26 Ağustos 2018 Pazar

"Uyuyan Güzeller" Baba Oğul King'lerden Yaz Romanı.

 
   Stephen King, iyi bir zanaatkar. "Yazma Sanatı" adlı kitabını okuduğumda çarpılmıştım. Yazma işinin yaratma kısmını es geçip doğrudan "günde şu kadar kelime yazarsanız yayıncının siparişini (misal 50 bin kelime) şu kadar günde yetiştirebilirsiniz", "şöyle trükleri böyle yaparsanız okurun ilgisini yüksek tutarsınız" bâbında öğütler veriyordu. Aman Allahım! idi, kitaplarının hepsini okuduğum, adına üniversitelerde kürsü kurulan (dili kullanımı çok yetkin, ona diyecek bir şey yok!) bir yazar, sanatçı değil zanaatkarmış meğer.
   Sonradan okumalarım arttıkça, King'in pek de öyle büyük bir yazar değil, iyi bir zanaatkar olduğunu daha iyi anladım. Ha! kendisine saygım sonsuz. Güzel bir fikir buluyor, karakterleri, arkaplanı bihakkın oluşturuyor. Sonrasında veriyor serim düğüm çözümü. Bu arada okur, kimi zaman tuğla kesafetinde bir kitabı halletmiş oluyor. 
   Stephen Amca yaşlandı. Beklenen frekans gerçekleşirse bu dünyadan göçmesi fazla uzun sürmez. En azından yazmayı bırakması yakındır. Usta, bu konuda yapılacak olan en mantıklı şeyi yaparak çırak yetiştiriyor. Oğlu Oovın'ın şekli şemali kendisininki gibi ürkünç olmasa da (Babasının yaptığı aşırılıkları (uyuşturucunun, alkolün, parasızlığın dibine vurmak) yapmadığından şekil, muhasebeci şekli) en azından yazma metodolojisini anlamak için bir girizgah yapıp "Uyuyan Güzeller"i birlikte yazmışlar.
   Olmuş.
   Sağduyunuzu, mantığınızı, aklınızı bir kenara koyup okuduğunuzda son derece çekici kitap. Dooling diye bir kasabanın kadınlarının tüm dünyanın sonuna karar verecekleri bir finale doğru doludizgin giden 752 sayfalık bir tuğla. King tarzı, romanın sonuna kadar hissediliyor. İnsanı sıkmayan bir dil, çok iyi tanımlanmış karakterler, yerinde flashbackler (ne işim olur fleşbekle) geri dönüşler, bazen gülümseten şakacı bir üslup, finale doğru yükselen tansiyon ve kan. Oğul Oovın'ın yaptığı tek katkı çok da holivut usulü olmayan son diyebilirim. Önde bulunan hikayeye fazla kaptırmayıp ana fikri (sadece kadınların olduğu bir dünyanın daha iyi olacağı) sorgularsanız daha da fazla zevk alabilirsiniz.
   Yazın, yolculukta, şezlongda her türlü okunur. Ama bitirince yine eski siz olursunuz.

24 Ağustos 2018 Cuma

"Historia 1923"den İnsanın Evrimi

   Fakir, tarihin önemini geç idrak etti. Tarih merakımı, ara ara okuduğum tarihi romanlar (ki tarihi çarpıtmakta üstlerine yoktur) ve okulda öğrendiğim milli tarih (Almanlar yenilince biz de yenik sayıldık!) giderdi (öyle sandım). Yıllar geçip (geç de olsa) us uyanmaya başlayınca bu konudaki muteber satırları okumaya merak sardık. Son yıllarda popülerleşen (iyi mi oldu, kötü mü oldu bilemiyorum ! (ama herhalde iyi oldu)) İlber Ortaylı ve onun sayesinde ulaştığım Halil İnalcık gibi tarih konusunda ciddi müellifler sayesinde Osmanlı, Doğan Avcıoğlu gibi yazarlar sayesinde ise yakın tarihimize yönelik daha farklı bir bakış açısına ve fikir oluşturabilecek kadar bilgiye sahip oldum. Bu minvalde, tarih konusunda okumamın ancak cehaletimin büyüklüğünü daha da ortaya çıkarabileceğini hayret ve haşyetle idrak ettim. 
   Historia 1923, altı aylık hakemli bir yayın. Tarih ve Kültür Dergisi adı altında yayımlandığına bakmayın, her sayısı ciddi ciddi bir kitap kesafetinde (misal son sayısı 467 sayfa !). Bugüne dek yayımlanan beş sayısında da hayli önemli konuları ele aldı (1.Dünya Savaşı, Ermeni Sorunu, İslamcılık, Sovyet Devrimi). Her konuda, alanlarında yetkin (ama televizyonlarda rastlayamayacağınız (Bkz.Pierre Bourdieu "Televizyon Üzerine")) bilim insanları o ayın konusu üzerine kalem oynatıyor. Şimdi hakemli dergi deyince insanın aklına sonsuz dipnotlarla dolu, okuması zor (zorlaştırılmış) metinler geliyor. Gelmesin. Bu yazılar herkese hitap edecek sadelikte. İnsan bir konuda yetkin olunca o işte objektif olabiliyor, hamasetin bu kadar öne çıktığı (muhteşem ecdadımız !) günümüz tarih anlayışında ise objektiflik ve tarih yorumlama (inceleme, sonuç çıkarma, analiz ve sentez ve daha neler!) akil okur için çok nadir. 
   Bu sayının konusu ise hayli gıllıgışlı : İnsanın Evrimi. Alt başlığı da oldukça düşünmeye değer : Eşref-i Mahlûkat'tan Homo Sapiens'e. Biliyorsunuzdur : bilimden koşarayak uzaklaşan memleketimizde muktedirlerin evrime bakış açısı bellidir. Müfredattan çıkarılır, küçümsenir, ciddiye alınmaz (oysa sağlık bakanlığı, bakterilere karşı (bakterilerin evrimi memelilerin aksine çok hızlı, dolayısıyla gözlemlenebiliyor) antibiyotiklerin işe yaramadığını, bakterilerin evrim geçirerek eski antibiyotiklere direnç geliştirdiğini ve bilinçsiz antibiyotik kullanımının zararlarını anlatıyor (inkâr ederken, doğrulamak)). Böylesine sıcak patates bir konuyu (kimse eline almak istemez !) alanında yetkin bir çok isim her biri kendi uzmanlık alanında tarihsel olarak incelemiş, Katolik Kilisesi'nin, Osmanlı'nın, Biyolojinin, Felsefenin, Antropolojinin ve hatta İktisatın, Sosyolojinin evrime olan rabıtasının tarihi açıdan incelendiği ciddi makaleler var. Bunların yanında Türkiye'de Öjenik ve Bilimsel Yaratılışçılık gibi ilgi çekici konular da ele alınıyor. Geçmiş algısını derinleştirmek isteyen, tarihi anlamlandırmak merakı olan ve elbette evrimi merak eden kârilerin yakın durması gerek...

19 Ağustos 2018 Pazar

"Tıkanma" Chuck Palahniuk'dan İsa'nın oğlu seksomanyak !

 
   Sizi bilmiyorum ama ben Çakpalahniuk okurken hep aynı hisse kapılıyorum. Acıtıcı bir gerçeklik, kaptırıp koyuverme içgüdüsü (varsa öyle bir şey), "bitsin bu dünya!" hissiyatı (bu var kesin), kötümserlik ve beraberinde diğer sayfayı çevirmek için güçlü bir istek.
   Bir ara ardı ardına okuduğum kitaplarında, çoklukla kendini tekrar etme emareleri yaşadığımdan (hep modern zamanlar eleştirisi (haksız da değil ama!)) ara vermiştim. Tıkanma ile başladım. "Du bakalım bu sefer nereden girecek ?" diye. 
   Victor Mancini, İsa'nın oğlu, seksomanyak, kaybedenin ileri gideni (ama her ay anneciğinin bakım merkezi giderlerini (az da değil 3 teklik)  karşılamak için bin türlü takla atıyor falan), örselenmiş bir çocukluk (ama bu onun tüm hikayesi değil), maymunlar, közlenmiş kestaneler, boyunduruklar ve daha neler. Acaip bir uyuşturucu gibi, hoşlanmasanız da sonuna doğru doludizgin ilerleyen bir akış. İki gece okumasında bitti.
   Söyleyecek pek fazla bir şey yok. Uzun bir süredir aşağıdaki yazarın kitaplarını okumadıysanız (çok da çirkin bir fotografisini koydum) okunur. Ama dinlenmek ve kafa dağıtmak için okunacak kitap değildir.

15 Ağustos 2018 Çarşamba

"Upgrade" Bilimkurguda Kült Olabilir !

 Yeni gözüme çarptı. IMDb puanı da yüksek (aslında pek itibar etmiyorum ya!) Oturtum izledim. Uzunca olmasına karşın (1s40d) yerimden kaldırmadı. Bilimkurgunun ütopya/distopya, cyberpunk, biopunk alt türlerinin hepsine selam çakıyor. 
   Pek de uzak olmayan bir gelecekte; dijital karşıtı bir otomobil tamircisi, bilişimci eşiyle yaşar gider. Esas oğlanımızın pek sevdiği eşi bir cinayete kurban giderken kendisi de saldırganlar tarafından kuadriplejik (Kristofırriiv tarzı (Yaradan kimseye göstermesin) bir felç) bırakılır. Olaylar gelişir. Pek ünlü olmayan oyuncularla, 5milyon USD bütçe ile (bir marvıl filminin CGI bütçesinin %20'si), efektsiz (o komik arabaları saymazsak) nasıl sağlam bir film çıkacağının kanıtıdır.
   İki türlü izlenebiliyor. Sığ sinefile "aman ne güzel aksiyon, bundan dizi çıkar." dedirtirken, derin sinefile (ki onlar bilimkurguya da yakınlardır) "ohannesburger!" dedirtir. Nedir : yüzeyde pek holivut bir akış varken, dipte verilen mesajlar (yapay zeka dostumuz mu düşmanımız mı ? (nasıl olacak bu işler? (bunun sınırı nedir?))) insanın uykusunu kaçırır. Velhasıl, fakirin bu yıl izlediği en sağlam bilimkurgudur. Üç aşamalı son, insan bedeninin sınırları, nano teknoloji, yapay zeka (ahlakvicdanduyguempatiden azade, ancak son derece (kendi açısından) rasyonel (ki sonuçları filmimizde pek iyimser bir açıdan verilmemekte Asimov'un üç robot yasalarından bile uzakta olmaktadır)) hakkında ilginiz varsa, geleceğin pek de iyimser olmayan bir tahminini görmek isteyenler kaçırmasın.

10 Ağustos 2018 Cuma

"Biz" Yevgeniy İvanoviç Zamyatin'den En Sonunda!

 
   Bir süredir bilimkurguyla hemhal olmanın böyle yan etkileri var. Okumayı hep ertelediğim Bay Zamyatin'in "Biz"ini geçen gün bitirdim.
   Ortalama uzunlukta (256 s.) ve bir günce gibi yazılan bölümlerden oluşuyor. Bölüm bölüm okumak okurun işini kolaylaştırsa da üslup oldukça muğlak ve takip etmesi zor. Yani sıradan roman gibi başlarsanız işiniz zor. Bunda yazarın okura "tembellik etme, muhayyileni, aklını çalıştır!" mesajı vermek istediğini çıkarabiliriz. Tüm kitap sadece tek kişinin bakış açısından yazılıyor haliyle sübjektif yorumlar gırla. 
   26.Yüzyılda geçen romanımızda matematik eksenli bir toplum konu alınıyor. İnsanlar numaralarla etiketlenmiş, isimler yok. Tüm hayat, bir üst ve mutlak otorite tarafından şekillendiriliyor. Totaliter bir rejim, distopyanın pik noktası, en üstte "velinimet" var, müziksanatyaratıcılık hep onun kontrolünde ve tek tip. Kahramanımız "integral" (bombastik bir uzay gemisi (güvertesi camdan (Zamyatin'in gemi mühendisliği okumasının etkileri))) mühendislerinden biri, bir kadına tutulur. Kadın muhaliftir. Olaylar gelişir. 
   Okurken teknik detaylara takılıp "amma da modası geçmiş detaylar bunlar" dememek gerekir. Nedir : Zamyatin "Biz"i 1920'de yazmıştır. Daha ne Stalin vardır, ne II.Dünya Savaşı, Troçki sağ ve esendir. Kısaca : henüz totaliterlik ortada yokken Zamyatin geleceğe yönelik uyarılarını distopyaya bir güzel aktarmıştır. Zavallı Zamyatin'in bu kitap yüzünden başına gelmeyen kalmamıştır. İradesi dışında basılan Rusça çevirisinden (önce Çekçe, sonra İngilizce ve oradan da İngilizceden Rusça'ya yazarının isteği ve iradesi dışında çevrilmiştir) sonra Gorki'nin torpiliyle Fransa'ya göçmüş ve zor yıllar geçirerek ölüme kavuşmuştur.
   Orwell'ın "1984"ünde ciddi olarak "esinlendiği" (ortam kurgusu, kahramanlar ve daha neler !) "Biz", "1984" denli karamsar değildir. "Devrimler asla bitmez, insanların düş gücünü yok edemedikçe devrimleri bitiremezsiniz" der. Her ne kadar protagonist muhtemelen lobotomiye benzer bir işlemden geçtikten kelli, sevdiceğine yapılan işkencelere kayıtsız kalsa da (hala) muhalif olan bir kesim vardır.
   Distopyanın ağababalarından "Biz", ardıllarını her zaman etkilemekle birlikte kâriye kolay bir okuma sağlamamaktadır. Edebi açıdan bakıldığında distopyaya "1984" ile başlamak daha kolay olacaktır. İlerlemelerinizi Ursula K.Le Guin ile yaptıktan sonra (her ikisinin de çıkış noktası Zamyatin'dir) bu tür kafanızda daha bir oturacak ve "Biz"i okurken "aha da işte budur!" seviyesine geleceksinizdir. 
Hamiş : Ayrıntı Yayınları'ndan 3.Baskısını okudum. Bülent Somay'ın müthiş bir önsözü var. Başlamadan önce ve bitirdikten sonra okudum. Hoca yazmış. Okumak gerek.

9 Ağustos 2018 Perşembe

"Downfall", "Der Untergang" yahut Diktatörün Çöküşü...

 12 yıl önce izlemişim. Kimi yerlerini hala hatırlıyorum. Dün aklıma geldi nedense, "du bakalım 12 yılda paradigmam ne kadar değişmiş?" diyerek bir kez daha izledim. 2 buçuk saati aşan süresiyle yine yerimden kaldırtmadı.
   Führerbunker'in son günleri 
   O dönemi anlatan filmlerin Almanca konuşulanlarını izlemenizi öneririm (daha gerçekçi oluyor). Bruno Ganz, hem fiziksel benzerliği hem sıradışı oyunculuğuyla Hitler'i ete kemiğe büründürmüş. Hamasi (Black Hawk Down) ya da savaş karşıtı (Full Metal Jacket) filmler gibi taraflı değil (sanki) nasılsa öyle şeklinde çekilmiş. Sığınağın krokilerine bakıp bu konuda yazılı kronolojileri de inceledim. Evet, mekanlar, adlar ve sıralamalar dahil olmak üzere tarihi gerçeklerle örtüşüyor. 
   "Das Dritte Reich"ın şaşaalı günlerinden beş metrekarelik odalara taşınan hastalıklı bir egoizmin pençesindeki diktatör, çevresindeki (kimi makul, kimi sıyırmış (Göbels ve şürekası)) insanlar, savaştığı için madalya alan küçücük çocuklar, hiç birşeyden habersiz (üstelik anneleri tarafından) siyanürle zehirlenen çocuklar, intiharlar (el bombası olur, kurşun olur, zehir olur, her türlü!), cinayetler ve bu diktatörün peşine takılıp kendini mahveden bir ulus... Çok güzel anlatılmış. İzlemek ve ders çıkarmak gerek.
   Filmin sonlarına doğru Hitler'e karşı çıkanları linç eden tüylü bir Bavaria şapkası takan arkadaş her nedense çok tanıdık geldi (bir kefeni eksikti).

5 Ağustos 2018 Pazar

"Ustav Republike Hrvatske" Rajko Grlic'den İyi Film.

   Dün Sırp filmini izleyince ayarlarım bozuldu. Bugün Engin Ergönültaş'ın Uykusuz'da önerdiği (kötü film önermez o!) bir film izleyip, ayarları yerine getirmek istedim. İyi de yapmışım. 
   Önce Sayın Ergönültaş'ın yazısından aklımda kalan Yönetmen Grlic'in bazı sözleri : "filmlerin insanların hayatlarını değiştirdiğine inanmıyorum. O kadar güçlü bir kaynak değil. Ancak akupunktur iğneleri olduğuna inanıyorum. Doğru yere isabet ederse, bir iyileşme sağlayabilir." 
   Film bir akupunktur iğnesi, bir çok yerde de doğru yerlere dokunuyor.
   Tarih profesörü, travesti, iflah olmaz bir Hırvat faşist (adeta yaşayan bir şaka!) ve alt komşuları (kadın Hırvat, kocası Sırp (Hırvatlar ve Sırplar birbirlerinden nasıl da nefret ediyorlar bilemezsiniz)). Bir şekilde hayatları kesişir, olaylar gelişir.
   Tarihi arkaplan, toplumsal biçimlendirmeler ne kadar da ayırsa insanları (ırk, cinsiyet, cinsel tercih, milliyet, din ve daha neler), ortak paydada buluşmak için bazen bir yemeğin tadının, bazen bir sağlık sorununun, bazen bir melodinin ortaya çıkması yetiyor. Bunlar olunca benzerlikler açığa çıkıyor ve karşınızdakine başka bir gözle bakabiliyorsunuz. 
   Aklıma hep Nihat Genç'in bir kitabında (hangisi hatırlamıyorum) Çinlilerin köpek cinsi betimlemeleri gelir. Dalmaçyalı, Mastif, Buldog, Tazı diye değil uslu, haylaz, saldırgan, çok havlayan diye ayırırlarmış (nasıl da uygun !). Bizler de bizi insan olan taraflarımızla betimlesek negzel olurmuş (arakolpa ütopyası). Misal : Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Müslüman, Ermeni, Hristiyan, Travesti, Eşcinsel, Maço, Alevi, Şafi, Manav, Yörük (amaan yazmaya bıktım) gibi etiketler yerine; huysuz, nekes, cömert, akıllı, çabukparlar, sakin, inatçı, sevecen, mendebur, bilge, kıskanç gibi tanımlar kullansak ne şükela olurmuş. 
   Neyse : filmimiz 1s33d boyunca ilgiyi düşürmeden sinefili başına kilitliyor. Başroldeki Nebojsa Glogovac (ki 49 yaşında bu dünyadan göçmüştür (ki Sırplardan nefret eden bir Hırvat faşistini canlandırsa da aslen Sırptır)) acaip bir oyunculuk yapmış. Komşusu Sırp polis rolünde (işin ironik tarafı : O da Hırvat !) ise Dejan Acimovic var ama ben ciddi ciddi Şafak Sezer diyorum. Lambalara bakın siz karar verin.
   Ben sevdim, arşivime attım. İkinci izlemeyi hakediyor. Karar sizin !

"A Serbian Film" İnsanlığımdan Utandım!

   50 küsur yaşındayım (hah Ercüment Menemen'e bağladım şimdi de). Tabu, yasak, günah, suç denilen kavramları uzaktan izleyip değerlendirebilecek kadar okumuş yazmış olabileceğimi düşünüyorum. Bu konularda (hayatımı etkilemeyeceklerse) bir tolerans geliştirdim, "insanların ne yapacağı (başkalarına zararı dokunmuyorsa) onları bağlar" diyebiliyorum. Bu yaşıma kadar bu kadar rahatsız edici başka bir film izlemedim. 
   Açılışta (ama ilk açılışta) balkan müziklerinin birden kesilerek pattadanak gelen bir damgayla ekrana "Srpski Film" düşüyor. İlk yarı biraz normale yakın ilerlerken, sonlara doğru izleyiciyi bir "n'oluyoruz yahu?" düşüncesi alıyor, sonuna kadar izlemeyi başaranlar da "Aman Allahım, ben ne yaptım?" diyorlar.
   Artık bu işleri bırakmış bir yerel porno starı ailesiyle yaşayıp gitmektedir. Yavaştan parasal sorunlar başgösterir. Eski bir meslektaşı çok yüksek bir teklifle kendisine son bir iş önerir, olaylar gelişir (ama öyle böyle değil). 
   Bay Spasojevic'in (yönetmen) amacını anlamak mümkün değil. Toplumsal eleştiri, yerleşik kurum eleştirisi, paranın insana yaptırabilecekleri gibi şeyler yapmayı amaçlamışsa : Evet bunlar olmuş! ama yöntem amacın önüne çıkmış kanımca. Bunları daha normal (insani) bir şekilde anlatmak mümkün. Konuyu bu şekilde aktarmaksa şirazeyi oynattırıyor izleyene. 
   Normalde aykırı filmleri arşivime katmama rağmen bu kordelayı izler izlemez sildim, yine de "ille de izleyeceğim" diyenler kesinlikle yaşı 40'ın altında olanlarla, aile fertleriyle ve hatta kendileriyle izlemesinler! Buna rağmen izleme riskini alanlar ise bari en altta duran resimden sonraki sahneleri hiç izlemesinler. Size hiç bir şey katmaz, çok şey götürür. (bu tip uyarılar bazen eylemi kırbaçlar. Vallahi onun için yazmıyorum, gayet samimi olarak yazıyorum, son sahneleri izlemeyin)...

"Son Hafriyat" Ankara'da Geçen Polisiye...

 
   "Her Temas İz Bırakır"dan birbuçuk yıl sonra kitabın devamını okumama içim elverdi (öyle pesimistik (ne işim olur pesimistikle) karamsar, gri, kasavetli ki). 
   Konuşmayan bir Behzat Ç., aynı ekip arkadaşları (güzel betimlenmişler), Bahar, Red Kit ve Ankara (25 yıl öncesinin Ankara'sı ama olsun). Eline alınca bırakamama hissi. Yine kısacık (291 sayfa) yine çabucak bitti. Bay Serbes gıllıgışlı hadiselerden mapusta ama benim işim yazarla değil yazdıklarıyla. Güzel kitap, filmi de çevrildi ama kitap filminden daha güzel. O duygular görselle değil muhayyileyi çalıştırıp satırları okumakla daha iyi hissediliyor. Mazoşist okurlara öneririm (ki onlar Kafka'yı, Poe'yu da severler).

2 Ağustos 2018 Perşembe

"Paths of Glory" Zamansız Film.

   Zamansız kitaplar olduğu gibi böyle zamansız filmler de var. 1957'de çevrilmiş, aradan geçmiş 61 yıl (geçen yüzyılın ortasından bu yüzyılın başlarına). Sinefil bir arkadaşımın önerisi üzerine izledim (Muhterem Zucchero'ya selamlar !). Kendi yaptığım kahveli likör (yanına süt ve buz koyunca bu sıcaklarda şükela oluyor) ile başladım. İkinci yarıda malt viskiye döndüm. Nedir : ağır filmdir. Bitince bahar sakaları gibi şımşıkırdak olmaz, kukumav kuşu gibi düşünür kalırsınız.
   Kübrik'in senede bir film çektiği yıllar. Bundan sonra üç yıl ara verip Sparctacus'a girişecektir (yine başrolde Körkdaglıs (ömrü uzun olsun diyeceğim ama zaten 101 yaşında)). Renkli olsa bu kadar güzel olmazdı. I.Dünya savaşının (ki biteviye uzun (yıllarca süren) siper savaşları ile ünlüdür, ölenlerin sayısı II.Dünya savaşından çok daha fazladır) gri, kasvetli siper içini çok daha iyi yansıtmış. Müzikler, kadrajlar, mekanlar, kostümler (ki günümüzde çevrilmeye çalışılan savaş filmlerinin kostümlerine toz attırır (o eprimiş kumaşlar, o didik didik postallar)), müzikler, çekim açıları, yakın-uzak planlar, diyaloglar, oyunculuk (bazı sahnelerde Körkdaglısı öpesiniz gelir), velhasıl filmin tümü Kübrik titizliğindedir. 
   Filmde hemen hemen hiç kadın olmamasına (en sonda görülen hanımefendi daha sonra yönetmen beyin eşi olacaktır.), oyuncuların alayının üniforma ile rol kesmelerine karşın savaş filmi değil, savaş karşıtı filmdir. Geniş açı objektifle bakıldığında sadece savaşa değil tüm yozlaşmış muktedirlere karşıdır. Lakin Bayan Zucchero'nun dediği gibi "Filler tepişmekte, çimenler ezilmektedir". Bu üzücü çıkarıma karşın ümitsizliğe kapılmak gerekir mi ? Zinhar! Velhasıl : görülmesi gerekir.

31 Temmuz 2018 Salı

Üç Film Birarada : "Okja", "Going in Style" ve "Mission Impossible-Fallout"

Bu aralar okumalar rahatlamışken (Emrah Serbes polisiyesi okuyorum anca) bünye kendini her akşam bir filme verdi işte sonuç : 
Going in Style
   Vedat Özdemiroğlu'nun Uykusuz'daki yazısına uyup izledim. Sonuna kadar holivut. Üç usta oyuncu, tırt bir senaryo, çoluk çocukla izlenir, mutlu sonu da var. Daha ne olsun.
   Filmden tek aklımda kalan : evet sonuna kadar holivut diyoruz ama senaryonun dibinde yatan mesaj pek enteresan : kapitalizm dürüst insanları sömürürken banka soymak mazur görülebilir...

Mission Impossible Fallout
   Görevimiz Tehlikenin artık sıkacak suyu kalmadı. Senaryoyu nasıl yapsak da üç saate  yakın (2s27d) sündürsek diye ellerinden geleni yapıyorlar. Olmazsa olmaz bolca (haklarını yemeyelim bihakkın çekiyorlar) aksiyon , her bölümde zuhur edip sonradan ortadan kaybolan orta düzey oyuncular (encılabesıt, henrikavil vs.), olaya kendinizi kaptırmazsanız saçmalığın sınırlarında gezinen bir senaryo, ezberindeki 50 farklı jest ve mimiği seçerek oynayan (adam 56 yaşına geldi nasıl hopluyor zıplıyor öyle!) bir Tomkruyz, ha Saymınpegi seviyoruz Pegg'e laf yok (filmdeki adı da Benji (ne o öyle evcil hayvan ismi gibi)). Velhasıl böyle bir film. Sonlara doğru tansiyon yükseliyor yükseliyor (elbette ki çift kanallı ilerliyor final (itiraf edeyim benim bile tansiyonum 2 dizyem artmıştır)) ve elbette ki CIA'nin etkisiz kaldığı yerlerde etkili IMF'ye "siz olmazsanız dünya patlar!" temennalarıyla final. 
   Yerseniz...
Okja
   Köpekle gergedan kırması (filmde domuz diyorlar ama domuzla alakası yok) bir canlının Koreli bir adolesanla olan ilişkisi, yiyecek sanayiini nasıl etkiler ? Yönetmen süpersonik bir şahsiyet (Madeo'yu, Memories of Murder ve Snowpiercer'i çekmiş (daha ne çeksin?)), oyuncuları hep sevdiklerimden seçmişler (Tildasivintın, Poldeno), konu ilk bakışta hayvan insan dostluğu çerçevesinde gelişse de gıda sanayiinin çok şükela bir eleştirisi var. Peki ben niye haz alamıyorum Netflix filmlerinden ? Bilmiyorum, bilemiyorum. Filmin netflix olduğundan bitene kadar haberim yoktu. 2 saatlik filmde her öge gayet de güzel kullanılmıştı ama tuzsuz karnıyarık gibiydi. Belki düz sinefil sever ama ben siparişle yapılan filmleri pek sevemiyorum (sanki sipariş olmadan yapılan film varmış gibi (var ama az (hepsini bulacağız sevgili sinefil. Yavaş yavaş...))).

26 Temmuz 2018 Perşembe

"Korku" Stefan Zweig'dan Zamansız Bir Novella.

   Son yıllarda Bayan Zweig'in sevgili oğlu Stefan'ın kitaplarına yükselen bir ilgi var. Pek mutlu oluyorum. Yıllar önce okuma illetine tutulduğum ilk yıllarda yalayıp yutmuştum "Amok Koşucusu"nu, "Satranç"ı. Aradan çok zaman geçti. Yükselen ilgiyi de merak ettiğimden "du bakalım okumadıklarımdan okuyayım" dedim ve "Korku"yu elime aldım. 
  80 Sayfa, bir gecede bitirilebilecek bir kesafeti var (uykunuz varsa 2.geceye de sarkabilir). Üstad yine yazıldığı dönemin özelliklerini yansıtmakla birlikte hep bizimle yaşayacak duygulardan korkuyu omurgaya çakmış. 
   İrene, 8 yıldır Fritz ile evli. Fritz zengin bir avukat. İrene rahat batması saikiyle kendine bir aşık yapar. Olaylar gelişir.
   Hiç bir fiziksel tasvirin geçmediği roman, anlatıcı İrene'in gözünden ilerler, bu bağlamda korkunun çeşitli yüzleriyle tanışırız. Kimi zaman öforik (ne işim olur öforikle) hoptirinam, çoğu kez paranoid hallerini görürüz başkahramanın. 
   Nedir : arkaplan değişse de duygular değişmemekte, hayat hikayesini hatırladıkça hakkında üzüldüğüm (bakın aşağıdaki fotoğrafta nasıl da muhterem bir zat duruyor) Stefan Bey bu duyguları (kankası Freud Bey'in psikanalize yaptığı katkıların da yardımıyla olsa gerek (evet biliyorum cümle parantezlerden ötürü hiç olmadı!)) okura dolandırmadan, sündürmeden gayet akıcı bir şekilde aktarmaktadır. 
   Sadece buna değil, Zweig'ın bulabildiğiniz tüm kitaplarına itina göstermek gerektir. 

25 Temmuz 2018 Çarşamba

"Bilim ve Ütopya" Nasıl Heyecanlıyım Bilemezsiniz!

   "Bilim ve Ütopya", her ay yayımlanan (Ağustos'da 290. sayıya ulaşacak (ki dergicilikte (hele ki bilimi eksen alan dergicilikte) az şey değildir (bak yine helecandan (aşırı heyecan) parantez rekoru kırdım)) bir dergi (reklam geliri yok denecek kadar az). 13.Yüzyıldan sonra bilim bayrağını elinden kaptıran ve daha sonra koşarak uzaklaşan memleket evladının, tekrar bilime yönelmesi konusunda istikrarlı bir çaba sürdürüyor.  
   Bilimkurguya meylim nedeniyle bu ay bu derginin kapak konusu olan bilimkurguya dair bir yazı hazırladım. Genel Yayın Yönetmeni Emrah Maraşo ve ardındaki fedakar ekip yazdıklarımı profesyonel bir yaklaşımla (ama asla burunlarından kıl aldırmaz bir havada değil)  inceledi, düzeltmeler, kısaltmalar (aslı daha uzun) önerdi. Ortaklaşa bir şeyler yaptık. Bu akşam yazının, dergide basılacak hali geldi, son tashihleri yaptık. Yazının üzerinde adımı gördüğümde içime sanki ılık portakal şurubu akar gibi oldum. 
   Tez danışmanım Doç.Dr.İnan Kalaycıoğulları olmasa hiç ortaya çıkmayacak (bu konuda beni ateşleyen, yönlendiren en önemli unsur olması hasebiyle) bu yazıyı hazırlarken, mutad okumalarımı ihmal ettim, filmlerimi (eğer çok uykum yoksa uykudan çalarak ve pek seyrek) izleyebildim, güvercinimle akşam guruldamalarımızı aksattım (buradan sevdiceğime kocaman bir teşekkür), yazı yazmanın ne kadar zor bir şey olduğunu anladım (yazarları hoş görünüz) velhasıl ilginç bir deneyim yaşadım. 
   Biliyorum ki bu satırlar günde ancak 20-30 kişi tarafından okunuyor. Müdavimler ise ancak bir avuç (olsun, umutsuzluğa düşmek yok!). Yine de birileri okuyor bu satırları. Ağustos'da kıyın paranıza (çok da bir şey değil) bayilerden "Bilim ve Ütopya"yı isteyin (burada resmen ilan ediyorum, IBAN gönderdiğinizde dergi parasını (bütçem elverdiğince) nakit dağarcığı zayıf okurlara göndereceğim). Hem sıkıldığınızda okuyacak ilginç bir şeyler bulursunuz hem de fakiri sevindirirsiniz.
   Böylece bu akşam yazmam gereken Stefan Zweig'in "Korku"sunu da niye yazamadığımı öğrenmiş bulunuyorsunuz.
   Edebiyat ve bilime (ikisi bir arada olunca bilimkurgu oluyor) yakın duralım, biri vicdanımızı şekillendirir diğeri hayalgücümüzü pekiştirir (hayalgücü ölürse hep olduğumuz yerde sayarız) ve yarına hazır olmamızı sağlar!

22 Temmuz 2018 Pazar

"Zeplin" Karin Tidbeck'ten Weird-Fiction.


   13 Öykü, 160 sayfa. Başlarda "Hımm steampunk'a yakın duruyor." (Beatrice) dediysem de. İlerleyen öykülerde İskandinav melankolisi ("svarmod" (ezalı ruh hali)) gitgide okuyucuyu sarıyor. Canlanan-kimliklenen bitkilerden, boyutlararası telefon konuşmalarına, Py:ret'lerden, Norveç böğürtlen reçeline hepsi birbirinden garip öyküler dizisi. 
   İskandinav kurgu edebiyatıyla ilgili ilk okumam. Kurgu derken bilim kurgudan bahsetmiyorum. İşin içinde bilim değil daha başka şeyler var. Halk mitolojisi, batıl inançlar, felsefi sorunlar, bolca anatomi ve garip bir kurgu. Her öykü pattadanak bitiyor. İtiraf edeyim bir çok öykünün sonunda fakiri bir düşünce aldı. Ama son sayfayı bitirdiğimde içimde bir rahatlık, bir huzur zuhur etmedi. Bilakis, yazarın başarıyla aktardığı İskandinav melankolisine, svarmoda gark olmuş durumdaydım. Ursula K.Le Guin'in bilimkurgu müptelalarına önerdiği, (satırlarda bir ışık görmüş demek ki!) Bayan Tidbeck'in bir de romanı varmış (Amatka (kapağa bakınca distopya görünüyor)). Gördüğü uluslararası ilgiye bakılırsa, yakında bizde de yayımlanır. 
   Kendi adıma fazla bir haz almadım ama romanda işler değişir mi? Kimse bilemez! Bekleyip göriciiz matmazel.

21 Temmuz 2018 Cumartesi

"Lucky" Hayatın Anlamı !

   Holivut kalıplarına uymayan bir Holivut filmidir. Öyle seyirciyi başına mıhlayacak bir senaryosu yok. Yavaş akıyor, rutine bağlı. Aksiyon, drama, heyecan, CGI, patlama, korkutma, aşk gibi holivut klişeleri kullanılmamış. Ya neden gecenin bir yarısı bu satırları yazdırıyor. Kuvvetli film de ondan...
   90'lı yaşlarının baharında Laki. Hiç evlenmemiş, hiç çocuğu yok, hayatta kalakaldığı küçük kasabada rutininin çevresindeki (hiç biriyle yakın değil) insanlarla mesafeli bir bağı var. Bulmaca halletmekten (bu da ne güzel fiildir : bulmaca halletmek), öğrenmekten ve ilginç bir tibet jimnastiği yapmaktan vazgeçmemiş. Nihilist, anarşist ve kanımca ateist. Süt ve sigarayla besleniyor. Yaş kemale erince (90 küsur) ve ani bir bayılma yaşayınca ölümle karşılaşacağı düşüncesi korku vermeye başlıyor. Bu minvalde ilerliyor film. 
   Heridiinstentın kendini oynuyor (2.Dünya Savaşına bir LST'de katılması vs.). Kaplumbağasını kaybeden kankası Howard rolünde Deyvidlinç'i (amma kilo almış) ilk bakışta tanıyamayabilirsiniz (dikkatli bakınız (ikisinin rabıtası "Twin Peaks"e uzanıyor)). Dikkat ederseniz : kaplumbağa ölümsüzlüğü, Howard da ölümsüzlük peşinde koşan insanı simgeliyor.
   Kabul etmek gerek, fazla ilgi çekici değil. Ancak filmde öyle güzel metaforlar var ki dikkatli sinefil  bunları kaçırmayacaktır. Bazılarını yazıyorum, çoğunu da bulmayı size bırakıyorum. Üzerinde düşünecekseniz (ölüm, dirim, anlam gibi şeylere kafa yoruyorsanız daha iyi düşünürsünüz) kaçırmayın. Zamanı ezmek istiyorsanız uzak durun.
  • Laki, her zaman geldiği kahvede her zamanki sandalyesinin gençler tarafından "işgal" edildiğini görür. Sanki hayat ona "yerini başkalarına bırakma vaktin geldi" demektedir.
  • Ölümü hissettiği baygınlığın sonrasında bile kilisenin önünden hızlı adımlarla ilerlemesi
  • Önünden her geçtiğinde "Cunts" (...cıklar) diye çemkirdiği yer... (sonunda çözüyorsunuz)
  • Barda sigara yakmak üzerine başladığı tartışmayı şükela bir şekilde sonlandırması (ki bu sahne tiryakiye sigara yaktırır (sonundaki önerisi de hayata yaklaşımda bombastik bir çözümdür)). Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki ?
  • Son sahnelerde (bkz.üstteki lamba) Laki, hayatın sırrına vakıf olur, o uzaklaşırken Howard'ın kaybolan tospağasını (kablumbağa o!) görürüz (haydi ! biraz daha düşüneceğiz).
  • Milletin yılanını, kertenkelesini beslemek için aldığı canlı cırcırböceklerinin satın alıp salıvermesi.
  • Ömrünün en acı anının yanlışlıkla bir alaycı kuşu öldürmesi olduğu.
  • Kafede yaşıtı ve aynı savaşta bulunmuş bir yabancıyla yaptığı konuşma.
  • Bardaki adamın çıktığı kırmızı ışıklı bir dar sokağın sonundaki "EXIT" yazan giriş.
  • Kahve makinesinin ayarlarını değiştirmesi
  • Daha yazacağım ama uykum geldi, bitirmem gereken bir kitap da önümde yatıp duruyor, iyisi mi kitap okurken uykuya dalıvereyim.
  • Tüm mesleki stratejisini bir dakikada yerle yeksan ettiği (zavallı) avukatın bakışlarındaki çaresizlik (- o senaryoda senin yerin yok ki ? sen ölmüş olacaksın !)

16 Temmuz 2018 Pazartesi

"The Insult" Geçmiş Peşimizi Bırakmaz...

 Lübnanlı Hristiyan Toni, Filistinli mülteci Yaser'in üstüne balkonunu yıkarken dışarıya çıkan su gideri nedeniyle su dökülmesine neden olur. Yaser gideri tamir edince, Tony gideri kırar. Yaser Tony'e "şerefsiz" der. Böylesine basit bir sokak atışmasının, ülkenin geneline yayılan sokak hareketlerine dönüşmesi çok zaman almayacaktır. .
   İki saate yakın sürenin sonlarına doğru biraz sarksa da ilgimiz hiç düşmeyerek, her açılımda daha da artan bir merakla izlediğim, bir çok ödülü olan (ödül falan hikaye), arşivime attığım filmdir.
   Lübnan, ortadoğunun mikro merkezi. Her dinden, mezhepten insan var. Savaşın, çatışmanın olmadığı bir zamanı hatırlamıyorum. Ne zaman okumaya, anlamaya kalksam hep duvarlara tosladım. Bu iki saatlik film, anlayamadığım birçok şeyi aydınlattı. İletişim, geçmişin bugünümüze etkileri, mahalle baskısı ve daha bir çok şey hakkında düşündürdü. 
   Velhasıl;
  • ortadoğuyu anlamak isteyenler
  • mültecilik konusu merak edenler
  • hukuk öğrencileri
  • geçmişin ayağımıza takılan ağır prangalarına kafa yoranlar
  • insan ilişkileri konusunda takıntılılar
  • sinefiller
yakın durunuz. İzleyince pişman olmayacaksınız.



15 Temmuz 2018 Pazar

"Paslı Anahtar" Sefaradların İzinde.

   Girona'dan başlıyor (orası da neresi diyenler için işte de bağlantısı (hemi de fakir yazmış!)), Selanik, Kavala, Edirne, İstanbul, Dimetoka devam ediyor. Tarihe meraklı kâri, şıpınişi bu rotanın Sefaradların izlediği yol olduğunu çözecektir. Tarihe meraklı olmayanlar ise 232 sayfalık novellamızın satırlarını okuyacaktır.
   Yukarıda da yazdığım rotayı takip eden bir insanlar, öyküler silsilesi. Bu topluluğu hep komplo teorileriyle, ezoterik satırlarla tanıdık (Efendi:Beyaz Türklerin Büyük Sırrı türü Soner Yalçın kitapları gibi). Kendileri ise pek sessiz kaldı. Bu kez tarihe onların gözünden bakıyoruz. Oldukça eski bir tarih ve Struma faciası/varlık vergisi gibi pek bilemediğimiz (bilmek mi istemediğimiz) bolca kara sayfa var. Tüm bu tarihsel süreç, Girona'dan başlayıp çok farklı coğrafyalara savrulan ve antika kutuların içinde, dönecekleri günün umudunu saklayan paslı bir anahtar saklayan insan hikayelerini de içeriyor. 
   Atilla Amca ve Filiz Teyzemizin (nur içinde yatsınlar) oğulları Uluç Özüyener'in ilk kitabını kişisel nedenlerle alıp okumuştum (içinde bizler vardık).Bu kez edebi meraktan alıp okudum. İyi de yapmışım. Ladino, konverso, varlık vergisindeki "G"ler ve "D"ler gibi bilemeyeceğiniz muhtemel kavramları tanır, sefaradların öyküsüne aşina olursunuz. Tarih ve romana meraklı kârilerin kayıtsız kalmamaları gerekir...

"Tuncay Terzihanesi" Tersine Anafor...

 
   Sunay Akın kitapları tersine bir anafor gibi. Hani anafor yanında yakınındaki herşeyi içine çeker de tek kanaldan dibe gönderir. Bay Akın'ın kitapları bir başlangıç noktası buluyor ve ters bir anafor gibi neredeyse her yöne savruluyor. Ancak bunu yaparken içine herşeyi değil okurun ilgisini çekecek bir araba dolusu bilgiyi katıyor. 
   Bu kez kitabımızın çıkış noktası, Tuncay Terzihanesinin 50. yılı. Bay Akın, fakir gibi bir terzinin oğluymuş. Haliyle çocukluğunda o dükkanda yaşadıklarıyla benim anılarım çokça örtüşüyor (o dev makaslar, ağır terzi ütüsü, kalıplar, patronlar (bunu ancak terzi terminolojisini bilenler bilir), ölçü çizen ince sabunlar, prova kabini, etek ölçüsü almaya yarayan pudra püskürten steampunk alet (ismini bilmiyorum) ve daha niceleri. İlk yazının sonlarında "kılıncı iğne, kalkanı yüksük" satırlarını okuduğumda gözlerim doldu. Çocukluğuma gittim, Babacığımı hatırladım. Böyle olunca, kitabı da sıklıkla okumak üzere kitaplığımın göz hizasındaki raflarından birine kaldırdım. 
   Sadece terzi dükkanı kısmı ile ilgili yazı değil "Kitapsızlığın Sızısı" da sıklıkla okunabilecek bir bölüm. "Kitap bir pencere aralığına konulduğunda, odadan içeriye temiz hava girmesini sağlar. İnsan için de aynı işlevi yerine getirir. Okunduğunda, insan beyninin havalanmasına, oksijen kazanımıyla düşüncelerin yenilenmesine neden olur!..." diyor yazar. Bölüm böylece gidiyor. Kitap kurtları değil de (onlar zaten biliyor) kitap düşmanlarının okuması dileğiyle...
   204 sayfalık kitap, yolculukta, şezlongda, otobüs beklerken, metroda (metrobüste mümkün değil tabiy ki (neticede "havasız insan aracı")), cep telefonun ovalanacağı her yerde okunabilir. Üstelik ondan daha faydalı bilgiler verdiği kesin. Misal : atlıkarıncayı bildiniz mi? Neden böyle garip bir ismi var onu biliyor musunuz peki ? İşte bu ve bunun gibi nice (malumatfuruşluğunuzu taçlandıracak) ilginç bilgilere, işbu neşriyat sayesinde ulaşabilirsiniz. Fiyatı makul, boyutu makul. Okumamak için hiç bir neden yok. O halde ne duruyoruz? Haydi iyi okumalar...

"Ant-Man and the Wasp" Baba Kızın Hatırına!

   Bu güncede genellikle (70 IQ seviyesine göre yapılmış) süperkahraman filmlerini yazmamaya gayret ediyorum ama bu seferki hoşuma gittiği için iki satır bir şeyler karalayacağım.
   İlki de hoşuma gitmişti bu da. Esas adamın; fazla süpersonik olmadığı, kendiyle dalga geçebildiği, içinde biraz humoru olan cinslerini seviyorum (misal : Deadpool). Bu da öyle... Bir kere süperliği karınca olmasına dayanıyor. Karınca, candır. Hataları var, bunları kabul edip kendiyle dalgasını da geçiyor. Yeniyetmeliğe koşaradım giden tatlılar tatlısı bir kızı var. Süperkahramanlıkla birlikte kızıyla olan ilişkisini dengelemeye çalışıyor. Nebliyim haftasonu gideri olan bir film. 
   Eksikleri var mı ? Bir sürü... En zayıf yeri, bu tür filmlerin olmazsa olmazı adamakıllı bir villain. İki saate yakın süren pelikulamızda kötü karakter yok. Mağduriyetinin öcünü almaya kalkışan bir figür var. Bu da (eğer ergen gibi izliyorsanız) filmden düşmenize neden olur. Yok eğer fakir gibi sadece zamanı ezmeye niyetliyseniz, dert edilecek şey değil.


10 Temmuz 2018 Salı

"Bilim-Kurgu" Jack Baudou'dan Fransız Usulü Bilimkurgu.

 
   "Bir edebi tür olarak bilim-kurgu hakkında sahip olunan kanıları ve türü tanımlama girişimlerinin yetersizliği üzerine odaklanan bu kitap, bilim-kurguya edebiyat tarihinde hak ettiği yeri vermeyi amaçlayan bir kılavuz olarak okunmalıdır. Şimdiye dek tür hakkında ortaya konan basmakalıp yargıların geçersizliğini gösteren yazar, bilimkurgunun öncüllerinden türün 21.Yüzyıldaki akıbetine kadar bütünlüklü bir çerçeve sunuyor." yazıyor arka kapakta. Bitirince bu ifadelerin biraz iddialı olduğunu görüyorsunuz. 
   Lömon'da bilimkurgu makaleleri yazan Bay Bodö üç bölümlük bu risalede (risale demekte bir beis yok, kitap hem cep boyu hem 128 sayfacık) konuyu sadece Fransa'dan bakarak özetliyor. Genel çizgiler elbette evrensel (ama bu bilgilerin daha kallavilerine küresel ağdaki (internet mi ne ?) bilimkurgu ansiklopedisine bir göz atarak da ulaşılabilir) ama tespitlerle yorumlar genellikle Fransız kalınarak yazılmış (benzetme değil, coğrafi olarak). Açık konuşayım, bir çok maddede, yukarıda adı geçen ansiklopedideki maddelerin birebir aynısının yazıldığını gördüm. Bu açıdan gerekli malzemeyi internetten toplayıp, kendi yorumlarınızı bunların arasına serpiştirerek kendi kitabınızı yazabilirsiniz. Ya da dur bakalım, vakit bulunca bu işi fakir de yapabilir. Neticede bu konuda dilimizde yazılmış derli toplu bir kitap yok. Bilimkurgu da, okuru gittikçe büyüyen bir edebi tür. Neden olmasın ?
   Bilimkurgu okurlarına önermem. İleride benim kitabı okursunuz...