Bugün neler olmuş ?

28 Ağustos 2016 Pazar

"Blood Father" Fransız işi holivut.

   Normalde yazmıyorum böyle genelgeçer filmleri ama bir kaç şey dikkatimi çekti.
   Konu beylik : eski bir suçlu kızını beladan kurtarmaya çalışır. Başrol de beylik : Mel Gibson (o olmasaydı kesin bu rollerin adamı Liam Neeson olurdu). Her şey sıradan ilerliyor, giriş, gelişme, sonuç.
   Dikkatimi çeken şey, satır araları.
   Açılıştaki süpermarket sahnesinde 17 yaşındaki bir kız marketten üç poşet dolusu 9 mm. mermi alıyor. Sorun yok. Bir paket sigara istiyor, kasiyer "-kimlik görmem lazım." diyor. Burada sisteme ciddi bir eleştiri var.
   Preacher'ın saçmalamalarında dikkat çekici tespitler var. "Bu ülke huzursuzluğu satın alır. Asileri moda trendine çevirir. Meleklerle yaptı bunu (Hell's Angels'a gönderme), şimdi raple yapıyor. Ve şirketler bunu internette satıyor."
   Bunun gibi kılçıklara takılmazsanız, sorunsuz izler, bitince unutursunuz. Öyle yani.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

"Dahi Diktatör" Diktatör ama nasıl ?

 
   Oksimoron bir kapak tasarımı vardır. Hem "diktatör" olarak nitelendirecek hem de böyle son derece insancıl bir fotografisini koyacaksınız (diktatör olsun, olmasın hangi ülke liderinin böyle samimi ve insancıl bir fotosu var ?). Olsun, kapağı geçip içeridekilere odaklanalım.
   150 sayfa, iki gecede uyuma öncesi okumalarda bitti. Maksimum üç saat. 
   Bir yıldır "Bilim Tarihi" konusunda yüksek lisans derslerine katılıyorum. Bir yılı aşkın bir süredir Popper'ın "eleştirel akılcılık" modelini anlamaya çalışıyorum. Detaylarda boğulup, büyük resmi ıskalamışım. Bay Şengör, verdiği bir kaç örnek ve tarihi olay ile şıpınişi modeli akpak etti. İlk bölümü okurken "ahaaa, ovvv, vıyy" nidalarıyla "eleştirel akılcılığı" ve Atatürk'ün bunu nasıl hayata geçirdiğini anladım. 
   Sizi bilmem, ben Atamı çok seviyorum. Hataları, yalnızlığı, zaafları ile çok seviyorum. Nutuk'u bir kaç kez okudum. Hakkında yazılan (hamaset dışı (bak hamaseti hiç sevmem)) biyografileri de okudum. Fikir sahibi olabilmek için bilgi edindim. Sonunda akıl terazimin her iki kefesine de konulacak bilgi sahibi oldum. Kefenin olumlu yönü hep ağır bastı. Bundan ötürü (Hüseyin Badem'e selam !),  Atama "diktatör" yakıştırması yapılan bir kitap okumaya başlarken olumsuz önyargılarla oturdum başına. 
   Prof.Şengör ise aklımda : asker yalakası ("emret komutanım !"), solcu düşmanı ("- deniz ve mahir eşkiyaydı"), cunta yandaşı ("- dışkı yedirmek işkence değil. ben bal gibi yerim.") olarak yer etmiş (kendisinin ciddi PR sorunları var). Yalnız okul icabı izlediğim Teke Tek programında İlber Hoca (o da pili bitmek üzere olan pilli bebekler gibi konuşuyor (saygım sonsuz başka)) ile yaptığı söyleşilerde, bilgisinin enginliği ile ezberimi bozmuştur. Şimdi "diktatör" falan yazınca, önyargı pik yaptı tabi.
   Kitap ilk bölümünde "diktatör" ve yöntem üzerindeki tespitleriyle, önyargılarımı çürütmeye başladı. Zaten ilk bölüm, askeri okulda verilen bir seminerde verilen konuşmanın dikte edilmiş haliymiş. Sonrasında ise Atatürk'ün tüm hayatında uyguladığı yöntemin açıklamasıyla geçiyor. Satır aralarında Bay Şengör'ün, toplumsal hayat, ahlak ve din gibi konulardaki ilginç tespitleriyle de hemhal oluyoruz. Yazarın tespitleri langadank. Seri olarak üretilen ilk otomobillerin şanzıman sistemi gibi : 2 ileri 1 geri (ama geri vites kullanılmıyor). Misal : din konusunda altını çizdiğim bir paragraf "Bu yaratan bu kadar güçlüyse niçin bir elçi kullanıyor ? Hepimize tek tek söylesin rahat edelim.". Kabul edelim ki bu coğrafyada bu cümleyi kurmak sağlam testis gerektirir. Buna benzer çok tespit var. Kimileri dincileri kızdırır, kimileri solcuları, kimileri liberalleri kızdırır, kimileri marksistleri. Herkesi kızdırabilen bir neşriyat (ben kızmadım başka (bunlardan hiçbiri değilim (yahut hepsinden az birazım))).
   Diktatörlük konusunu ise ulusu, milleti doğru yola gitmeye "ikna eden" bir rol üstlenmiş olmasıyla açıklıyor. Yüzyıllardır cehaletin verdiği mutlulukla yokolmaya yakın bir toplumu; "demokrat olacaksınız, aklınızı kullanacaksınız, çağı yakalayacaksınız, modernleşecek yahut yok olacaksınız" diye "ikna ediyor". 
   Kurtuluş Savaşı ve daha önemlisi, sonraki dönemi Celal Hoca'nın ilginç perspektifinden okumak, şimdiye kadar bildiklerinizi bir kez daha gözden geçirmenizi sağlayacaktır. Okurken çok keyif aldım, bir kaç kez daha okurum. 
   Yakın durun.
Kitaptan Alıntılar :
   "Fakat paradoksal bir şekilde bunu yapabilmek için kendisi de bir dayatmada bulunmak zorunda. "Yanlışın üzerinde ısrar etmenize izin vermeyeceğim" diyor. Peki, yanlış olduğunu nereden biliyor ? Sırf o değil ki, aklı başında herkes biliyor bunu. Yani, Kızıldeniz'in bir asa ile yarılmadığını, Nuh Tufanı'nın olmadığını, Adem ile Havva'nın rüzgar eserek, çamurdan yaratılmadığını vs. herkes biliyor. Atatürk şunu söyleyor : "Bu hurafelerin üzerine bir toplum bina edemeyiz. Sen buna inanmak istiyorsan inanabilirsin, ama bunu dayatmana müsaade etmeyeceğim. Sizin dayatmanızdır ki; toplumu felakete götürdü, çürüttü, yok etti. Ben bu çökmüş toplumun çocuğuyum, yeni nesillerin bu felakete doğmasına müsaade etmeyeceğim."
   "En iyiler üniversite okumalıdır."
   "Bizim partinin doktrini yoktur. Çünkü doktrin bir hareketi dondurur." (bu çok önemli !)
   Ayrıca kitabın sonuna doğru Bay Şengör'ün Atatürk'ün yabancılar üzerindeki etkisini anlattığı bir kaç anısı çok etkileyici. 

23 Ağustos 2016 Salı

"40'ının da Kulpu Kırık 40 Türk" Olamamış Mizah.

   Kırk ünlü karakter. Tarihe birazcık ilginiz varsa ve yayılmacı kültürün etkisinde birazcık kaldıysanız bile bir çoğuna aşinasınızdır. "Lost" da var, Hipokrat da. Süpermen de var, Hitler de. Tüm bu şahsiyet ve topluluklar Türk olsalardı ne olurdu ?
   Kitabımız bu soruya mizah penceresinden bakarak yanıtlar vermeye çalışıyor. Değişik bir bakış açısı, daha önce didiklenmemiş bir mecra. 
   Yazarımızın "Dikkat Vücudunuz Konuşuyor"unu daha önce okumuş, çok faydalanmıştım. Video konferanslarını dahi hem izlemişliğim, hem izletmişliğim vardı. Bu kitaba da öyle bir olumlu önyargıyla başladım. Bir günde bitti. Hızlı okuma yaptım ve geriye dönüp okuyacağım herhangi bir şey kalmadı aklımda.
   Metin Fidan, Atilla Atalay ve tabiy ki daha babaları Azizusta, Ferhanbey, İOA, Enginergönültaş (o tam sayılmaz ama olsun) takip eden bir insankişisi okur olarak Bay İzgören'in mizah olarak öne sürdüğü sayfalarda gülmedim, gülemedim.
   Yine de +16 yazılmış, 5.56'lık (öldürmez, yaralar) bu kitap seyahatlerde, şezlonglarda gider. Ama mizah okuyacağım derseniz daha iyilerini bulabilirsiniz.

Kısa Kısa Filmler : "Aferim"-"Elser"-"Flakepost fra P"-"Warcraft"-"Bastille Day"-"Now You See Me 2"

Yazmaya üşendiğim ama yazmadan da geçemeyeceğim (kimi çıtır, kimi kütür) filmlerden bir demeti birer paragrafçık da olsa yazayım dedim. Bari...

AFERİM
   Osmanlı egemenliğindeki Eflak, (Romanya civarları). Yerel polis, bir boyarın (Boyar:Soylu) parasını çalan çingenenin peşine düşer, oğlu da yardımcısıdır. Olaylar gelişir. 
   Neredeyse tümü at sırtında, siyah beyaz, western kadrajlarıyla geçen filmimiz sadece dönemi merak edenlere ve romen lehçesiyle türkçe küfürleri izlemeye meraklı olanlara hitap eder. Güzel romen müzikleri ve değişik bir tat, bir doku bulma ümidiyle başına oturduğum film maalesef beklentilerimi karşılamadı.
BASTILLE DAY
   Afiş yaramaz, konu da beylik. Yozlaşmış polislerin peşine düşen Paris'teki bir sıradışı bir siayey ajanı ve yancısı cepçi. Beyin uyuşturmak için izlediğim bu parizyen pelikula, tahminlerimin ötesinde çıktı. Tüm klişelere uymasına, sonunu kesinkes tahmin etmeme, türe herhangi yeni bir şey getirmemesine, verdiği tüm mesajların (vurun azınlıklara !) daha önce tekrarlanmış olmasına karşın, keyifle izledim, günlük gaile derdinden uzaklaştırdı. Amacınız buysa, buyrun izleyin.
ELSER (13 MINUTES)
   Ekonomik krizden güçlü çıkan bir partinin uygulamalarının gitgide aşırıya kaçtığını, çevresindeki herkesin bu çılgınlığa kapıldığını ve gitgide hoşlanmadığı yeni bir ülkeye doğru koşaradım gittiğini idrak eden; çoğunluklar içindeki bir insanın (son derece sıradan görünür ama cesur ve becerikli bir şahsiyettir) doğasına ters düşmesine rağmen bir suikaste doğru adım adım ilerlemesi. Konu tanıdık gelebilir, hemen düz korelasyon yapmayın. Nazi Almanya'sından bahsediyorum. Çok düz, çok özenli film. Günümüzle ilgili bağıntılar da yakalayabilir, mutlu yahut mutsuz olabilirsiniz. İzlemekte fayda var. 
FLAKEPOST FRA P
   Danimarka, Norveç, İsveç ve Almanya yapımı polisiye. Daha önce aynı aktörlerden ve aynı karakterlerden izlediğimiz standart konuların üzerine; dini sömüren bir sosyopatın peşine düşen zıt karakterli iskandinav polislerimiz var. "Taki"li konuşmalar, steril iskandinav atmosferi, ikea mobilyalar, ikinciye bakılacak (izlenecek değil) kadrajlar (sarı çiçeklerin arasındaki tek katlı ev mesela), fazla şiddet olmadan yapılan bir polisiye. Kısacası hafta arası (hele havalar bu kadar bunaltıcıyken) izlenebilir.
NOW YOU SEE ME 2
   Birincisi iyi seyirlikti, bu da onun sündürülmüş hali. Yeni bir şey yok. Uzunca bir hokkabazlık gösterisi, arada ustalar harcanıyor (Bay Keyn, Bay Friimın. ama olsun iyi sakal yapmıştır amcalar). Yeni katılan Lizikaplan ve Denyılredkılif (bu çocuğa da sosyopatlık yakışıyor) bir ivme verememiş. Olsa da olur, olmasa da (daha iyi) olur.
WARCRAFT
   Ortodontik sorunları olan yeşil derili vücut geliştiricilerin, elli kiloluk zırhlar giymiş insanlarla mücadelesi. Oyunu oynamış meraklılar uyarlamanın iyi olduğunu söylüyorlar. CGI'dan midem bulandığı için ben idrak edemedim tabi. Orklar var, elfler var (biraz cine benziyorlar), cüceler var, insanlar var, devam kılçığı var. Ama bir LOTR olabilir mi ? Elbette ki hayır. Oyuna müptezel sinefillere yarar.

21 Ağustos 2016 Pazar

"İrrasyonel" Iskalamayın !

   Burada öyle her kitabın reklamını yapmıyorum. Zerre kazancım yok çünkü. Ama bunu okusanız iyi olur. Neden ?
   Baştan başlayalım. İrrasyonel ne demek ? Akıl dışı demek. 
   Hayatımızda çeşitli kararlar veriyoruz. Bu kararlar kaderimizi şekillendiriyor. Yemeğin pişip pişmediğinden (önemsiz), işimizi değiştirip değiştirmemeye (önemli), nerede yaşayacağımızdan (önemli), biletini kaybettiğimiz (ama çok izlemeyi istediğimiz) bir oyunu izleyip izlemeyeceğimize (önemsiz) dair ve buna benzer her gün onlarca karar alıyoruz. Genel geçer konuşayım : aldığımız kararların büyük çoğunluğu irrasyonel = akıldışı. Neden mi ? Bakın bakalım şöyle bir çevrenize. Aileden başlayın, oturduğunuz semte (gürültücü komşular), şehre (arayollarda her daim beton mikserleri), ülkeye (uzaktan bakılırsa eğlenceli) ve hatta gezegenimize (şuursuzca tüketiyoruz, bir elli yılımız kaldıysa iyi !). Aldığımız kararların rasyonel olmadığı açık.
   Şimdi bu Profesör Sadırlend, psikolojide daha önce yapılmış deneyleri ve verileri gözden geçirerek yaşamımızdaki "irrasyonel" kararların nasıl alındığını, ne gibi yanılgılara düştüğümüzü, nedenlerini, nasıllarını bir güzel inceliyor.
   Allah bin türlü belasını vermesin o Profesör Sadırlent'in ! (çirkin de bir fotografisini koydum aşağıya) Sincaplar kovalasın mümtaz şahsını !
   Daha 10.sayfada "Hem eşinizi sürekli mutlu etmeye uğraşıp hem de onu elinizden geldiğince sömüremezsiniz." türü, acı gerçeklerin yüzümüze vurulmasıyla, haşyetten titremeye başlıyoruz. Daha sonra "bulunabilirlik hatası", "yanlış izlenimler", "naturamızın bozukluğu" (bunu ben uydurdum. S.37'de nazi almanyasını daha iyi anlamamızı sağlayacak bir deneye ithafen) ve daha bir çok bilimsel irrasyonelliğe neden olan kavramı yavaş yavaş sindiriyoruz. 
   Altını, üstünü çizdiğim o kadar çok yer var ki !
   Her bölümün sonunda "kıssadan hisse" bölümü var ki önceden oraları okunup sonra açıklamalarına geçebilir arsız okur. Son bölümlere doğru karar verme mekanizmasında istatistiki uygulamaların önemi çok vurgulanmış, bunun için küçük bir istatistik okuması yapıp mantığın özetini kavramak faydalı olacaktır.
   Her bölümde kendinizle özleştirdiğiniz davranışlar, kararlar bulabilirsiniz. "ah benim deli kafam" diyebilirsiniz. Yahut çok rasyonel bir insansanız "hımmm, iyi ki de !" diyebilirsiniz. Fakir ki : kararlarında kılı kırk yarmaya çalışır, "deli kafam"lı demeleri çok çıktı. 
   Yalnız : kitapta uygulanan yöntemleri hayatında harfiyen uygulayan çok rasyonel bir kişinin de over sıkıcı (adeta bir isviçreli maliye müfettişi) olacağını tahmin ediyorum. O kadar rasyoneliteye gerek yok ama mahrem yerlerimizin doğrultusunda gitmek de nereye kadar ?
   Aşağıya üşenmediğim kadar alıntı yazacağım, ilgilisi çerez babında okur.
   Kitabı öneren Erdem Dostuma da bin selam.
   Üşenmeyin okuyun, okutun. 
ÖNEMLİ NOT : Tıbbi teşhislerde verilen irrasyonel kararları ise muhakkak okumalı. 
İKİNCİ ÖNEMLİ NOT : Öğretmenlerin 9.bölümü (Dürtüler ve Duygular) muhakkak okumaları gerek.
   
"Moda döngüsünün temelinde yatan uyma arzusu büyük ölçüde irrasyoneldir."
"Ortamda birden fazla kişi varsa, birinin bir suça müdahale etme ihtimali azalır."
"Ciddi sporun centilmenlikle alakası yoktur. Nefret, kıskançlık, kibir, kuralları hiçe sayma ve şiddet görmekten duyulan sadist hazla yakından ilişkilidir."
"Yanılmayı kimse sevmez."
"İster bilinçli, ister bilinçdışı, kaybı durdurmayı reddetmemek, yaygın bir irrasyonellik biçimidir. (misal kötü bir filmi, bilet parasını vermişseniz sonuna kadar izlemek)"
"Geçmiş geçmiştir ve artık konu edilmemelidir."
"Bir projeye ne kadar zaman, emek ve para harcanmış olursa olsun, yatırım yapmaya devam etmek karlı olmayacaksa : Durun."
"Ceza korkusundan dolayı yaramazlık yapmaktan sakınan çocuk, davranışını dışsal bir tehdit kontrolü altında olarak görür, tehdit ortadan kalktığında yaramazlık yapmamak için bir neden yoktur."
"Birinin bir işe değer vermesini ve iyi performans göstermesini istiyorsanız, maddi ödüller önermeyin."
"Çocukların (ve kesinlikle yetişkinlerin) bir şeyi yapmasını engellemek istiyorsanız, onları cezayla tehdit etmek yerine ikna etmeye çalışın."
"Kendini kontrol etme (ya da edememe) bir alışkanlığa dönüşebilir."
"Öğretmenseniz çoktan seçmeli sorular sormayın, öğrencilerinizi temel ilkeleri bulmaya teşvik edin."
   Allam, daha yazacak olsam bunun on katı not var. Vallahi üşeniyorum yazmaya, açıp okuyun.

"Alıç Ağacı İle Sohbetler" Okunması Elzem.

   Birand Hoca, bitki sosyolojicisi. 1968 yılında yayımlamış kitabı. Sonra 1997'de TÜBİTAK bir kez daha yayımlamış. 2014'de de İş Bankası güzel bir iş yapıp, özenli bir baskı ile bir kez daha yayımlamış. Birincisi tükenmiş, ikinci baskı piyasada. Telif hakkı gelirleri TEV'de. (bunun için bile alınabilir)
   O yıllarda bakir bir tepe olan Dikmen'de yaşlı, bir başına kalmış bir alıç ağacı ile Hocanın sohbetleri var kitapta. Sohbetler derin. Kimi sohbetler, botanikçileri ilgilendirirken çoğu çevresine meraklı kâriye hitap ediyor. Kitabın ilk bölümleri; bitkilerin, dünyanın oluşumundan günümüze bir hikayesini cem ediyor (ki okumalara sezadır). Orta bölümlerden itibaren daha spesifik mevzulara (bir eski bir yeni kelime verip, okuyanın eksenini bozmak (ağlak hocalara benzedik)) giriş yapıyoruz. Bu bölümlerde Anadolu'nun ekseri nebat habitatını (yine ağlak hoca taktiği (geliştiriyorum kendimi bu işte)) okuyoruz. Bu bölümler, işi gücü bitki olmayan okuru sıkabilir ama arada Ksenofon'un "binlerin yürüyüşü"nde nasıl soyup soğana çevrildiklerini (delibal marifetiyle), atın ehlileştirilmesini ve daha  pek çok meraklı hikayeyi cımbızlayabilirsiniz. 
   Dil ve üslup o kadar akıcı ki. Kullanılan kadim kelimeler güncellenmese bile sular seller gibi akıp gidiyor. Adige Hocam, dünü, o günü ve bu günü çok iyi öngörmüş. 1972'de göçüp gitmese eminim bu gün içinde bulunduğumuz ahvalden ziyadesiyle müteessir olurdu (kitaptaki gibi yazmaya başladım şuursuzca !). 
   Ziraat Mühendisleri mecburiyet bâbında okumalı. Çevreye, bitkiye, böceğe meraklı tayfa da aynı şekilde. Bibliyofil ve mütecessis kâriye okumak ihtiyaridir ama bence insan ve bitkinin rabıtasını, insanoğlunun tabiata irtikabını gözlemlemek için onlara da salık verilir.
   Ben olsam, kısaltılmış baskısını ortaokullarda ders kitabı yapardım. Benim hayatımı bir nebze değiştirdi, sabi/sübyana da belki bir etki yapar ve geleceğe birazcık daha fazla ümitle bakabiliriz. 

14 Ağustos 2016 Pazar

"Suicide Squad" Kötüler Timi. Hakkaten Ama.

    Mutad üzre filme gitmeden bozuntu içermeyen bir iki eleştiri okudum ve beklentilerimi düşük tuttum.
   Keşke daha düşük tutaydım.
   Senaryo akıl dışı (şimdi süperkahraman filmlerinde akıl içi senaryo nasıl olur dedirtmeyin bana Bkz.Nolan). Başrollerin içi boş (Joker, bildiğiniz mafya babası olmuş, zekadan eser yok, yeritlito bir hecledır olmamış, olamamış). Oyunculuklar vasat (yahut senaryonun kofluğundan bana öyle geldi). Efektler göze "efektim ben" diye batıyor. Bir de disiikamikslerin üç boyutlu filmlerinde ciddi bir karanlık sorunları var. İlk yarıdan sonra hafakanlar basıyor. Birtek sauntrek mi diyorsunuz ! çalınan müzikler güzeldi. Salon doluydu (ki bu da benim gibi üç boyut efektinin sinemada görülmesi gerektiğini düşünen iflah olmaz sinefiller olduğunu gösterir (yalnızca filmde geçen (kimsenin gülmeyeceği) esprilerde bazılarının ciddi ciddi güldüğünü görünce "eyvah eyvah" dedim (içimden) (parantezlerin hesabını tutamadığımdan fazla fazla kapatıyorum.)))))
   Bana hediye bilet geldiydi para vermedim. Para isteseler gitmezdim. Sizde öyle yapın.   

9 Ağustos 2016 Salı

"A Hologram for the King" Tykwer'in Son Filmi.

    "Koş Lola Koş"'dan beri Tikver filmlerini izliyorum. "Prenses ve Savaşçı"'da yükselen çıta "Cloud Atlas"'ta düşmüştü. 
   Kral için Hologram'da; çok katmanlı, özel efektli işlerin Bay Tikver'e yaramadığını anlıyoruz. Nereden bakarsanız temiz film. Hoplama, zıplama, özel efekt yok. Son dönemin popüler yazarı Deyveggers'in romanından adapte edilen pelikulamızda gani metafor, gönderme, subliminal mesajlar (asansördeki kızın dürtülünce önüne bakması falan) vardır lakin omurga sabittir. 
   Dibe vurmuş, üstten ortaya tenkis edilmiş bir yönetici; Krala teknoloji pazarlamaya çalışır, olaylar gelişir.
   Tomhenks yevmiyenin hakkını vermiş, Aleksandırblek arap rolünde sırtarıyor (sırıtmıyor ama sırtarıyor), Saritaçodori Hekim'de iyi (yalnız sonlara doğru tozuttu mu ne ? ne o öyle kabak çiçeği gibi), renkler, sekanslar, kadrajlar ortalamanın üstü, izlerken sıkmıyor. Temiz film yani. Tek eleştirim : sonunun apar topar, boyacı küpüne daldırır gibi, alelacele (başka da sıfat gelmiyor aklıma) bitirilivermesi. 
   Kültürel farklılıklar, Kızıl Deniz'in dip tabiatı, kum toz içindeki binalar (ama çöldeki konutlardaki atmosfer farklılıkları (işçi yatakhanesi ve örnek daire) şükelâ işlenmiş), hayatımızdaki olumsuzlukları bazı şeylere beyhude olarak atfetmemiz, inceden verilen bir Suudi Baharı göndermesi, kurt avı (sahi niye vurmadı ?), arap mutfağı, diplomatların çılgın partileri (Bay Soren Kierkegaard iyiydi), ilginizi çekiyorsa buyurunuz efem.

7 Ağustos 2016 Pazar

"İnsanın Türeyişi" Okumak Gerek.

   "Türlerin Kökeni"nden tam 12 yıl sonra yazılmış ama yayım tarihi 1871 (yanlış olmasın 19.yy. sonları). Ne elektron mikroskobu var, ne de genom çözülmüş. Bay Darwin, sahip olduğu kısıtlı olanakları kullanarak, günümüzde halen her teknolojik gelişmeyle perçinlenen evrim teorisini şekillendiriyor.
   Çok teknik yerleri hızlıca okuyarak bir solukta bitirdim. Yazıldığı dönemi gözönünde bulundurduğunuzda, yaptığınız eleştiriler daha hafifliyor. Yoksa eleştirilecek yerleri var. 
   Aldığım notlar var.
   "Erkek kişi, kadından, irilik, vücut kuvveti, kıllılık vb. (bakın bunlara diyecek bir şey yok) bakımlardan olduğu gibi, zekaca da, tıpkı memelilerin coğunun iki eşeyinde olduğu gibi farklıdır." Biraz (aslında oldukça) maço bir değerlendirme ama yıl 1871.
   "korkakların birçoğu, düşmanları ile yüz yüze gelinceye dek kendilerini gözüpek sanırlar." bildiğiniz aforizma, öylesine doğru.
   "bir içgüdünün gerçek ayırıcı özelliği, ona sağduyudan bağımsız olarak uyulmasıdır." içgüdü hakkında şimdiye dek gördüğüm en rasyonel tanım.
   "Yabanıl insanların vücutça ve kafaca zayıf olanları eleniverir; ve sağ kalanlar, çoğunlukla gerçekten sağlıklı kimselerdir." Günümüzde böyle değil ve böyle giderse encamımız tıpkı "Idiocracy" gibi olacak (görmeyen varsa görsün, film kötü ama düşünce sağlam).
   "uygarlaşmış ırkların, daha aşağı ırkların yerini alacak biçimde yayılmış ve her yerde yayılmakta olması özellikle güçlerinin sonucudur." Kimbilir emperyalizm yaratıcıları bunu dikkatlice okumuşlardır.
   "Bununla birlikte, aynı toplumdaki daha zeki üyeler, sonunda, az zekilerden daha başarılı olur ve daha çok döl bırakırlar." Aslında günümüzde tam tersi oluyor. "En az üç" çekenlerin IQ ortalamalarının genelin altında olduğunu sanıyorum.
   "Yüzyıllarla ölçülünce pek de uzak olmayan bir gelecek dönemde, uygar insan ırkları, bütün dünyada yabanıl insan ırklarını yok edip onların yerini kapacaktır." Çok acımasız ve çok gerçekçi bir tespit.
   "Son olarak, evrim ilkesi genellikle kabul edilince -ki çok geçmeden kesinlikle kabul edilecektir- tekkökenciler ile çokkökenciler arasındaki kavganın sessizce ve sezilmeden sona ereceğini söyleyebiliriz." İşte burada yanılmış Bay Darwin. Belli bir bilimsel düzeyin üstünde elbette ki bu ikilem yok ancak insanların çoğunluğu (bkz.yukarıdaki Idiocracy bağlantısı) hala evrime inanmıyor.
   Ayrıca "Güdüklükler" (rudiments), "Doğal Seçme", "Tanrı İnancı-Din" (burası çok ilginç (ilk fırsatta bir kez daha okunacak)), "Doğal Seçmenin Uygar Ulusları Etkilemesi" bölümleri fakiri pek etkiledi. İlk okuma sonrası kitaplığın görünen bir yerine kondu ve ikinci okumayı bekliyor. 


"Jason Bourne" Olmuyor, olmuyooor.

   Bugün sinemada izledik. Siz izlemeyin.
   İlk üçü iyiydi. Bu olmamış. İyi bir yönetmen çekmiş (önceki çektiği iyiydi misal). Yine Metdeymın oynamış (evet yine bir kez bile gülümsemiyor, acaip ciddi). Antagonistler : çizgi üstü (tomiliicons, vinsıntkassel). Ama olmamış. Fikir olarak güncele el atmaya hallense de (wikileaks ve sosyal ağların güvenlik açıkları), senaryodaki boşluklar, saçmasapanlıklar; genelgeçer holivut kurallarına çok uysa da filmimizi izlenebilirlikten uzaklaştırıyor.
   Yunanistan Arnavutluk sınırında (nedense) sokak dövüşleri yaparak hayatını kazanan Ceysınböörn, durup dururken yine geçmişini kurcalar (hedefte bu kez babasının katili vardır). Olaylar gelişir.
   Yunanistan, İtalya, İngiltere, Almanya ve nihayet ABD'de geçen hikayemiz, aktüel kamera çekimlerinde biraz mide bulantısı yapıyor, devamlı olarak "rınrınrın" diye olur olmaz sahnelerde hızlanan "heyecan müziği" ile ilgiyi tutmaya çalışıyor ancak bir süre sonra iddialı aksiyon sahneleriyle sahnelenen içi kof bir senaryoyu izleyen kötü bir devam filmi olmaktan kurtulamıyor.
   Biz yandık, siz yanmayın.

2 Ağustos 2016 Salı

"The Nice Guys" Eğlencelik.

   Bu güncede fazla laylaylom film yazmamaya gayret ediyorum. İş bu filmimiz de feci halde laylaylomdur ama gündem itibarıyla laylayloma pek ihtiyaç var. O yüzden buyursunlar efem :
   Bir zamanların anlı şanlı gladyatörünün Conguudmın'a dönüştüğünü gördüğümüz, rayengasling'in ferahfeza sakarlıklarına güldüğümüz, 1970'leri özlemle yadettiğimiz, iki saate yakın süreyi (116 dk.) çatır çatır ezdiğimiz bir filmdir.
   İki enteresan şahsiyet, birazcık da maaş bordrolarını aşan bir gizemin peşine düşerler, olaylar gelişir.
   Zaman zaman gülümsemekle yetindiğim sahneler oldukça çoğalınca ve filmimizdeki absürtlükler acımasızca artınca kahkahalar (ama ölçülü) attığım da oldu. Dikkatli ve birikimli (üstelik azıcık yabancı dili de varsa) sinefil, düz izleyiciden daha fazla keyif alır. 
   Darbe haberlerinden ikrah geldiyse, içinizde neden olduğunu bilmediğiniz bir şişkinlik varsa ve bünye laylaylom'a (nedir bu laylaylom ?) ihtiyaç duyuyorsa yakın durunuz.
   Aklıma asansörde titreyen rayıngasling geldikçe hala gülümsüyorum.