrut.

   Pilar'ın kocası Eyüp sırra kadem basar, geride hiç bir haber bırakmadan. Pilar, Eyüp'ü çok seviyordur. Çaresiz İspanya'lardan Emirgan'lara yola koyulur. Elinde Eyüp'ün rüya günlüğü. Günlük ilerledikçe saklı gerçekler yavaştan açığa çıkar. Pek de pembeşeker hikayeler değildir yazılanlar.
   Sayın Yıldırım'ın okumadığım son kitabını da bir haftada bitirebildim üç ülkeden geçerken. Kitap karakterlerin bakış açısından yazılmış bölümlerden mürekkep. Diğer kitaplara yapılan göndermeler de zihin açıcı. Yazarın hep yaptığı ama beni her seferinde şaşırtan bir trüğü (ne işim olur trükle?) oyuncuğu var. Şeylerin kişilere göre nasıl değiştiğini çok güzel veriyor. Ortada bir durum var. Birçok kişi aynı şeyi yaşıyor ve kendi algılamasına göre tepkiler veriyor, diğerleri hakkında yargılara varıyor. Bunlar çoğunlukla aynı eksende olmuyor. Toplumumuzdaki empati (ne işim olur empatiyle?) digerkâmlık eksikliği burada kendini gösteriyor ve olmadık şeyler olmadık biçimlerde algılanıp, iletişim eksikliğinden olacak kopmalarla kendini gösteriyor. Neyse, kitaba dönelim. 
   Heyecanlı başlayan, kimi kırılmalarla okurun merakını canlı tutan ancak finalindeki kırılma (o çok rastlanan meşum altı harfli aile içi kirli sırlar) hem bir climax (climax'le de işim olmaz) tepe noktası yaratamıyor hem de sonu tatmin etmiyor. Yine de iflah olmaz NY tutkunuysanız bakabilirsiniz, bakmasanız da çok şey kaybetmiş olmazsınız. 

7 Mayıs 2023 Pazar

"Guardians of Galaxy Vol.3" Eğlencelik.

 Acaip kılıklı süperkahraman filmi izlemek için yaşım geçmiş olabilir ama ben bu serinin müziklerine bayılıyorum. Konusu "takım arkadaşlarının hayatını kurtarmak için tehlikelere atılan bir grup insanın hikayesi" olarak özetlenebilir belki. Hayatı tehlikede olanın bir rakun olması dışında dinleyene normal de gelebilir ama hayat üstünüze fazla gelmeye başladığında "Ela ile Hilmi ve Ali" izlemek yorucu olabiliyor. O zaman ne yapıyoruz haftasonu? Böylesi filmlere gidip zihni bir güzel pırıl pırıl yapıyoruz. Besin değeri olarak mısır cipsiyle aynıdır: hiç bir faydası yoktur, yemesi pek keyiflidir.

"Billy Summers" King'den Bir Tetikçi Romanı.

 
   Zihin dolduğunda kıdemli okuyucunun S.King okuyarak "okuma yetisini" bileyeceği bir seçenek vardır. Malumunuz: günümüzün okuma alışkanlığı sosyal medyadan öte gitmiyor. Üstelik bilgi alma, okuma hevesini tatmin eden youtube videoları ve podcastlar da okumaya "vakit bulamayan" çoğunluğun bu isteğini tatminde hayli verimkar. Çevremdeki birçok kişi kitapları okumak yerine dinliyorlar artık. Hatta bu işin seçilen seslendiricileri dahi var. Konudan uzaklaşmayalım. Anlam yüklü uzun cümleleri okumak kimi zaman yorucu olabiliyor. O zaman fakir alır bir S.King romanı ve bırakır kendini satırların akışına. 
   Sai King, bir edebiyatçı değil. İyi bir zanaatkar. Formülü belli çoksatarlar yazar. Ancak olay kurgusu, karakter betimlemeleri gayet iyidir. Öldükten sonra klasik olabilecek işleri vardır ama şimdilik viya böyle (bu arada kalemini oğluna bırakma çabaları da bence beyhudedir). Neyse gelelim kitabımıza.
   Her zaman tek, bilemedin iki eksenli romanlar yazan King bu kez çok eksenli bir roman kaleme almış. Billy Summers; bir tetikçi. Ancak kendine göre bir etik oluşturmuş, hedefleri kötü değilse almıyor. Emekli olmadan önce son bir iş yapmaya hallenir, işler biraz çetrefilleşir, olaylar gelişir. 
   Harcıalem King romanlarından farklı olarak fantastik ögeler yoktur (Shining'deki overlook oteline yapılan göndermeler gülümseticiydi ama). Henüz ilk yarıda olayın sona ermesinden sonra diğer eksene geçiyoruz. O da nesi? İkinciden sonra üçüncüye geçiyoruz. Bundan sonra biraz sıkılıyoruz ama bu süreçte bir romanın başlangıcına tanık oluyor ve bu romanda protagonistin cemaziyülevvelini de öğreniyoruz. Dördüncü eksende sıkılmaya başlıyoruz ve Bay King dördüncüde finali bağlıyor. Sonu üzücü ama en doğru son (aynı Kule'de olduğu gibi). Tek eleştirim Irak'ta geçen bölümlere. Ne işiniz var Irak'ta yankiler? Aynı Felluce duvarlarında yazdığı gibi niye eve gitmiyorsunuz?
   Kitabı öneririm ama.

1 Mayıs 2023 Pazartesi

Tayland'dan Laos'a Nehir Teknesiyle Yolculuk İçin Sınır Geçişi/Border Crossing from Thailand to Laos for Slow Boat.

 Uzun seyahatime çıkmadan önce Tayland Laos sınır geçişine dair bilgiler toplayayım dedim ve maalesef yabancı dilde yazılmış olanlar haricinde (ki onlar da birşeye benzemiyor) başlıktaki konuyu işleyen bir kaynak bulamadım. O halde; bu tecrübeyi yaşamış biri olarak: bu bilgiye ihtiyacı olanları düşünerek bir yazı yazalım.

Tayland'ın gerçek ve daha hoş bir yüzünü görmek isteyenlerin gideceği Chiang Mai'ye gittiyseniz, doğası ve insanı bozulmamış Laos'a da gitmek isteyebilirsiniz. Bunun için önünüzde çeşitli seçenekler var. Chiang Rai'de kalarak gitmeyi tercih edebilirsiniz (orayı da görelim gitmişken!). Bendeniz kör karanlıklarda kalkmayı sevmediğim için Chiang Kong'da gecelemeyi tercih ettim. O halde C.Mai'den başlayarak maddeliyoruz (en sevdiğim).

  • Chiang Mai otobüs terminalinden "Green Bus" firmasından güzelce alıyorsunuz Chiang Kong biletinizi. Otobüsler klimalı, çok konforlu değil ama hepi topu 5-6 saat gidiyorsunuz ve Chiang Kong'a geliyorsunuz. Burası genellikle Laos'a geçmek isteyen turistlerin bir gecelik kaldıkları küçük bir köy. Gecelemeyi burada yapıyorsunuz. Nehrin kıyısında yürüyüp Laos'un ışıklarına bakıyor, nehir kıyısındaki korku filmi dekoru gibi terkedilmiş otellerden ürperiyorsunuz. Sabah için sınır kapısına bir tuktuk ayarlamanızda fayda var.
  • Sabah 7'de tuktukla Tayland sınır kapısına gidiyorsunuz. Burada çıkış işlemleriniz çabucak halloluyor. Bastılar çıkışı pasaporta, doğru "dostluk köprüsü"nün üstünde bekleyen otobüslere. Sırada Laos sınır kapısı var. Kapitalizmden, komünizme hoşgeldiniz. 
  • Burada işler biraz yavaş işliyor. Sınırda vize almak zorundasınız. Öncelikle verdikleri iki formu güzelce dolduruyorsunuz (yanınıza kalem alın dediler ama orada da vardı), bir miktar harç (miktarı tam hatırlamıyorum ama düşük bir miktardı) ve bir biyometrik fotoğrafınızla asık suratlı sınır polisine teslim ediyorsunuz. 15 dakika kadar bekledikten sonra isminizi okuyorlar. Vizelenmiş, giriş damgası basılmış pasaportunuzu alıyorsunuz. Sonra bir bankoya daha gidip harcı veriyorsunuz (47 USD). Amman vereceğiniz banknotların üstünde yazı, kenarında yırtık olmasın. Almıyorlar, arıza çıkarıyorlar (gördüm biliyorum). Nihayet Laos'tasınız. Çıkışa seğirtip tuktuklara yöneliyorsunuz. Her tuktukun tarifesi belli. Bir iki kişi birleşip bir tane tutarsanız daha ekonomik olur. 
  • Bunlar sizi nehir teknelerinin olduğu rıhtıma götürüyorlar (20 dk.). Hemen oradaki bilet gişesine giderek biletinizi alıyorsunuz (iki tip bilet var Pakbenk'e ve Lluang Prabang'a (200.000-400.000 Kip)). Teknelerin 09:30'da kalktığı söyleniyor ama mümkün olduğunca doldurmak istediklerinden kalkış 11:00'i buluyor. Tayland yazısına halleniyorum, sonra da Laos gelecek. Detaylar orada.

"Kopyalanmış Adam" Saramago'dan.

 Saramago üslubunu biliyorsanız kolayca okunacak kitaptır. Değilseniz uyarılarımı yapayım: öyle konuşma çizgisi, ünlem, noktalı virgül falan beklemeyin çok beklersiniz. Koca kitapta sadece nokta ve virgül vardır. Jose Bey, burada dördüncü duvarı falan yıkıp doğrudan kendi imgeleminden aktarır romanı, kimi zaman konudan uzaklaşır (pek matraktır ama konuya dönme çabaları falan), kimi zaman bambaşka mecralara akar. Bitirince gülümseyeceğinizden emin olamam ama ona yakın bir şey olurum. 
   Tertuliano Maximo Afonso, boşanmış, kendine yalnız bir rutin oluşturmuş, dümdüz yaşayan bir adamdır. Bir gün bir film izler ve hayatı değişir. 
   Görünen gerçeklik ve asıl gerçek, hayatımızın sorgulanması, yaşama dair tespitler ve buna benzer şeylerle kitabımız çabucak okunur (306 s.). Bendeniz işbu matbuatı uzun seyahatimde okuduğum için derin edebi hazlar almadım ama kindılın izin verdiğinde altını üstünü çizdiğim yerler oldu (misal: "hayat boyu süren tek şeyin hayatın kendisi olduğunu, bunun haricindeki her şeyin belirsiz, istikrarsız ve gelip geçici olduğunu düşünüyorum, yaşam bana bu gerçeği öğretti."). Ustanın üslubuna aşinaysanız öneririm, değilseniz başlamak için ideal kitap olmayabilir. 

"Newton Neden Türk Değildi" Nasıl Olsun?

   Celal Şengör'ü seversiniz sevmezsiniz, kendi alanında primadır, alanının dışındaki kimi ahkamları da dikkate değerdir. 12 Eylül sonrası apolitik aydının şükela bir cisimlenmesidir. 

   Celal Hoca bilimin neden bu coğrafyada serpilemediğini kimi denemelerde anlatıyor. Bunların içinde zihni pırıl pırıl yapan kimi tespitler (Hristiyanlığın yobazlığının koca yüzyılları karanlıkta geçirtmesi gibi) var. Ucundan kıyısından bilim tarihine bulaştığımız için daha bir ilgiyle okudum yazılanları. Düşüncelerinin hepsine katılmasanız da bulunduğunuz açıyı değiştirecek bilgiler var denemelerde. Bu da bir kitap için vermesi istenen faydadır. Kimi zaman durduğumuz yeri değiştirmek, şeylere başka yerlerden bakmak gerektir. Hayatı başka türlü algılayabiliriz ve belki bu eski algımızdan daha iyidir. Zahmete değer. 196 sayfa, kolaycacık okunur. Öneririm.

"Ela ile Hilmi ve Ali" Hilmi'lik Üzerine.


   İki kapalı bir de (kısacık) açık alanda çekim, üç oyuncu, 1s42d, minimum bütçe, güzel film.
   Her ne kadar afişte üç isim görünse de adamımız Hilmi'dir. Hilmi mal değneğidir. İnsanlarla irtibatı bilgi aktarma şeklindedir (her b.ku da bilir, levrek buğulamayı da süper yapar), Hilmi dersanede matematik öğretmeni, her okulu kazanmış ama gidecek cesareti olmamış (kazanma belgelerini çerçeveletip asmış ama), tutkusu pilotluk (ki hallense yapabilir) o uyduruk simülasyonlarda evinin salonunda uçuş yapıyor, balığı bilgisayarda tutuyor, doğru dürüst arkadaşı yok, hayatın kıyısında izliyor. (bunu yapılan o tek açık çekimde çok güzel anlıyorsunuz (herkes bir şey yapıyor frizbi uçuruyor, top oynuyor, sohbet ediyor. Hilmi aralarında geziniyor)). Kendine güvenli bir koza örmüş, o kozanın içinden çıkmıyor. Yapabildiği: öğrencisi yaşında müşkül durumdaki bir kızla, Ela ile evlenmek. Aralarındaki ilişki de (tek olabilecek yöntemle) Ela'yı sınavlara hazırlamak (çünkü başka birşey bilmiyor Hilmi). Bu fasit daireye, apartman görevlisinin oğlu Ali girer. Ali daha onbeş yaşında (Ela'ya ilk rastladığında teyze diyor, oysa Ela ondan 5-6 yaş büyük.). Rap dinliyor, her zaman görünen uslu öğrenci maskesinin altında gayet de küfürbaz, işine gelmediği zaman çekip gidebilen bir yüzü var. Hilmi'den çok daha sahici. Ela ve Ali kafa barıştırır, Hilmi açmazlara girer. Olaylar gelişir.
   Serde yıllardır farkında olmadan gelişen bir Hilmilik olduğundan (koza durumu), pek etkiledi fakiri. Hele ki (bundan sonra yazacaklarım bozuntu içerdiğinden filmi izleyecekseniz okumayınız) son yangın sahnesinde (Çehov'un mottosu "bir sahnede tüfek varsa patlayacaktır") Hilmi'nin "hımm balonlara hidrojen koymuşlar helyum yerine, sülfürik asit kullanmış olmalılar" diye ahkam kestikten sonra yangını söndürmek yerine o çok onat soru klasörlerini kurtarmaya çalışması hem üzücü hem de kızdırıcıydı. 
   Müzikler, metaforlar (karıncalar, pornolar vs.), oyunculuklar, çekimler, kurgu ve özellikle senaryo çizgi üstüdür (aldığı ödülleri haketmiş kanımca). Kimi özellikleri içselleştirebilirseniz insanın hayatını gözden geçirmesine yarar (bu da az değildir bir sinema filmi için). Koca Ankara'da tek salonda iki seansta gösterimde (suarede 7 kişiydik). Kavgalı dövüşlü filmler her yerdeyken böyle incileri kimsenin izlememesi de ne biliyim hüzünlendiriyor insanı. 

"Leyla'nın Kardeşleri" Katman katman üstüne!

 Leyla gelmiş 40 yaşına, bir baltaya sap olamayan biraderleri ve anne babasıyla yaşıyor. Ailenin en akıllısı. Yoksulluk çepeçevre ve çember daralıyor. Leyla, bir çıkış yolu bulmaya çalışır, olaylar gelişir.
   Uzun (2s39d). Çok katmanlı bir iş. Kadının toplumdaki yeri mi, aile arası ilişkiler mi, elektraoidipus kompleksleri mi, İran ekonomisi mi, feodalizm mi kapitalizm mi? Daha yazsam çok ama sıkılıyorum. Son yarım (birazcık melodrama kaçan) saati olmasaymış daha hoşlanacağım bir filmdir. Kimi sinemalarda bazı replikler vardır, beyin kıvrımlarının içine kaçar. Bunda da var öyle bir iki yer. ("nasıl düşüneceğin değil, ne düşüneceğin öğretildi sana", "kusurları sevmiyorum ve mükemmellik beni korkutuyor") Aman aman kaçırmayın diyemeyeceğim ama genç bir yönetmenin ilk filmi olarak beklenenin üstünde, bulursanız (akış kanallarında var) izleyin.   

23 Nisan 2023 Pazar

"İsa'ya Göre İncil" Saramago'dan.

 Ateist olan Saramago, İncil'i okumuş sonra da bunu İsa'nın gözünden romanlaştırmış. Araya kattığı yorumlar, tespitler o kadar sarsıcı ki; bu romanı yazdıktan sonra Portekiz'i (ki pek köktenci katoliklerdir) terk etmek zorunda kalmış. Şahsen 392 sayfa (ki bunun büyük kısmı Laos'un ıssızında sarı nehirde tortor giden bir teknede iki günde okundu) sular seller gibi aktı. Özellikle Tanrı'nın, Şeytan'ın ve İsa'nın sandalda konuştukları bölüm, Şeytan'ın kalenderliği, Tanrı'nın acımasızlığı zihinde şimşekler çaktırdı. Şimdi ülkemde "Muhammet'in Gözünden Kuran" diye bir kitap yazılsa, yazarına ne olurdu diye düşünüyorum da, o da muhtemelen Jose beyin kaderine yakın bir kaderi izlerdi diyorum. Yazarımız ateist ama kitabı mukaddesteki kronolojiye birebir sadık kalmış. O üstü örtülü Mecdelli Meryem mesellerini ayn'iyle vaki kaleme almış. Mucizeler (bitmeyen balıklar, iyileşen hastalar, görmeye başlayan körler, dirilen ölüler (lazarus vakası), şaraba dönüşen sular ve daha neler) bile İsa'nın gözünden makul bir şekilde aktarılmış. Sonunu önceden bildiğimiz halde son sayfasına kadar heyecanla okutuyor kendini. Tek eleştirim pattadanak bitmesi (yalan yok, pattadanak bitiyor). Din konusunda esnekseniz okuyunuz, değilseniz yaklaşmayın yanına.

"2666" Olmayınca Olmuyor.

 

   Üç aydır komodinimin üzerinde. 985 sayfa. Cesameti yüzünden yanımda alıp gezdiremiyorum da (985 S.). İlk üç kitabı (roman beş kitaptan mürekkeb (mürekkeb?)) ite kaka bitirdim. Aslında edebiyat eleştirmenleriyle ilgili ilk kitap güzel sarmıştı ama sonlara doğru iyiden sündü. Yarım bıraktığım bölüm kadın cinayetleriyle ilgili olandı (oysa en kolay okunan bölüm olduğu söyleniyor). Araya da uzun seyahatim girdi, birbuçuk ay bakamadım. Dönünce başladım ama akmıyor, gitmiyor. Hayır, eleştirilere kritiklere bakıyorum: "modern zamanların başyapıtı", "Patty Smith'in (pek de severim) başucu kitabı", "Latin Amerika'nın en iyi yapıtı" gibi betimlemeler gırla gidiyor. Herhalde edebiyat kanallarım tıkandı, subaplarım paslandı diye düşündüm. Ve dedim ki: gelmişim elli küsur yaşına akmıyorsa kapat gitsin. Şu ahir ömrümde bitiremediğim (belki de bünyede son bir yılda yaşanan endorfinserotonindopaminoksitosin zafiyetinden) ikinci kitap olmuştur (diğeri Fernando Pessoa'nın "Huzursuzluğun Kitabı"dır (o da pek depresiftir, son elli sayfada pes etmiştim)). Postmodern roman sevenler değişik tatlar alacaklardır belki ama fakirin edebiyat beğenisi o kadar da yetkin değilmiş demek ki (Joyce'un Ulysses'ini bile bitirmişliğim var ama buna kalibrem yetmedi zaar (zaar!)). Siz bilirsiniz yani.

16 Nisan 2023 Pazar

Tayland, Laos, Kamboçya ve Vietnam'a Hallenenlere Genel Öneriler.


   Uzun zamandır yoldayım (mavi yakalı bir ofis kölesinin göreceli bakış açısına göre tabiy ki). Başlıktaki dört ülke gezildi. Ülke ve şehir bazında yazacağım ama girizgah olarak genel önerilerimi aşağıda aktarmaya çalışacağım. Her tembel yazarın yaptığı gibi maddeleme yapacağım (maddeleme iyidir).

  • Bu coğrafyadaki herhangi bir ülkeye gitmeyi düşünüyorsanız önce akıllı telefonunuza "Grab" uygulamasını indirin. Uber'in uzakdoğu versiyonu olarak düşünün. Çok efektif çalışıyor, otomobilden daha ucuza bisikletin arka selesinde bile gidebiliyorsunuz gideceğiniz yere. Endonezya, Malezya ve başka ülkelerde de geçerli. Taksiden ucuz, konforlu, güvenilir. 1 USD'ınıza kıyıp kredi kartınızı da tanımlayınca elinizi cüzdanınıza atmadan şehir içi ulaşım sorununuz hallolur.
  • 7/11 (seven eleven) mağazaları (özellikle Tayland'da) can kurtarıcıdır. Bir nevi uzakdoğu BİM'i (ama daha efektifi) olarak düşünün. Aldığınız tostu tost makinesinde ısıtırlar. Hazır yemekleri mikrodalgada. Kahve istersiniz, çekirdekten çekerler taze taze verirler. Soğuk içecekleri buzunu kendiniz ayarlayarak kendiniz hazırlarsınız. Çeşit çoktur, ucuzdur, güvenilirdir. Yolda tanıdığım İran Şiraz'lı gezgin Mehraane'nin dediği gibi adeta "Heaven Eleven"dır. 
  • İletişim için çıtanızı yüksek tutmayın. Tayland haricinde ingilizce bilen pek fazla yok (aslında orada bile fazla değil ama neyse). Karşınıza çeşitli kategorilerde iletişim kurmanız gereken birileri çıkacak. Kısaca tipolojilerini vermeye çalışayım: 1. İngilizce bilenler. 2. İngilizce bildiğini zannedip çok hızlı konuşan ama aslında bilmeyenler (yavaş konuşur musun dendiğinde konuşamıyorlar). 3. İngilizce bilmeyen ama vücut diliyle istediğinizi anlayanlar (bunlar da pek az). 4. Hiçbir yabancı dil bilmeyen ve vücut diliyle dahi anlaşamadığınız kişiler (işte bu modelden gani gani var). 
  • İnternet olmazsa olmazdır. Tayland'da internet altyapısı çok iyi. Laos'un (özellikle turistik bölgelerinde) ara ara kesilse de var. Kamboçya'nın sadece turistik bölgesinde bulunduk ve iyiydi. Vietnam'da da sorun yaşamadık. Her ülkenin girişinde turistlere yönelik internet paketleri satılıyor (fiyatları makul sayılır (Tayland için olan tarifeyi de şuraya bırakalım)). Kalış sürenize göre aldığınızda hemen sim kartı takıp gerekli ayarlamaları da yapıyorlar. Unutmayın, yolu bulacaksınız, grab çağıracaksınız ve daha önemlisi bir üstteki maddedeki 4. grup için translate kullanacaksınız (bu grupla başka türlü iletişim mümkün değil).
  • Fiyatlar makul. Elbette ki turist yahut gezgin olmanıza göre bunlar göreceli. Oda servisim kulüp sandviçimi gecenin üçünde getirsin diyorsanız elbette dünya standartları belli. Onun altına düşmez. Yolculuğumuz uzun süreceği için bir iki yer hariç bütçe dostu konaklamaları tercih ettik. Kendimize ait bir oda, banyo, klima, makul temizlik haricinde konfor isteğimiz olmadı ve günlük 30 USD'lık konaklama bütçemizin üstüne hiç çıkmadık. Bir çok yerde bunun oldukça altında kaldığımızdan, bu fasıldan biriktirdiklerimizle kendimizi bir iki yerde şımarttık ve kulüp sandviçlerimizi yedik. 
  • Ekonomimiz böylesine şahlanmadan önce buraları sudan ucuzmuş. Gezginlerle konuştuğumuzda bir iki yıl öncesi memleketimin üçte biri fiyatlar varken şimdi bu yarı yarıya ya da neredeyse bire bire düşmüş. Elinizi çabuk tutmakta fayda var şahlanış devam ederse, memleketten pahalı olmasına pek zaman kalmaz.
  • Tüm yataklar çok sert. Bildiğiniz tahtanın üstüne iki kat battaniye sermişsiniz gibi sert. Bir iki yer haricinde bu tip yataklarda yattık. Gariptir ne bel ağrısı, ne de bir konfor eksikliği çektik. Öneririm yani. 
  • Dört ülkede de banyo kavramı bir değişik. Ortalama büyüklükte bir yerde klozet (bunun da yanında fleks hortumla bir fıskiye var taharet musluğu yerine) ve yanında elektrikli ısıtıcıyla sıcak su sağlayan (eskiden ihlas markalılar vardı memleketimde) bir banyo bataryası var. Birçok yerde banyo yapılan yerle tuvalet arasında bir separatör (ne işim olur separatörle) ayırıcı faktör yok. Duş aldığınızda klozet, lavabo sırılsıklam oluyor. Bunlar tabii orta seviye konaklama için geçerli. Lüks yerlerde adamakıllı duş teknesi ve küvet var.
  • Kaliteli kağıt peçete ve tuvalet kağıdını unutun. Hepsi de su gördüğünde, güneş gören kardanadamlar gibi eriyor. Kaldığınız yerlerde paranıza kıyıp 7/11'lerden kaliteli olanlardan alabilirsiniz. 
  • Götüreceğiniz nakit dövizin üstünde damga, yazı, kenarında yırtık olmamasına dikkat edin çünkü özellikle Laos ve Kamboçya'da bunları zinhar kabul etmiyorlar. Kredi kartı hemen her yerde geçiyor (Laos'ta ve Kamboçya'da bir iki yerde kabul etmediler, onun haricinde sorun yok). ATM'ler heryerde ve sorunsuz çalışıyor. Tek sorun her türlü nakit çektiğinizde %10 komisyon kilitlemeleri. 
  • Sınır polisleri (özellikle üstteki iki ülkede) biraz aksi, ters ters bakıyorlar, kısa komut cümleleri kuruyorlar. Nedir: gülümserseniz anında yelkenler suya iniyor ve sizinle doğal bir iletişime geçiyorlar. Nazik olun, gülümseyin. İşler hallolur.
  • Bu coğrafya glütensiz beslenenler için ideal çünkü Fransız sömürgenliğinin (Can Baba'ya selam olsun!) etkisinde kalan büyük şehirlerdeki bir kaç pastanenin haricinde burada buğday ve ürünleri yok. Olanlar da çok pahalı. Bitkisel kaloriyi pirinçten alıyorlar. Yemeklerin yanına steam rice (buharda yağsız tuzsuz pişmiş pirinç) veriyorlar. Zaten birçok yemekleri nudıl ya da pirinç içeriyor (buradaki nudıllar, spring roller (bizdeki sigara böreğinin kalıncasını düşünün) de pirinçten mamul zaten).
  • Peynir neredeyse yok Zeytin hiç yok. Hayır, inek ve manda çok var ama süt ürünleri konusunda garip bir kıtlık var. Memleketten peynir ve zeytin götürmüştük, onbeş gün kifayet etti. Sonrasında adamakıllı peynire hasret kaldık. Sadece tadı birbirinin aynı olan tost peynirleri var (onlar da iki boyutlu, yandan bakınca görülmüyor). Zeytiniyse sadece bir yerde (o da burada olsa, sofranıza koymazsınız) gördük.
  • Meyveler çok çeşitli, ucuz ve lezzetli. Birçok kez "Bu muzsa (mango, papaya, dragon fruit, passion fruit, jackfruit, ananas, durian) bizim yediklerimiz ne?" dedi fakir. Balıkları tatsız (sıcak denizin balığı yağlı olmuyor) buna mukabil midye, istiridye, kalamar, ahtapot, kerevit, ıstakoz, madya, çimçim gani ve lezzetli.
  • Sadece Laos'un çok yoksul yerlerinde ve Bangkok'un aşırı turistik bir sokağında ekstrem (ne işim olur ekstremle) sıradışı/uç yiyeceklere denk geldik. Yoksa öyle böcek, akrep yiyen görmedik. Hatta bunları Bangkok'un turistik yerlerinde fotoğraf çektirmek için dolaştırıyorlar. 
  • Gece pazarı diye bir kavram var. Gündüzleri çok sıcak olduğundan (ekvator kuşağına çok yakın) insanlar gece pazarı icat etmişler. Kimisi her gün kimisi hafta bir ayda bir kurulan gece pazarlarında her türlü ihtiyacınızı temin edebilir, yemek yiyebilir, yerel halkla sosyalleşebilir, ilginç şeyler görebilirsiniz. 
  • Fakir; tedbir kumkuması bir insan olduğundan bu anabasise çıkmadan önce Seyahat Sağlığı Genel Müdürlüğüne gidip "ne aşılar olacağım, hangi ilaçları yanıma almam gerek" gibi sorularla memurları darladı. Sıtma ve tifo riski olduğunu sıtma için kuvvetli bir antibiyotik reçetesi tifo içinse istersek aşı yapabileceklerini söylediler. Biz de yanımıza Deet etkin maddeli sivrisinek kovucu spreyler aldık bol miktarda. Almaz olaymışık. Dört ülkede de hiçbir ciddi sivrisinek taarruzuna uğramadık ve son durakta hepsini de kullanmadan otele hibe ettik. Önlem almayın demiyorum ama bizim başımıza gelen budur. Belki gittiğimiz mevsim (musonlarda daha fazla olabilir bilemem), belki etkin ilaçlamadan olacak börtü böcek fazla yoktu.
  • Hiç bir yerde güvenlik sorunu hissetmedik. Tüm nakdimizi yanımızda taşıdık. Ne bir kapkaça ne cepçiliğe ne de hırsızlığa şahit olduk. Kimse yolumuzu kesip para istemedi. Nice karanlık, ıssız yollarda yürüdük, kalabalıkların arasında kaldık. Güvenlikle ilgili hiç endişe yaşamadık.
  • Döviz bozdururken havalimanını pek tercih etmeyin, turistik yerdeki döviz bürolarını da. En iyi oranı bankalar veriyor. Denk gelirse tercih edin.
Şimdilik aklıma gelen genelgeçer şeyler bunlar. Ülkeleri yazdıkça oralara özel faydalı bilgilerden dem vuracağım. Hayatınızda yol olsun, yol öğretiyor.

14 Nisan 2023 Cuma

"Triangle of Sadness" Çubuk Krakerin Gücü ve Kapitalizmin Sonu veya Güç Bozar!

 Ruben Östlund'un son filmi altın palmiyeyi kaptı, üç dalda oskar adaylığı birsürü küçük festivalde aldığı ödülleri var. Kare zaten aklımızda. Afiş gişe filmi gibi duruyor, yıldız kadrosunda Vuudiherılsın bittamam. Memleketimde vizyona girmesine çok var. Malum ortamlardan emip, izledim. Uzun (2s27d) ama iyi ki de izlemişim.
   Filmimiz üç bölüm, 1.Karl ve Yaya 2. Tekne 3. Ada. Açılış sahnesi (erkek mankenlerin seçme görüşmeleri) başlı başına üzerinde düşünmeyi hakediyor. Balenciaga ve H&M canlandırmalarını yaparken homo economicusun evrimleştiği son noktayı iliklerimize kadar hissediyor ve tüylerimiz diken diken oluyor. Sonrasında hesap gerginliği ve mecburi barış da ilişkilerin ne kadar hesapçı temellere dayandığını gösteriyor. 
   Tekne ise kapitalizmin süpersonik bir mikro modeli. Krem tabaka, beyaz yakalılar (ki para para diye zıplamaları ne acıklıdır) ve mavi yakalılar. Marksist bir Amerikalı Kaptan, kapitalist bir Rus oligarkı (onlara çılgın ruslar demiyoruz, zengin ruslar diyoruz!) ve daha neler.
   Ada ise çok başka bir alem. Tuvalet idarecisi Ebigeyl'in dizginleri ele alışı (hah, işçi sınıfı hakettiği yere geliyor (bu da bir yanılgı arakolpa)) ve elit erkek modelimizin damızlığa evrilmesi (ki bu evrimleşme süreci de derin sorular sordurur ilişkiler üzerine), çubuk krakerin gücü (filmi izlerseniz biliyorum gülümseyeceksiniz), Dimitri'nin ölen sevdiğinin mücevherlerini alıp usulca ayakkaplarına (bu da eski İstanbul ağzıdır ha!) yerleştirmesi (dolar milyoneri de olsan nekeslikte sınır yok), nihayetinde "gücün bozması, mutlak gücün mutlaka bozması" kaidesinin sınıf farkı olmadan işlediğini görmemiz. 
   Pek çarpıcı bir filmdir. Buraya yazmaya erindiğim ama iki saate sığdırılan şeyleri hatırladıkça sıklıkla gülümsediğim, ürperdiğim onlarca alt öge var (misal: tonton el bombası üreticilerinin sonuna gülümsemedim yarıldım). Ruubin bey çoğu zaman işlediği üzre sınıf farklılıkları, kapitalizmin şirinlikleri (burada ironi vardır dikkat!), günümüz ilişkilerini bir güzelce aktarmış beyazperdeye. İzleyin, pişman olmazsınız.

5 Mart 2023 Pazar

Antakya Ah!

   Geçen yaz iş için gitmiştim on yıllık bir aradan sonra. Gece geç saate vardım. Otele "Birşeyler atıştırabileceğim mahalle lokantası var mı?" diye sordum. Tarif ettikleri yere gittim. Floresan ışıklı, plastik sandalyeli, nefis ızgaralar yapan bir mahalle içi kebapçısı. Gecenin geç saati olmasına karşın kadınlar ve erkekler masaların yarısını doldurmuşlardı. Hepsi de mahalle sakinleri ve pek düzgün insanlardı. Tümünün masalarında kebapla birlikte bir kadeh rakı vardı. Dedim : "Yareppim, burası benim (çünkü uzunca süredir yeni Türkiye'deyiz) memleketim mi?" (bozkırda ve pek gri, pek ortodoks bir şehirde mukimim). Otele dönüşte ana caddedeyken (geç saate karşın dükkanların hepsi açık ve esnaf kapının önünde eğleşiyordu (malum hava sıcak)) karşıdan disko topu gibi bir elbise giymiş (üstelik gayet de straplez ve mini) bir taze seğirtti. Dikkat ettim ne esnaf ne de yoldakiler (ki kalabalıktı da) başlarını çevirip baktılar. Otele girişte (ki çevresinde gani barlar vardı (di li geçmiş zaman kullanmak bu kadar mı dokunur insanın içine)) bardan çıkan çakırkeyif yeniyetmelere denk geldim (böylesi bir rahatlık geceyarısından sonra ne Beşiktaş'ta var ne Kadıköy'de), ne güzellerdi. 

Sonraki gün Rum Ortodoks Kilisesinin arka bahçesinde bakan restoranda zıkkımlanıyordum. İçkili biryerdi, en az dört masada başörtülü bacılar ve seyrek bıyıklı eşlikçileri vardı, masalarında alkol yoktu ama gözleri kuzu bakışlı değil, kahkahaları pek velveleliydi. 

İçimden böyle ılık portakal şurubu gibi birşey aktı. Dedim "Hayat bayram olsa!". İşim sağolsun zincir otellerde konaklama imkanı verse de eski bir evden restore edilmiş daha mütevazı ve niş bir yerde kaldım (iyiki de). 

Konuştuğum her insan, güleryüzlü, yardımsever, ilgili ve bilgiliydi. Habib-i Neccar camiinde Pavlus ve Yuhanna'nın mezarında dua eden temiz yüzlü müslümanlar gördüm. Affan'ın Kahvesinde sahipleri gözleri parlayarak yaptıklarının Adana bici bicisinden farklarını anlattılar (gayet sarih İstanbul lehçesiyle (hanımefendi "mutbak" diyordu)).

 

 

Çınar Restoran yine ilk gittiğim 30 yıl önceki gibiydi (bak yine di li geçmiş zaman). Bir tek tavanın ahşaplarını değiştirmişler. Hafta içi kalabalık, eğlenceli (Antakya mezelerini al, yerine tapas koy olsun sana Endülüs, demografi aynı). 

Künefeciler meydanında geceyarısından sonra boş masa bulmak zor. Yine kapalı depolarda saklanan kocaman balkabakları, mahalle arası humusçular (ki büyük şehirlerde en pahalı yerlerde bulamazsınız öylesini (Kadıköy Çiya'yı tenzih ediyorum)) İş güç Harbiye'ye gitmeme engel oldu ama akşamları şehrin tadını dört dörtlük çıkardım. Dört günün sonunda ayrılırken (ne zordur) "çalışmak bitince (havası pek nemli ve sıcak olmasına karşın) insan burada yaşar, ne güzel son durak olur" diye geçirdim içimden. Bırak coğrafi ve mimari özellikleri, çok daha zengin bir hazinesi var Antakya'nın: İnsanları. 

   Kaç gündür elim klavyeye gitmiyor. İnsan arkasından bıçaklandığında bir ciğeri söner de diğeriyle nefes almaya çalışır ya! (ben gördüm öyle vaka), işte öyleyim. Tüm anılarım yerle yeksan olmuş, o güzel insanlar bir yudum suya muhtaçlar. Uzaktan ne kadar destek olunabilirse oluyorum ama içim acıyor. Tüm temennim; Antakya en büyük hazinesini yitirmesin, o insanlar yine dönsünler oraya. Afet bölgesinin tümüne içim yanıyor ama en çok anılarım Antakya'da olduğundan oraya nar gibi köz bastırıyorlar sanki.