29 Ocak 2017 Pazar

"Olanlar Oldu" Çıtayı Düşürelim.

   Eyvah Eyvah'tan sonra çıtayı düşürün, yoksa hayal kırıklığına uğrarsınız. Ben düşürdüm çıtayı, hiç hayal kırıklığına uğramadım.
   Gülmek ihtiyaç. Sinema da (bu zamanda ve zeminde) riskli iş. Destek şart. Alıp biletimizi meşrebimize uygun komedi filmlerine gidiyorum. Cıvıtmadan, argo ve bel altı espri ucuzluğuna kaçmadan güldürmeyi hedefleyen filmleri kaçırmıyorum.
   Ata Demirer'in diğer işleri bazen iyi (Eyvah Eyvah) bazen fazla iyi değil (Niyazi Gül Dörtnala). "Olanlar Oldu" ikisinin arasında bana göre. Diğer filmlerde omurgada komedi varken burada bir aşk hikayesi var, arada gülümsediğiniz de oluyor.
   Filmi pek sevdim. Tabii ki bu subjektif bir değerlendirme. Filmin geçtiği yerleri, yaşam tarzını, diyalogları hep önceki yaşantımla karşılaştırdım (fakir Foça'dan Ankara'ya hicret etmiş bir insan (ne işin var bozkırda arakolpa ? (gaile derdi azizim))). Özlemişim saksılı bahçelerde müskirat yudumlamayı, berrak sularda dalmayı, yüzmeyi. Nebliyim izlerken "ahh o günler" diye iç geçirdiğim çok oldu.
   Nesnel değerlendirmeyle ise vasat üstü güzel bir aşk hikayesi, hafta sonu kafa boşaltmaya ve hayhuydan uzaklaşmaya birebir.

24 Ocak 2017 Salı

"İhtiyar Kemancı" Nihat Genç Aynı !

   "Her Temas İz Bırakır"dan sonra sardık "İhtiyar Kemancı"ya. Benzerlikler ilgi çekici. Misal : Ankara.
   Bir yazar doludizgin yazabilir mi ? Hüzünde de, neşede de pik yapabilir mi ? 
   Evet.
   Nihat Genç yapıyor. Yazarların dipsomanı bence. Karamsar bir ruh halinde yazıyorsa, üzülüyorsunuz, bitiyorsunuz. Eğer iyimserse, içinizde kelebekler uçuşuyor, güneş pırıl pırıl parlıyor. 
   İlk okuduğumda, yazarla arama mesafe koyamadığımdan kitapları çok etkilemişti beni. Aradan yıllar geçince NG kitaplarını araya ısıcam koyarak okumayı öğrendim. Yine de aradan geçen 12 yıla rağmen (kitap 2002 basımı) kimi satırlarda etkileniyor bünye. Bu kitapta da, değişik tatlar alacağınız farklı öyküler var. 
   Araya mesafe koymak kaydıyla kayıtsız kalmamanızı öneririm.

"Şair ve Patron" Zaman Geçse de Kimi Şeyler Aynı.

   Kaynakçayı ve çizelgeleri çıkarın hepi topu 70 sayfa olan risalemiz, sanat ve iktidar ilişkileri konusunda kafa yoran herkes tarafından okunması farz olan bir yapıttır.
   Langadank girdik mevzuya yine (olmuyor Arakolpa !).
   Şeyh-ül Müverrihin Halil İnalcık; öyle yorum falan yapmadan (her aklı başında tarihçinin yaptığı gibi) Osmanlı İmparatorluğundaki sanat ve iktidar ilişkisini güzelce incelemiş. 
   "Ma'rifet iltifata tabi'dir
    Müşterisiz meta zayi'dir"
    diye başlıyor kitabımız. Ardından Max Weber'in patrimonyal devlet yapısını temele oturtuyor başlıyor yazmaya. Başlıklar "Patrimonyal Devlet ve Sanat", "Osmanlı Saray Kültürünün Gelişmesi ve Osmanlı Divan Şu'arası", "Patron ve Klasik Şiirde Sanat Anlayışı", "Şu'ara Tezkirelerinde Şair ve Patron", "Fuzuli ve Patronaj", "İn'am Defterlerinde H. 909-917 Yıllarında Bağış Alan Şairlerin Menşei ve Mesleği" diye gidiyor. 
   Altı üstü çizilecek yerler var. Ancak uyarırım : "Rûm zurefası"* denildiğinde aklınıza Yunanlı bir zürafa geliyorsa sakın ola ki okumaya hallenmeyin. Bırakın bunu, başka kitaplara yönelin, fi olur, pi olur. Onlar olmazsa çi olur. Aradan geçsin bir 20-30 yıl sonra başlayın. 
   Kitap, iki türlü okunabilir. Konu olan dönemi anlamak ve günümüzü anlamak adına. Düz okursanız, (ki yazar burada sadece bunu hedeflemiş gibi görünüyor) dönem hakkında net ve sarih bir görüşünüz olur. Ama bugünü anlayabilmek gibi bir amacınız varsa, düşünceli günler sizi bekliyor. 
   Biraz düşününce günümüzde sanatın patronu kim diye merak ediyor meraklı bünye. Günümüzde kuralları kim koyuyor önce onu bir açıklığa kavuşturalım. 
   "Money talks, bullshit walks" der bir kapitalist atalar sözü. Günümüzde her yerde geçerli. Sanat nasıl paraya tahvil edilebiliyor ? Benim için sanat : (erişim kolaylığına göre) edebiyat, sinema ve müzik ve diğerleri. Bunları üretenler nasıl para kazanıyorlar ? Ürettiklerini satarak (bu bağlamda patronun aradan kalktığını söyleyebiliriz). Sonra ne oluyor, "müzik endüstrisi", "edebiyat endüstrisi" gibi oksimoron kavramlar hayatımıza giriyor. Müziğe ve edebiyata endüstri ne kadar eğreti duruyor ! Neyse bu başka bir fasıl.
   Haliyle sanatçı da en çok satacak şekilde üretiyor (o da ne yapsın ! gaile). Toplumun beğenisi sanatçının tercihini şekillendiriyor. İskenderpalalar, kişiselgelişimyazarları, mehmetözler, karaibrahimgiller, çakpalahniuklar deyip burada kimseleri hakir görmek istemem ama çoksatanların büyük bir kısmı gerçek kâri için çöptür. Yazarın boy boy fotoğraflarının (pek de artistik) yayımlandığı röportajlar da ayıptır ("Senin balın olsun, arı Bağdat'tan gelir"). Allaam yazdıkça yazasın geliyor (ama kim okur bunları arakolpa (yazma sen)). 
   Neyse kitapta aklımda kalan bir iki şeyi aşağıya alıyorum. Fazlasını merak edenler alıp okur.
  • İşret meclisleri hakikaten pek acaipmiş.
  • Sanatın patron ikbaline tabi olması (eğer patron sanattan anlıyorsa) aslında pek de kötü bir şey değilmiş (Bkz.Nihat Doğan, Muazzez Ersoy)
  • Neyse daha yazmayayım da fincancı katırlarını ürkütmeyelim.
* Anadolu seçkini

14 Ocak 2017 Cumartesi

"Her Temas İz Bırakır" Ankara'da Polisiye mi Olurmuş Diyenlere.

   300 sayfa bile değil (299 sayfa).
   Polisiyeyi seviyorum (ama Ahmet Ümit biraz yavan geliyor). Beş yıldır (hasbelkader) Ankara'da yaşıyorum (brokoli yemek gibi (limon sık, zeytinyağı gezdir tadı yine kötü ama faydalı)). Ankara'da geçen polisiyeyi ıskalamışım. 
   Bay Serbes'e sarınca "okuyalım bakalım" deyip oturduk başına, iki günde bitti (iş günü ama sadece yatmadan önce). 
   Beklenen frekans gerçekleşti. Değişik bir olay örgüsü, herşeyi kendi yazmayan yazar (okurun muhayyilesini çalıştırması gerektir yani), bildik mekanlar, aşina karakterler, acı bir üslup (hayat da öyle değil mi ?). Arkasından bir de Nihat Genç'in "İhtiyar Kemancı"sına sardık, hoşgeldin depresyon !

11 Ocak 2017 Çarşamba

"Çalgı Çengi İkimiz" Olmuyoooor, olmuyooor ! (devamı "sensiz olmuyor" gibiymişçesine okunacak)

   Memleketimin evlere şenlik halinden bir parça uzaklaşmak için, biletimizi aldık, oturduk beyazperdenin karşısına.
   Malum ikilinin öncesi işleri fakirin ilgisini çekmişti. Kendilerine özgü bir sinema dili (işler güçler), yerelin ajitasyona kapılmadan izleyiciye aktarılması (düğün dernek (diğer serinin isminin de "çalı çırpı" türü bir şey olacağından korkarım)) ümit veriyordu. Ama üzgünüm, bu beklentimi karşılamadı. 
   Hayır, oyunculuklar iyi, espriler de fena değil. Ancak iyi bir senaryoya yaslanmayınca hepsi beyhude. Ne diyeyim : önceki işleri izlemediyseniz belki katlanılabilir ancak beklentiyle giderseniz hayal kırıklığına uğrarsınız.
   Buna mukabil : güzel ve yalnız ülkemde film çekmek ciddi risk, filmimiz de ucuz trüklere (aşırı argo, belden aşağı göndermeler vs.) girmeden çekilmiş. Holivut filmlerine para kazandıracağınıza memleketimin işlerine bir şans verin.

10 Ocak 2017 Salı

"Bay Uzay Gemisi" PKD'nin Fantastik Dünyası

   PKD, acaip adam. 
   Bay Uzay Gemisi, biri hariç 9 aylık dönemde yazılmış 25 öyküyü içeriyor. Kimileri fakire yavan gelse de, çoğunluğu beyin gıcıklayan, azınlığı ise beyin tokatlayan cinsten öyküler. Günümüz bilimkurgusundan farklı olarak dönemin kimi siyasal sosyal çıkarımlarını kolaylıkla çıkarabiliyorsunuz (soğuk savaş vs.). 
   Yarım asır önce (neredeyse) yazılmış olmalarına karşın kısacık öykülerden bile holivut güzel filmler kotarabiliyor (bkz.Blade Runner, Minority Report, Total Recall). Bu filmler, özgün fikirlere yaslandığından iyi filmler. 
   Öyleyse ne yapıyoruz ? PKD'nin öykülerine (birazcık da günümüze uyarlanabilir mi ? diye soraraktan (soraraktan ?)) bir kez daha göz atıyoruz. Hiç bir şey olmazsa, güzel vakit geçireceğiniz kesin.
HAMİŞ : Yazmasam olmaz. Kitabın pek şükela bir önsözü var. Hem PKD hem de Roger Zelazny ayrı ayrı yazmışlar (Zelazny'nin ki daha güzel). Bilimkurguyu sevenler, kitabı okumasalar da bu önsözleri okumaları farzdır.

9 Ocak 2017 Pazartesi

"Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi" Böyle Roman Okumadım !

   Okumadım derken, hakikaten daha önce böylesini okumadım.
   Doç.Ülkü Birinci, bir konferans verirken başlayan ve tam 492 sayfa sonunda yine aynı yerde (bir kaç saat sonrasında) biten romanımız :  şimdi nasıl yazsam bilemiyorum. Hani çocuksunuz ve koşuyorsunuz (enerji nükleer) Mısır Çarşısından girip Kapalıçarşıya kadar ona bura çarpa çarpa koşuyorsunuz ve Beyazıt'ta çınaraltına çıkıp (ki menzil de geçtiğiniz rota kadar dağdağalıdır !) duruyorsunuz. İşte böyle bir roman.
   300 yıl, çok geniş bir coğrafya, felaket geniş bir etnik yelpaze (Gürcüsünden, Manavına (var böyle bir etnisite ! (yaşadım biliyorum)), Ermenisinden, Lazına), 250 civarında ana karakter, hiç nefes almamacasına (bölüm yok), hiç konuşmamacasına (diyalog yok (sayılır)) durdurak bilmeden yazılmış, yazılmış.
   İlk sayfalarda "du bakalım ilk bölümde bitiririm" dedim, ilk oturmada 90 sayfayı geçince, şöyle bir baktım bölüm mölüm yok. Fasıla da yok. Amok koşucusu gibi akıyor kitap. Hani bir ağacın gövdesinden başlarsınız incelemeye, ana dallar ayrılır, onlar küçüklerine ayrılır, onlar küçüklerine ayrılır. İşte öyle. Başlangıçtaki algı şokunu atlatınca (zaten hemen sarıyor), rastgele yerleştirilmiş olan olaylar silsilesinin hiç de rastgele olmadığını anlıyorsunuz. Neticede karşınızda bir ağaç var.
   Nedir : Bayan Tunç, hiç aklınıza gelmeyecek yerlerden, okuduğunuz ve yaşadıklarıyla bir yerden size dokunan karakterlerini garip bir şekilde bağlıyor. Ortaların sonunda büyük resmi görür gibi oluyorsunuz. Ardarda, biteviye gelen silsilede; bir düzen olduğunu fark ediyorsunuz. "Kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz" diyorsunuz (her ne kadar altı katı kadar olsa da). 
   Sayın Tunç'un "Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek"ini ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum. Hatırladığım : bir solukta bittiği. 
   Bu da aynı. Bitirene kadar rahat bir nefes alamadım. Dedikodu gibi başlayıp, bir deliler evinin çerçevesinde memleket tarihini aktarıyor. Her sayfasından (sadece memleketime özgü (kimi yabancı da aynı hissi duyar belki, yabancı olmadığımdan bilemiyorum)) humor (ne işim olur humorla) latife akan bu esere yakın durunuz. Sevdiklerinize hediye bile ediniz. Kitap okumaya hallenen ergenlere öneriniz. Okurken de ara veriyorsanız, tekrar başladığınızda birkaç sayfa geriden başlayacağınızı, bittikten sonra ise bir kez daha okumanız gerektiğini idrak edeceğinizi unutmayınız (çünkü o da başka tat verir).

8 Ocak 2017 Pazar

"Assassin's Creed" Filmle Oyun Oynamak.

    Son yıllarda film sanayiinin sık sık başvurduğu bir trük var. Senaryosuz, omurgasız; salt oyunculara ve efektlere dayanan filmler yapmak. 
   İşte nefis bir örnek. 
   Zamanında fakirin de gereksiz bir heyecanla oynadığı popüler bir bilgisayar oyununu almışlar, senaryo için fazla da bir emek sarfedilmemiş, sıkı oyuncular bulunmuş (Fasbender, Kotiyar, Ceremiayrıns ve en üzüldüğüm Brendıngliisın), kuntastik efektler yapılmış, dekorlarda kostümlerde hiç paradan kaçınılmamış (sanat yönetimine diyecek bir şey yok) vee neredeyse iki saatlik (1s55d) çok gösterişli ve içi kof bir film çıkmış. 
   İki saatimi harcamaya değer miydi ? Kesinlikle hayır ! Ama filme gitmemin kişisel bir nedeni vardı : size belki kuntastik gelebilir ama (bana kesinlikle geliyor) Kıbrıs'taki sinemalarda bira içmek serbest. Fuayeden biralarımızı aldık, kurulduk koltuğumuza. Pelikulamız da kafa yormayacak ama göz yoracak bir kesafette olduğundan, özellikle ikinci yarı pek şükela bir şekilde filmimizi hiç de sıkılmadan izledik. Yazılar çıktığında pırıl pırıldık. 
   Diyeceğim o ki : Kıbrıs'a giderseniz biralı sinema keyfini ıskalamayın. Yoksa izlenecek film değil.

27 Aralık 2016 Salı

"Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi" Dikkatlice Okunmalı

   Kitap katmanlı bir kitap. 
   Kültürel birikim seviyenize göre farklı izlenimler edinebilirsiniz.
   Tarih, antropoloji, bilim falan size gereksiz geliyorsa muhtemelen okumayacak ve pek bir şey kaybetmeyeceksiniz.
   Bu konulara yakınlık duyuyor ve fazla bilgi sahibi değilseniz, okuyacak, çok beğenecek ve nirengi noktası olarak benimseyeceksiniz (ki tehlikelidir bu).
   Bu konulardan herhangi birinde bir uzmanlık (merak ederek derinlemesine inceleyerek okumalar yapma, mukayeseler, analizler vs.) geliştirdiyseniz, bilmediğiniz konularda şüpheci, bildiğiniz konuda ise muhalif olabileceksiniz.
   Okumanın şöyle bir yan etkisi (oldukça da tehlikeli) var. Okuduğunuz satırlardaki ham bilgi ötesindeki yorumların mutlak doğru olduğu zannına kapılıyorsunuz (bkz. tüm kutsal kitaplar). 
   Bunca yıllık malumatfuruşluğun da etkisiyle; kitapta, daha önce okumadığım çok az şey olduğunu söyleyebilirim (bir tek misisipi balonunu çok uzun yıllar önce okuduğumdan detaylarını hatırlayamadım. Ha bir de  Göbeklitepe'nin yorumlanmasına ilk kez rast geliyorum). Haliyle; pek çok popüler bilim kitabında olduğu gibi eleştirilerim var. Eleştirilerim tarihsel bazda değil (çünkü onlar sabit), yorum bazında (ve saklı kalmasını tercih ediyorum). Ancak nedir : bu eleştiriler kitabın okunmasına engel değildir.
   Açılış cümlesiyle okuru avuçlarının içine alan kitap (ki ilk yarım sayfada aklımda kalan en yalın ve akılda kalan fizik, kimya, biyoloji tanımlarını yapmaktadır) bu tarz kitaplarda yaptığım paralel okumaların ikinci ayağını (Bay Vonnegut'un öyküleri) aksatıp (nihayetinde terke doğru gitmesi) birincil okuma rolünü kapmış ve geceleri ikişer saatlik okumalarla dört günde bitirilivermiştir (böyle mi yazılıyor ?).  
   13.5 milyar yıl kısaca geçilip (!), iki buçuk milyon yıl da özetlendikten sonra son 70 bin yıl da draje şeklinde okura sunulmaktadır. 
   Tehlikesi şudur : her bölüm bittikten sonra bir fikriniz vardır ama yeteri kadar bilgiyle donanmamışsınızdır. Altını üstünü çizdiğim çok yer vardır. Ama nedir : bu çizilen yerler daha sonra tekrar okunacak, bu konuda başka kaynaklara başvurulacak, altı üstü sağı solu güzelce incelendikten sonra fakir kendi görüşünü oluşturmaya çalışacaktır. 
   Özellikle son bölümlerde adı geçen mutluluk kavramının incelenmesi didiklenecektir. 
   Bunlar elbette ki arızalı bibliyofillere mahsus arızalardır. Popüler bilime ve tarihe yakınsanız, alın okuyun ama fikirlerinizi belirlemesine izin vermeyin. 
   Bir de : yazar hakkında bilgi edinmek için yaptığım küçük gugıl araştırmasında aşağıdaki satıra rastladığımda hiç şaşırmadığımı (ve hatta "hımm haklıymışım" diye iç geçirdiğimi) yazmasam şişerim (Hayır ! homofobik değilim).
Harari met his husband in 2002 and lives in moshav (a type of cooperative agricultural community of individual farms) Mesilat Zion near Jerusalem.[19][20][21] He is a vegan.[2]

26 Aralık 2016 Pazartesi

"The Magnificent Seven" Gelen Gideni Aratıyormuş.

En birinci budur.
İkincisi bu olur.

Dördüncüsü çekilene kadar da bu sonuncuyu hakeder. Dördüncüyü ömrümüz yeterse görür, sonuncu kim olacak o zaman bakarız.

Kısacası : zamanınıza yazık. 

"Rogue One" Bu Pilav Daha Çok Su Kaldırır.

   Tavşanın suyunun suyu.
   Filmimiz; muhteşem dilimizin bu sıfat tamlamasıyla özetlenebilir.
   Yetmişli yılların sonunda izlediğimiz "Star Wars" bilimkurgu maceramızın görsel eksenini kaydırmıştı. Bu yüzden yeri ayrıdır. Haliyle, 22 yıl sonra öykünün başlangıcını da izledik, geçen yıl izlediğimiz bitimin sonrasını da (karışık mı oldu ne ?). İlk gösterildiği gün geceyarısı matinesine girerek (hani belki az reklam verirler, tenha olur ümidiyle (heyhat tabiy ki AVM sinemaları dayadıkça dayadı reklamı (fenalık geldi), tenha da değildi))) izledik, tembellikten yazmak bugüne kaldı.
   Hani Prenses Leia'nın gemisini Darth Vader kovalıyordu ya ilk filmde.  Bu film tam orada bitiyor. Bir nevi yan öykü. 
   Büyü bitmiş. Nedir : Starvors filmine gidiyorum diye değil de, "görsel olarak iyi işlenmiş bir bilimkurgu filmine gidiyorum" niyetiyle izlenirse gideri vardır. Medsmikelsen, Forıstvitikır, Daniyen, Rizahmet gibi başarılı oyuncular arzı endam etmektedir. Maketler, kostümler (nöbet kulelerinin üstündeki direniş nöbetçileri falan) eskiye bir selam çakmaktadır. Prenses Leia'nın bilgisayar canlandırmasına aydım da (aymayacak gibi değil), Piitırkaşing'in efekt olduğunu resmen gözden kaçırmışım (diyorum kendime bu adam ölmemiş miydi ?).  
   Senaryo iyi kurgulanmış, kurgu aksatılmamış, efektler göze batırılmamış, kısacası efendi gibi çekilmiş bilimkurgudur. Mantık aramak gibi uçluklar yapmazsanız (misal : - başlangıç sahnesindeki küçümen kız koşarak nasıl uzay gemilerinden önce evine vardı ? - Uzaygemisi yapacak teknolojinin termal kamera yapamaması nasıl olabilir ? (çünkü kızımızı bulamıyorlar bir türlü)) pırıl pırıl izlersiniz iki saat onüç dakika. 
   Ama büyü bitmiş azizim. Bir daha Starvors izlediğimiz gibi bilimkurgu filmi izleyemeyeceğiz (kesin bilgi yayalım).
   

25 Aralık 2016 Pazar

"Ölümlüler Uyurken" Vonnegut'dan Öyküler

 
   Kurt Vonnegut'un "fare kapanı öyküleri". Ben demiyorum, şükela önsözü yazan Dave Eggers diyor. Yoksa ben kendi adıma fare kapanına düşüyormuş gibi bir şey yaşamadım okurken. 16 Öykü var. 312 sayfa. Üslup akıcı. Öykülerin pek azının içine girebildim. Zira, anlatılanlar bana uzak bir coğrafyanın kendine özgü gaile telaşelerini anlatır. Okumalarım içinde ayrı bir locaya sahip bay Vonnegut bu kez öncekiler gibi okurken sarıp sarmalamadı fakiri.
   Ancak önsöz başka. Önsözde yazılanları, öykü yazmaya hallenen her kalem tutan elin okuması gerektir. Ha bu arada öğreniyoruz ki : Kurt Bey, bu öyküleri medarı maişet motorunu yüzdürmeye çalışırken velveleli bir vaheyla içinde yazmış (Salah Usta'ya bin selam !). Ki bu da öykülerin (rahat zamanlarda yazılan romanlardan azade) daha ticari bir üslupla yazılmasını haklı gösterebilir.
   Ne diyim siz bilirsiniz. Vonnegut hayranıysanız okumayın. Daha önceki romanlarını okuduysanız okumayın. Ama ilk kez müşerref olacaksanız da okumaya bundan başlayın.

12 Aralık 2016 Pazartesi

"Frygtelig Lykkelig" Sen ne kötüsün Kasaba !

   Dilimize "Korkunç Mutlu" olarak çevrilebilen orijinal dilinde bence okunması imkansız olan filmimiz, fakiri hayal kırıklığına uğratmamıştır.
   Danimarka sinemasında bir damar buldum ve ilerlemeye devam ediyorum. Şimdiye kadar izlediklerim içinde beni hayal kırıklığına uğratan olmadı. Bu sefer; içinde öncekiler gibi kuzey mizahı barındırmayan, aksine izleyiciyi şakır şukur tokatlayan bir kordela çıktı karşıma.
   Başkentte geçirdiği bir sinir krizinin ardından, uzak ve ıssız bir kasabaya gönderilen polis memurumuz, kasabaya uyum sağlamaya çalışır.
   Süresi fazla uzun değil. Kim Bodnia haricinde kimseyi tanımıyorum. Fon, iç karartacak kadar sersefil (o damlayan tavanlar, aşınmış yer halıları, ucuz mobilyalar, derme çatma kapılar,pencereler neydi öyle). 
   Buna mukabil (dar çerçeveden bakacak olursak); halının içinden ayakkabıya hallenen kanlarda ciddi bir gerilim yaratmayı, hazzı yüksek sesle dillendirmenin nelere mal olacağı konusunda dersler vermeyi, son ana kadar izleyiciyi ters köşeye yatırmayı (batağa dördüncü aranıyor ! (yalnız final şükela ötesiydi)) beceren bir iştir.
   Geniş açıdan bakınca ise (filmimiz her açıdan izlenebilir); kasaba denilen (ne köy ne de kent olmayı başaramamış evrensel başarısız yerleşim) küçük dünyanın ne menem bir b.k olduğunu çok güzel aktaran bir yapımdır. 
   Çoluk çocukla izlenmez. Kafa boşaltmak için de izlenmez. Kasabada yaşanılıyor ve sinemaya ilgi duyuluyorsa kesinlikle kaçırılmaz.

"Zacharius Usta ve Olağanüstü Öyküleri" Buram Buram Gericilik.

   Fakir, Jülvern kitaplarıyla büyüdü. Denizler altında 50 bin fersah gitti (Nemo idolümdü), aya seyahat etti, dünyanın çevresini 80 günde devrialem yaptı (ve böylece uzar gider). Ergenliğe geçince vudielına geçiş yaptı ve jülvern defterini dürdü.
   Elliyi geçtikten sonra biraz bilim tarihine sardı ve aklına yine jülvern düştü. Kopernik Devrimi'nden sonra kafayı boşaltmak için Zakaryus Ustanın Olağanüstü Öykülerine giriş yaptı. Yapmaz olaydı.
   Üç öyküden müteşekkil kitabımız. Zacharius ustanın garip öyküsüyle başlıyor, Raton ailesinin serüvenleri (ki kuntastik bir bombastikliktedir (var böyle bir sıfat (kullanıyorum yıllardır, ondan yani))) ile sürüyor ve nihayet Mösyö Re Diyez ile Matmazel Mi Bemol'le nihayete eriyor. 
   İlki haricinde diğer ikisini resmen hızlı okuma ile bitirdim (hızlıca ileri sarmanın okuma versiyonu (ki sonuncusu İsviçre'de geçiyor (aklımda kalana bak !))). Tahammül edilecek eziyet değil. Ama konumuz bu değil.
   Birinci öyküde Bayan Verne'nin oğlu; ciddi olarak bilim düşmanlığı yapıyor (hem de ekmeğini yediği halde). Nedir : şaşmaz saatler üreten saatçinin "Tanrı sonsuzluğu yarattı, ben zamanı" kibirlenmesinin temeline bilimi yerleştiriyor ve bilimin şeytan işi olduğunu, salâhın hidayette yattığını dikte ediyor. Hiç yakıştıramadım.
   Elbette ki kendisinin diğer eserlerini okuyacağız (eskiden varlıktan çıkan küçük cep boyu ve karınca duası gibi yazılmış versiyonlarından okurdum, herhalde yeni basımları daha normal insanlar içindir). Sonuçta o dönem hayalgücü ve sıçrayan bilimin etkileşimini görmek önemli. Ama sonraki eserlerinde de bu düşünce devam ediyorsa, ciddi hayalkırıklığı yaşayacağım. 
   Bilmem ki ne yapsam ?

9 Aralık 2016 Cuma

"Blinkende lygter" Neye niyet, neye kısmet !

   Endırrstamıscensın'a başladık ya "Adem'in Elmaları"ndan sonra bu pelikulayı izledim.
   Siz izlemeyin. Ya da önce bunu izleyin sonra onu.
   O, bundan iyi o yüzden yani.
   Filme gelelim : dört kifayetsiz suçlu, bir zulayı patlatıp kaçarlar. Başlarına türlü iş gelir. Konu bu. Elbette ki işleniş evlere şenlik. İskandinav mizahı (ingilizlerinkinden başka bunun da hastası olduk) buram buram tütüyor. Yok elma saplantılı baba (üç elma için 18 sene beklemek nedir allahaşkına !), av manyağı bir köylü (ne istediniz o ineklerden zalımlar), alkolik bir doktor (ki doktora diyecek yok, ideal bira soğutma derinliğinin peşinde o, amacı var), düşündüm şimdi ilginç karakterleri yazacak olsam, rahat bir yarım saat daha yazarım. O yüzden kestim.
   Hayatın kişileri sürüklemesi, arkadaşlık, çocukluk travmaları (ancak travmalardaki ortak yan : dörde bölünmüş yuvarlak pencerelerdir (ki zor algılanan metafordur), evliliğin hikmetleri (ve elbette sıkıntıları) gibi dip göndermeler vardır. Anlayana.
   Oyunculuklar muhteşemdir. Bir tek Madsmikelsen'i tanırdım Danimarka'dan (ha Kim Bodnia'yı unutmayalım), diğer oyuncular da yevmiyeyi sonuna kadar hakketmişlerdir (dikkat buyurunuz : haketmişlerdir değil hakketmişlerdir). Bir tek rol kesen oyuncu yoktur (acemi soygunculara kadar), hepsi de güzelce oynamıştır.
   Torkild'in yumurtayı üfle(yeme)mesi, "su sıcak" deyip "soğukmuş" deyip denize dalmaları, ineğe atarlanan (Romanyalı kamyon şoförünün üstüne (hırsını alamayıp) kasaya çıkıp atlayan) Arne, buzluktan çıktıktan sonra pırıl pırıl olan Peter, (bu da uzayacak) yine keseyim ben.
   Kendi adıma bir saat 49 dakikayı, filmin başında geçirdiğime hiç pişman değilim. Hele holivuttan sonra gripli bünyeye ballı ıhlamur gibi gelir.
   Yine de gözönünde bulunduralım ki magnumdur ama bir Opus Magnum değildir. Böyle yani.

"Kopernik Devrimi" Batı Düşüncesinin Gelişiminde Gezegen Astronomisi yahut Bilim, Felsefe ve Astronomi Mecburi Ders Kitabı

   Kitap hakkında iki satır karalamadan önce önsöz hakkında birşeyler yazmak farzdır. Aslen kimyacı olmasına karşın eğitimci kimliğiyle öne çıkan James B.Conant; öyle bir önsöz yazmış ki, eğitimle ilgilenen herkes okumalı. "Eğitimli" olmanın yapısı ile başlayan Conant, hem eski ve yeninin karşılaştırmasını yaparken coğrafi farklılıkların da hakkını veriyor (buradaki coğrafi farklılıklar "eski dünya" ile "yeni dünya" arasındaki farktır (kısacası Avrupa ve Amerika)). Konuyu; bilimin popülerleşmesinin günümüzdeki zorluklarına getirip, Kuhn'un kitabının bu döngüde önemli bir boşluğu tamamlamasında bağlamış. Yani, kitaba yapılacak en büyük iyiliği yapmış ve "neden ? niçin ?" sorularının karşılığını peşinen vermiş.
   Okudukça üzülüyor insan ! 1957 Yılında eğitim konusunda ciddi kafa yoran birilerinin olması ve dua ile büyüyen fasulyenin bilimsel değerine, Allah rızası için yapılan işletim sistemi (Bkz.Pardus) arasındaki farklara üzülüyor. Elimde değil.
   Kitaba gelecek olursak :
   Bay Kuhn, astronom falan değil. Aslen fizikçi olmasına karşın bilim felsefesi konusunda pırıldamıştır. Buna karşın Kopernik'in çizdiği kapının başkaları tarafından kilidinin açılması, tokmağının takılması, aralanmaya çalışılması ve nihayet açılmasını süpersonik bir biçimde açıklamıştır. Astronomi eğitimi almıyorsanız, teknik açıklamalarda hafakanlar basabilir, normaldir. Oraları hızlıca geçiniz. Dikkat kesileceğimiz satırlar, insanlığın neden yüzyıllar boyunca yanlışa biat ettikleri ve bunun (yavaştan çürütülmesine karşın (nedir : ilerleme hep ileriye doğrudur)) neden sürdürüldüğüdür. Evet, Aristo ve Batlamyus bir sistem oluşturmuş, toplum, devlet ve kurumsal diğer yapılar (başta din) bu sistemi benimsemiş ve hatta ona göre şekillendirilmiş. Hepsinin üstünde şekillendiği yapının yanlış olması elbette olmaz. Ya ne olacak ? Yanlışa devam. Hem de uzun ve çok yüzyıllarca. 
   Kopernik (tam olmasa da) "Kralın giysileri nâtamam olabilir belki de" diyor. Ve arkası (çorap söküğü gibi olmasa da) geliyor. Mızrak çuvala sığmıyor ve ardılları nihayet kapıyı açıyorlar. Maymunun gözü açılıyor (başka karanlıklara (ama olsun karanlık gitgide azalmakta (Allaam ne çok atasözü kullandım))). Karanlığın azalması, karanlığı kullanıp güçlenenlerin işine gelmiyor tabiy ki. Gelsin engizisyonlar, gitsin diri diri yakmalar (bu arada hep bilim şehidi denilen Giordano Bruno için Bay Kuhn, aynı düşünceyi paylaşmıyor (S.268)). 
   Okumak biraz zorlu olabilir, fakat değer. Onbeş sayfa ilerlemiyor ilerlemiyor sonra bir damar buluyor ve giriyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz sabahın üçü. Olm sabah işe gidilecek ne işin var Kopernik'le, Brahe ile; git dolarını bozdur (olmayınca ne güzel !).
   Hülasa; astronomi, bilim tarihi, felsefe ve tarih ile hemhalseniz, ıskalamamanız gerekir. Yok yatmadan okuyayım da kafa dağıtayım düşüncesindeyseniz yanına bile yaklaşmayın.
Bilimin, felsefe ve dini olguları nasıl etkilediğinin ilginç bir yansıması da kitapta bilimin sıçramasıyla 17.YY.'da Yaradancılık (Deism) düşüncesini oluşturmasıyla açıklanıyor (S.349).
Bu arada Mısırlıların güneş takviminin mevsimlerle uymunu sağlamak için kendi yıllarına beş gün bir tatil dönemi etkilemişler ve Krismıs'ın ilk mucitleri olmuşlar (S.28)

6 Aralık 2016 Salı

"Adams æbler" Çılgın İvan


   Beş ana, bir yan karakter (ki doktora hasta oldum (bahçeye ne güzel çövdürüyordu öyle)) ve bir minibüs figüran; sıfıra yakın özel efekt ve iki mekanda çekilen, izlemeye başladıktan on dakika sonra arşive katmaya karar verdiğim, yarım saat sonra, yönetmenin diğer filmlerini izleme isteğine neden olan, bittikten sonra ise "bunu her iki yılda bir izlesem iyi olur" dediğim filmdir.
   Filmimizin dini yerdiğini mi, övdüğünü mü tam anlayamadım. Metaforlar bariz ama mesajlar net değildi. Neticede kolaya kaçıp "adam bela olarak girdiği kiliseden, örnek aile babası olarak çıkıyor" deyip kilise propagandası olarak nitelendirebilirsiniz. Ancak kazın ayağı öyle değil. Eminim gece uyuduktan sonra ve muhtemelen ikinci seyirin hitamında daha net çıkarımlar yapabilirim (içimden bir ses o kadar basit olmadığını söylüyor). 
   Yemişim çıkarımını. Süper kahramanlardan, holivuttan ve bazı ağır filmlerden sonra zihnimi şenlendiren şımşıkırdak bir maden buldum. Bu günden kelli dalıyorum Danimarka sinemasına. 
   Şükela Medsmikkelsen siluetini her eylemde çarpıtan Edım'a nalet olsun dedim.
   Önce kargaları sonra neonazileri vuran ve politik soygun peşindeki Halit'e pek bir güldüm.
   Doktor'a diyecek yok, doktor bizdendir.
   Fırtınada kilisenin açılan kapısı, hafiften ürpertti bünyeyi.
   Gunnar'ın öksürük şurubu markası beni benden aldı.

   Böyle çok yazılır ama yazmak bozuntu içeriyor, iyisi mi kısa keseyim, bulun bir yerden izleyin, izlettirin,  ıskalamayın. İyi film az çünkü.

4 Aralık 2016 Pazar

"Evet Ama Bir Lokomotif Bunu Yapabilir mi Bakalım ?" 30 küsur yıl sonra yeniden.

 Yeniyetmelikte okumuştum (kemiksiz otuz yıldan fazla oluyor yani). Kuhn'dan daral gelince kafa açmak için paralel okudum. Sarınca okumayı tamamen ona verdim (bir günde bitti). Absürt komedi seviyorsanız zaten okumuşsunuzdur, sadece komedi seviyorsanız ve zihinsel birikiminiz (malumatfuruşluğunuz) yeterliyse alın okuyun, seveceksiniz. Zaten 95 sayfacık. En uzun hikaye de beş sayfa vardır, yoktur.  Resimlemelerini de Kemal Gökhan Gürses yapmış (iyi de yapmış).
   Kumarda herşeyini kaybeden ölümden, Hitler'in berberine, Hiemlich manevrasının keşfinden, Ernest Hewingway tarafından ısrarla burnu kırılan sinir tipe kadar herşey var. Düşünüyorum da : 95 sayfaya nasıl sığmış bunlar ?
   İstanbul Ankara otobüs yolculuğunda rahat biter. Azıcık felsefe ve sanatla ilgiliyseniz iki misli keyif alırsınız.

"El abrazo de la serpiente" Derin çok Derin !

   Bu film eş dostla falan seyredilmez.
   Sinefil değilseniz yine seyredilmez.
   Belgesel izlemiyorsanız seyredilmez.
   Diyalog, espri, CGI, aksiyon seviyorsanız seyredilmez.
   Uyarılarımı da güzelce yaptıktan sonra şöyle bir özet geçmeye çalışayım.
   40 yıl arayla Amazon deltasına gelen iki bilim insanının aynı kişiyle yaptıkları yolculuk. Yolculuğun amacı belli : her derde deva bir nebatı bulmak (kudret narı olabilir mi acaba ?).
   Adamımız Karamakate (ki uyduruk kaydırık çizgi roman karakterlerinden çok daha sahici ve derindir); 40 yıl arayla aynı rotayı izleyip, noktayı koyuyor.
   Film siyah beyaz. Yönetmen çok akıllıca bir iş yapıp böyle çekmiş, diğer türlü mekan o kadar olağanüstü ki öykünün önüne geçerdi muhakkak.
   Efem : "uygar" dünyanın bakış açısıyla, yerelin bakış açısından doğayı görüyoruz. Alman ve Amerikan ekolünün farklılıklarını görüyoruz. 
   Din, uygarlık, kapitalizm ve emperyalizm (kauçuk ekseninde !), doğa insan ilişkisi, yozlaşma (misyondaki 40 yılın hesabını yapın !) gibi olguları izliyoruz.
   Burada bir girdi yapmak isterim. Theo, tanış olduğu kabile şefine pusulasını vermeyip arıza çıkarınca "ne pinti Alman" yorumu yaptım. Hatalıymışım. İşte sonraki sahnede bu sığlığımı anlayıp hicap duydum. Theo diyor ki : "o pusulayı verirsem, yüzyıllardır nesilden nesile geçen yıldızlara bakarak yön bulma bilgisi kaybolacak, bunu nasıl yaparım ?". İşte antropolog bilim insanının bakış açısı. 
   Kendi hesabıma Theo'yu Evan'dan daha fazla tuttum ama sizi bilemem tabi.
   Ama bu kadar iyi görüntüler, bu kadar iyi müzikler (Haydn "Creation" vs.), bu kadar iyi oyunculuklar (Nilbio Torres ve Antonio Bolivar'ın başka kayıtlı başka filmi yok) da olsa zor film. 
   Son söz : Yaradan kimseyi chullachaqui yapmasın.

29 Kasım 2016 Salı

"Captain Fantastic" İyi film.


  • Ne zamandır bekliyordum, sinemalarda saçma sapan saatlerde sadece bir hafta oynadı, kaçırdım. Mecburen malum kaynaklardan edinip, şöyle sakin sessiz bir akşam ayarlayıp, telefonları kapayıp izledim.
  • Son yazacağımı ilk yazayım : fikir, filmin önüne geçmiş.
  • Kaptan Fantastik'in karısı ölür, çocuklarıyla cenazeye giderler. Konu bu. 
  • Kaptan ve kadını, çocukları öyle bir sistemde yetiştiriyorlar ki hem fantastik hem kuntastik. 
  • Fantazyası şöyledir : çocuklar "dış dünyadan" kuzenleriyle yemek masasında Nike'ın Yunan Savaş Tanrıçası mı yoksa ayakkabı markası mı olduğu konusunda fikir ayrılığına düşerler. Hiçbiri diğer kavramdan haberdar değildir. Bu perspektifle Kaptan'ın çocuklarının "Kyodontas"ın tersine ufuklarının anormal şekilde açıldığını varsayabiliriz. Yurdum entellektüelinin çok daha üzerine çıkmışlardır, önyargı, ayıp, günah gibi kısıtlayıcı kavramlardan azadedirler. Zihinsel ve fiziksel kapasiteleri en üst düzeydedir.
  • Kuntazyası ise şöyledir : en büyük oğlan; karavanparkta tanışıp öpüştüğü tipik amerikan motoruna (çok da şairane bir şekilde (gayet de ciddi olarak)) evlilik önermektedir. Hayattan (Ah o tüketimin peşinde solan hayat !) bu kadar uzaktır. "Kitaplarda yazıyorsa, herşeyi biliyorlardır" ama yazmazsa (ki hayatımızın büyük bölümünde yaşadıklarımızı kitaplardan öğrenmiyoruz) durum kötüdür.
  • Kaptan (kadınını da yitirdikten sonra) oluşturduğu sistem hakkında biraz ikirciklenir. Bu ikirciklenmesi saç kadar ince bir kırıktan sonra çatırdamaya dönüşecek ve pes edecektir ancak iş orada bitmeyecektir.
  • Neyse filmi anlatmayayım da izleyin.
  • Aklımda kalanları yazmaya çalışayım.
  • Kaptan'ın; çocukların "seni de kaybedemeyiz" dedikten sonra frene basması. Çekilen sifon (ki hayatın bittikten sonraki hiçliğin bombastik metaforudur). Kiremitin kırılmasının hayatta yarattığı kırılmalar. Sarı kopilin aldığı "tecavüz nedir ?" sorusunun cevabı (şükela ötesidir). Kardeşler arasındaki ayrıkotunun "neden noel'i kutlamıyoruz ?" sorusuna aldığı cevap (bu da aynı kalibrededir). 
  • Kaptan'ın 1 doları. (seri numarasını göremediğimden Fetöcü olup olmadığını anlayamadım (bkz.aşağıdaki lamba)) kırmızı takımı da atlamamak gerek.
  • İnzivada nüdizmi anlarım da kampingde nüdizm biraz garip kaçmış.(yine aşağıdaki lamba (bu arada : eskiden sinemaların girişlerinde, filmlerdeki sahnelerin fotoğrafları olurdu, onlara lamba denirdi))
  • Film olarak ortalama, fikir olarak çok başarılı bir yapımdır. Yine seyredeceğim, hatta üçüncüye bile seyredeceğim (Noam Chomsky'nin de bir iki kitabını bulup okuyacağım)
  • Ne zamandır çizgi roman kahramanlarını izliyorum, CGI'a boğuldum. Bu; can simidi gibi geldi. Çocuk yetiştiriyor ve sistemi sevmiyorsanız, ıskalamayın.