Bugün neler olmuş ?

23 Temmuz 2014 Çarşamba

"Transcendence" Bir ben vardır bende, benden içerû !...

   Filmin anafikrinin, Frederick Pohl'un Hiçi üçlemesinin son kitabından intihal edildiği  (araklandığı ) filmdir. 
   Valipfistır kardeşimiz bu ilk yönetmenlik denemesinde (ilk olduğu düşünüldüğünde) pek kötü bir iş çıkarmamış aslında. Yılık gözlü Kilyınmörfi'ye güneş gözlükleriyle dürbünden baktırma gibi garabetler (bkz.aşağıda) ünlü yönetmenlerin filmlerinde de oluyor.
   Yapay zekayı geliştirme çalışmaları yapan bir bilim insanı, siber teröristlerin kurbanı olunca beyni arabirim haline dönüştürülür. Konumuz budur. 
   Aslına bakacak olursanız konumuz (fakir gibi bilimkurgu manyakları için) oldukça ilgi uyandırıcı, oyuncular vasatın üstü, kurguda aksayan pek bir şey de yok, aksiyon da var, yenilikçi ve soru sorduran düşünceler de, ancak film bittiğinde öyle pek üzerinde düşünecek fazla bir şey kalmadı aklımda (son sahnede atılan kılçığa kimse gelmez). 
   Yapay zeka, holivut tarafından pek didiklendi. Terminator'lardan, Deyvid'lere yapay zekanın hem olumlu hem olumsuz bir çok yüzüyle karşılaştık. Film tanıtımı değil de fütüristik geyik yapacak olsak, bu pilav çok çok su kaldırır, sayfalarca yazarız amma netçede vasat reytingli bir film tanıtımı yapıyoruz.
   Güzel bir tempoyla başlayan filmimiz, görsel ve fütüristik sahnelerle iyi bir şekilde ilerliyor, filmin sonlarına doğru ise vermeyi düşündüğü fikri aksiyon sahnelerinin arasında kalıp veremiyor (gerçi ben mesajın ne olduğunu hiç çözemedim). Yine de akşam kafa dağıtayım, teknoloji insan ilişkileri hakkında birazcık düşüneyim derseniz, conidep ve rebekahol hayranıysanız izleyebilirsiniz.  

"The Young and Prodigious T.S. Spivet" Jöne'nin Son Filmi.

 
   Görsel ögelere verdiği önem için pek takdir ettiğim Janpiyerjöne'nin son filmidir.
   Büyümüş de küçülmüş T.S.Spivet, kazandığı prestijli bilim ödülünü almak üzere Voaşingtındisii'ye gider. Çift yumurta ikizini de yeni yitirmiştir.
   Taa "Şarküteri"den beri dikkatimizi çeken Bay Jöne, üzerine toplanan bu dikkati boşa çıkarmamış, ardı ardına çektiği pelikulalar hem fakirden hem mahdut miktarda sinefilden hallice şakşak toplamıştır. "Yitik Sabîler Kenti" ile kuntastik ortamlara akan sinematik mecra, Elyın'la bilimkurguya yönelmiş, "Amelie" ile fantazya/realizm ve çok farklı bir görsel anlatımla hedefi ortadan vurmuş, "Hayli Uzun Nişanlılık" ise bendenizin en sevdiği filmi olmuştur. Daha sonra gelen "Micmacs" biraz kafa karışıklığı yaratmış, filmi hangi kategoriye koyacağımı bilemez olmuştum.
   "Genç ve Fevkâladenin Fevkinde T.S.Spivet" te ise bildiğimiz Jöne filmlerindeki karakteristik tüm görsel unsurlar (fazla da fantazyaya kaymayacak şekilde) filme yedirilmiş, iyi bir senaryo üzerinde çalışılmış, mütevazı bir kast (helenabonemkartır'ı ve kaşlarını saymazsak) tercih edilmiş (tabiy ki yönetmenin fetiş oyuncusu Dominikpinon'a (eklenti de olsa) bir rol verilmiş), müzikler-renkler-kostümler-dekorlar ortalamanın üstünde olmuş; Jöne filmlerinin olmazsa olmaz unsurları mekanik düzenekler, ekran içinde ekran görüntüleri, ve daha neler... Velhasıl iyi bir film için gerekli tüm unsurlar bir araya getirilmiş. Yolculuk var, iç hesaplaşma var, medyaya eleştiri var, vicdan azabı, medyadik çocuk istirmarı, az biraz komedi, az biraz drama hepsi var.
   Bütün bu olumlu unsurlara rağmen, film bittiğinde içimde bir tamamlamamışlık hissi çöreklendi. Tüm malzemeleri yerinde ancak lezzetsiz bir karaorman pastası düşünün, işte öyle...
   Kimi yönetmenler sadece görsel olarak izlenebilir (misal : Vesendırsın). Bay Jöne dahi işbu yönetmenlerin kalibresindedir, araya senaryo da iyiyse : hanimiş benim kaymaklı ekmek kadayıfım. Ama ne bileyim : bu film "iki cami arasında beynamaz" bir his uyandırdı (var böyle bir his). Ne gerçekçi, ne fantastik (hele kuntastik hiç değil). Senaryodaki kimi mantık hataları ve bazı sahneler pek zorlama gibi. Neyse ne. Bu tarz filmleri sevenler nasolsa izleyeceklerdir. Çoluk çocukla da izlenebilir, patlamış mısır yahut çekirdekle gideri vardır. Ama bâde siftinecekseniz; ziyan etmeyiniz, değmez...

14 Temmuz 2014 Pazartesi

"Deliduman" Gezinin Gönülçelen'i.

   Holdınkolfiyıld onyedi yaşındaydı, Çağlar İyice de.
   Holdınkolfiyıld arızaydı, Çağlar İyice de.(bak burada soyadı tam oturdu)
   Holdınkolfiyıld'ın Fiibi'si vardı, Çağlar'ın Çiğdem'i.
   Holdın Seliheys'e yeşerirken arızalanır, Çağlar TC Sinem Uzun'a sarkarken arızaya bağlar.
   Holdın Gezi'de hiç bulunmadı, Çağlar barikatların önünde moonwalk yaptı.
   Holdın Menhetınlıdır, Çağlar Kıyıdereli.
   Kitaba, edebiyata meraklı her kâri, gün olur "- "Çavdar Tarlasında Çocuklar"ı okudun mu ? Bir an önce okumalısın !" atarına maruz kalır. Fakir de kaldı. Açtı Salinger'in kült romanını okudu. Zengin bir ergenin (çok afedersiniz) dünya s.kine, minare g.tüne üç gününü anlatan (birinci ağızdan) aşırı normal bir romandı. O zaman bana öyle gelmişti (otuz yıl önce). Yaş ilerleyip edebi birikim biraz çoğalınca bir daha okudu. Sonuç aynıydı. 
   Dün Serbes'in "Deliduman"ını bitirince Salinger'in ne demek istediğini anladım. 
   Felaket vasat bir tretman var : Çağlar'ın kardeşi Çiğdem meşhur olmak arzusundadır, olaylar gelişir.
   Tamamen birinci tekil şahsın anlattığı romandır. Bu açıdan olayları objektifmiş gibi algılayan okur, bölümleri devirdikçe kazın ayağının hiç de algıladığı gibi olmadığını, gerçeğin yansıtılandan bir hayli farklı olduğunu idrak ediyor. Hatta kitabın ortalarından sonra Çağlar'ın paradigmasını içselleştirip olayların aslında nasıl olduğunu verilen ipuçlarından önce dahi çözmeye başlıyor (sadece arızalı bibliyofiller yapabiliyor bunu). 
   Alpay Erdem'i bileniniz var mıdır bilmem. Ben biliyorum. Uykusuz'da "BEN" diye bir köşe yazar. Benzersiz bir üslubu vardır, ancak delidir. Okurken, karşınızda konuşuyormuş gibi olursunuz. İşte bunun hayali bir kuzeni vardır, arada ziyaretine gelir (gelemeyesice, gelme kanalları kuruyasıca !). "Deliduman"ı da o hayali kuzen yazmış gibi düşünebilirsiniz. Kitabın başından sonuna dek sert, acıtıcı bir mizah beyninizi zıngırdatıyor. Çekiç gibi hem faydalı hem can yakabilen bir üslup bu. Üslup demeyelim de bakış açısı. 
   Çağlar İyice, Holdınkolfiyıld'dan kat kat arızalı, birkaç kez daha derin aynı zamanda çok daha sığ, okurun ezberini bozuyor. Her türlü kompleksi, cehaleti, sığlığı barındıran bünye kimi zaman öyle tepkiler veriyor ki, derviş gibi bir şey oluyor. 
   Kıyıdere öyle tanıdık ki. 
   Gölcük, Değirmendere, Karamürsel, Kaytazdere, Altınova; hep kıyısında durup gelip geçene baktığım ve hasbelkader ömrünün uzunca bir döneminde yaşadığım yerler. Eski Bankacılar Lokaliyle başlayan "eski"li mekanlar, hayatımızı şöyle bir gözden geçirdiğimizde "eski" sıfatına maruz kalan onlarca anıyı (eski Emek, eski İnci vs.vs.) ortaya çıkarıyor. Kaytazdere'li Özer Ağbi'yi mesela tanımış olabilirim (sayfa 177'den başlayan tiradını okuyup şöyle yarıla yarıla gülebilirsiniz) mesela.  
   Bay Serbes, orta bölümün sonlarına doğru aborda olduğu Gezi'yi pas geçse dahi iyi roman olurmuş. Ama pas geçmemiş. Bu da romanımızı iyi roman statüsünden almış çok iyi roman statüsüne çıkarmış. Son bölümlerde Gezi'nin uzaklardan bize yansıtılandan çok farklı bir yüzünü görmüş oluyoruz. Üstelik Çağlar İyice'nin bombastik bakış açısından. 
   Bay Serbes'i tanımam etmem. Popüler bir dizinin senaristi olduğunu biliyorum, bir de milletvekillerine içimden geçenlerin aynısını yansıtarak ayarsızca (pek de iyi ki) atarlanmasını. Selim İleri kendisini kıskançlıkla tebrikleyince, duyarsız kalamadan "Deliduman"a daldık, dört çalışma gününde de sonuna vasıl olduk, iyi ki de olmuşuz.
   Pek de hazzetmediğim yerli roman türünün ayrıcalıklı, özel bir yerine oturtuyoruz "Deliduman"ı. Günümüzü, gençliği, yozlaşmayı, direnişi anlamak için arada bir oturup okumak kaydıyla, kitaplığımızın görünmesi kolay bir yerinde muhafaza ediyoruz, soranlara da (şiddetle ne işim olur) hararetle okunmasını öneriyoruz.
HAMİŞ : 220 nci sayfanın sonundan başlayan Dede'nin özlenmesi özetini gözlerim yaşararak, agnostizmden İslamiyete mühtediyeti anlatan ve Tvaytırı şikayetleyen sayfa 278'i gülümseyerek, aktivist babaya "Bu ne Allahsız bir ateistlik !" diye atarlanılan sayfa 302'yi yarılarak okudum. Aynı kafadaysak sizler de aynı tepkiyi gösterirsiniz. "certainly info!"

12 Temmuz 2014 Cumartesi

"The Selfish Giant" Bencil Dev ve kablo hırsızlamanın zararları yahut Fareler ve İnsanlar'ın modern yorumu.

   Mideye sıkı bir yumruk indiren filmdir.
   İnglınd'ın alt gelir grubundaki Arbor ve Svifti okuldan uzaklaştırılınca hurda toplamaya başlarlar. Olaylar gelişir.
   Karşımızda holivut usulü değil inglınd usulü bir film var. İnglınd derken Gayriçi'den ziyade Kenlooç İnglındı. Sert, gerçek, acıtan cinsten. 
   Başrollerimizde iki çocuğun olması filmimizi asla çocuk filmleri kategorisine sokmamakta bilâkis çocukların izlememesi bile önerilmektedir. Bazı yerlerde NBC filmlerini (hadi ilk dönem filmlerini diyelim de karnımız ağrımasın) anımsatan uzuun uzun hareketsiz çekimler vardır. Ancak nedendir bilmem bu sahneleri çok sevdim. Özellikle teknoloji/doğa karşıtlığı; şükela yansıtılmış. Filmin bir çok sahnesinde bu karşıtlık karşımıza çıkıyor. Termik santralin etrafında otlayan atlarda, yüksek gerilim hatlarının ardında batan güneşte, Arbor'un (günlük 20 paunda kiraladığı) at arabasının otomobiller arasındaki biçareliğinde, evlere şenlik at arabası yarışlarında.
   Oyuncuları daha önce görmemiş olmama karşın (bilhassa iki başrol (hele Arbor kopili)) pek başarılılar.  Müzik, kurgu, kostümler ve senaryo da öyle. Bazı jüriler de aynı şekilde düşünüyor olsa gerek onbir ödülü var. Ödüller mühim değil, uyandırdığı duygular önemli. Bu film de birtakım duygular uyandırıyor. Oturayım, keyfedeyim, kafa dağıtayım tarzı bir film değil. Arkadaş grubuyla falan izlenmez. Laphroaig yahut Ardbeg gibi arkadaşlarla daha iyi gider.
   Sinefilin kaçırmaması iyi olur.

10 Temmuz 2014 Perşembe

"Çılgın ve Özgür" Hıfzı Topuz'un Neyzen Tevfik Derlemesi.

   Neyzen Tevfik olağanüstü bir karakter. Hıfzı Topuz da son dönemlerde yıldızı parlayan yazarlardan. Bakalım ahenkleri nasıl ? diyerek bitirdik 248 sayfalık kitabımızı dört günde (yatmadan önce yapılan birer saatlik okumalarla). 
   Kitabın başında "Neyzen Tevfik'in Romanı" yazmasına rağmen asla bir roman değildir. Çeşitli kaynaklardan (bir çoğu da yazılı olmak üzere) derlenen Neyzen ile ilgili bilgiler, kâh anı, kâh belgesel şeklinde ard arda sıralanmıştır. Nedir : bu çerçevede bir roman değil, derlemedir.
   Sayın Bay Topuz'un en büyük avantajı; ele aldığı karakterin inanılmaz yaşam öyküsü. Hayatının hiç bir döneminde kimseye boyun eğmemiş. Kimilerine göre "dahi", bazılarına göre düpedüz "deli" olarak nitelenen, dünyalıkla ve ahiretlikle hiç işi olmamış, ânı taa dibine kadar yaşayan, Mevlevihanelerde de, batakhanelerde de yatan, dönemin en tanınmış düşün insanları ile olduğu kadar en bıçkın bitirimleriyle de hasbıhali olan bir derviş. 
   Aklıma kitaptan şöyle bir anekdot geldi mesela : "bir meyhanede Ahmet Rasim, Kemancı Hayri Bey, Neyzen ve iki gümrük hamalı içiyorlarmış". Buna benzer biraraya gelmesi imkansız bir çok insanı bir araya getiren bir karakter Tevfik. Keskin zekası, sivri dili, Tanrı vergisi yeteneği, kimseye eyvallah etmeyen karakteri, meşhur derbederliği ile hangi kitaba konu olsa okunur. Neyzen'in yaşadığı dönem de pek dağdağalı. Meşrutiyet, Abdülhamit, Vahdettin, İstibdat, İttihatçılar, İşgal, İsyan, Kurtuluş Savaşı, Atatürk dönemi, Milli Şef dönemi, Tek parti dönemi ve nihayet DP dönemi. Nereden bakarsanız yakın tarihimizin önemli mihenk taşları. İşte kitapta da bir yandan Neyzen'in hayatını okurken, diğer yanda arka planda geçen önemli tarihi gelişmeleri ve bunun Neyzen'in hayatındaki yansımalarını da okuyoruz.
   İtiraf edeyim, Sayın Topuz'un tarzı beni pek sarmadı. Yaratıcılıktan yoksun, elde edilen bilgilerin belirli bir üsluba bağlı kalmadan kâh anı, kâh didaktik anlatımla, kâh aktüel anlatımla verilmesi fakiri pek sarmadı. Nedir : 91 yaşında yazılan biyografik romandan, daha fazlasını beklemek abestir zaar. 
   Yine de Neyzen'in hayatının kısa ve eksik bir yönüyle de tanımak isterseniz, yolculuklarda falan okunabilir. Yoksa Recep Usta, Alpay Kabacalı, Münir Süleyman Çapanoğlu, Hilmi Yücebaş, İhsan Ada, Seyit Kemal Karaalioğlu, Selman Yaşar, İsmail Yerguz, Yüksel Baştunç ve Muhsin Karamanoğlu'nun Neyzen hakkında yazdıkları eserler daha kapsamlı ve samimidir.

6 Temmuz 2014 Pazar

"Anadolu'nun Kayıp Şarkıları" Çerçeve iddiasız da, eser güzel !...

 Ağ güncemi okuyan mahdut kâri için açık edeyim : yazımız iki bölümden oluşacaktır. Part Bir : Belgeselimizin tanıtımı. Part İki : fakirin hamaseti.
Part Bir
   Bir buçuk saatlik müzikal belgeselimiz sekiz yılda çekilmiştir. Sekiz yıl boyunca bu insanlar yurdumu dolaşmışlar, çekimler yapmışlar ve iş bu pelikulayı hasıl etmişler. Anadolu'nun kayıp şarkılarını, içlerinden geldiği gibi söyleyenleri bulmuş, provasız çekimlerle bir buçuk saati harmanlamışlardır.
    Megametropolümüzün altıncı vitesinde gittikçe hızlanan görüntüler ve yükselen seslerle başlayan pelikulamız pik seviyede aniden duruyor ve gözlere Anadolu'dan asude bir görüntüyle kulaklara sessizlik geliyor. 
   Dış sesin olmadığı, bazı görüntülerin neresi olduğunu anlayamadığımız ilerleyen dakikalarda sadece konu kişilerin açıklamaları ve o güzel insanların seslendirdiği o güzel türkülerle başbaşa kalıyoruz. 
   Böylesi bir dokümanter filmi anlatmak zor. Konusu yok, sadece uyandırdığı duygular var. Genel geçer kültüre derdini daha iyi anlatabilmek amacıyla orijinal türkülere miks yapılmış. Kimi yerde pek şık duran bu miksler, Karadenizli teyzelerin söylediği türküdeki reggae ritminde olduğu gibi sakil durabilmiş. Türkü konusunda ahkam kesebilecek denli bilgi sahibi erbaba ise her türlü miks remiks, kulak tırmalayıcı keskin bir ıstıraptır. 
   Yönetmenimiz herhalde Marmara ve Ege bölgelerini Anadolu'dan saymadığından bu yörelere ait pek bir türkü bulunmamakta, sadece zeybek duran efe görüntüleri ve tahtacıların sema dönmeleri ile yetinmekteyiz (Rebetiko var, Feraye yok). Ayrıca Trakya bölgesi (evet biliyorum Anadolu değil ancak aksettirilen kültürün vazgeçilmez unsurudur bence) hiç yokmuş gibi kurgulanmış. Ve böylece daha uzun uzun yazabilirim. 
   Eleştirmek kolay, yapmak zor. Neticede Bayan Ünen'in oğlu Nezih Bey bu filmi yapalı dört yıl olmuş. Daha iyisini yapabilen varsa buyursun yapsın.
   Müzikal belgesel iyidir. Bu türün kente yönelik olanını izlemeye hallelenler köprüyü geçmeyi denesinler, etnik olanını izlemeye hallenenler sağlam yolları izlesinler, tatmin garantidir. 
   Kendi açımdan her yıl izliyorum. Her yıl eleştirilecek başka bir yön bulmama rağmen her yıl daha da artan bir keyifle izliyorum. Arşivliktir. Bilmem anlatabildim mi ?
Part İki
   Hep İstanbul'da yaşamanın kimilerine verdiği aymaz züppelikle ben türkü sevmez idim. "Yurttan Sesler"i duyduğumda "Ay ne köylü ! keşke duymayaydım." olurdum. Ruhi Su'yu bilirdim de (dinlemezdim ayrı !), Neşet Ertaş soru işaretiydi (evet Nil Karaibrahimgil'i düşünüyorum. Ben de o noktadaydım. (ama yirmibeş yıl önce)). Evde "mûsikî" dinlenirdi. "Kadifeden Kesesi"ni şarkî zannederdim (amma kütükmüşün arakolpa !). Sonra zaman ilerledi, arakolpa da ilerledi, evlenildi barklanıldı ve sevdiceğim sayesinde türkîlere de aşina olundu. Aşinalık ilerledikçe araştırmalar derinleşti, araştırmalar derinleştikçe, okumalar başladı, koro çalışmaları, albüm almalar, yöre ayırmalar, (yöreler tanındıkça) tavır ayırmalar, ağız ayırmalar geldi. Velhasıl türkü sohbetinde ahkam kesecek noktaya gelinmedi ama ham cahil de değiliz çok şükür.
   Tenekeci Mahmut'u, Cengiz Özkan'ı, adını bilmediğim dengbejleri, cemde divan döven zakirleri zakireleri, teke zortlatmalarının yellemeleri hoplatmaları, yol havalarının ağırlığı, horonların canlılığı, gazellerin inceliği, barların haşinliği (bunu lütfen türkü kültürüne aşina olmayanlar dikkate almasın), Kazancı Bedih'i (oğlu da iyidir), Muharrem Ertaş'ı (onun oğlu daha iyiydi), İzzet Altınmeşe'yi (ve evet benini de) ve daha burada uzuun uzun yazmama neden olacak yüzlerce küçük detayı da içselleştirdim. Dinlerken kolaylıkla gülebiliyor ve ağlayabiliyorum (manikdefresif ya da şizofren değilim/değiliz). 
   İnanıyorum ki, kentlerde gelişen Klâsik Türk Müziğinden farklı olarak (yüzlerce makamı ve kuralı olmasa da) türkülerimiz de (belki de klasik müzikten daha kadim olmak üzere) çok derin anlamlar barındırıyor. Bir kere hamisi yok. Hacı Arif Bey, Itrî ve daha nicelerinin hamileri olmasaydı bu kadar verimli olabilirler miydi ? Bilmiyorum ama destekleyenleri vardı. Türküler öyle değil. Sponsorsuz, desteksiz, kendiliğinden yüzyıllar (belki de binyıllar ötesinden) gelen melodiler, basit olduğu kadar derinlikli sözlerden oluşan bir derya, bir okyanus.
   İnanıyorum ki bir toplumu bir arada tutan en önemli şey : kültür. Kültürün en önemli ayağı da dil ve müzik. Dillerin beyne hitap etmesine karşın müziğin önce kalbe sonra beyne nakşolması, müziği daha da öne çıkarıyor. Muhteşem şanslıyım ki; çok köklü ve çok çeşitli bir aşurenin içindeyim. Kars'taki aşıklar atışması da, Macahel'deki amcaların polifonik türküsü de, Urfa'daki gazel de, Meis'deki rebetiko da, Brenna Maccrimmon'un çığırdığı (evet, hanım çığırıyor) rumeli türküleri de, dengbejlerin destanları da, canların deyişleri de beni aynı derecede heyecanlandırıyor. Diyorum ki "bunları yaratan insanlar kötü olamaz."
   Toplumsal olarak çok ciddi bölünüyoruz, bölüyorlar. Bunun için de dilimizi, müziğimizi, günlük yaşantımızı, arkadaşlık, akrabalık, komşuluk, aile içi ilişkilerimizi hedef aldılar. Her gün, her saat, her dakika onlardan yana işliyor (şizofren ya da paranoid değilim). Popüler kültür oksimoronu altında mutasyon geçiren kurbağalar gibiyiz. Sörvayvırlar, evlilik programları, sabah sohbetleri, gece açık oturumları, reklamlar (ah o reklamlar (reklamcıların yatacak yeri yok)), diziler, yarışmalar, yazılıgörselişitsel medya, internet (evet o da var) beynimizi uyuşturuyor. Muktedirlerden bahsetmiyorum bile (türkü dinlerken bir tek Barınç ağlar, o da hep ağlıyor zaten). 
  Çare var, çareler var. Çarelerden en güzeli iyi müzik dinlemek. Kentliyseniz iyi şarkî, değilseniz iyi türkî dinleyecek, gençlere, çocuklara da dinlettireceğiz. Hep ferahfeza değil, arada sabâ da; hep horon değil arada deyiş de dinleyecek, çeşitliliği ve aslına sadıklığı esas alacağız. İnanıyorum ki : türküleri, şarkıları seven; insanları da sever. 
   Bu bağlamda, yok türküler remiksliymiş, yok turistik tanıtım filmi gibi olmuş eleştirilerine kapayın kulaklarınızı, "Anadolu'nun Kayıp Türkülerini" ailece izleyin, dinleyin. Gençlere sıkıcı gelebilir. İkinci izlemede alışır, üçüncüye duyarlarsa kesin severler. Sadece bir türküyü sevseler, korkmayın gerisi geliyor, haroyin gibi mübarek.
   Ve ümit edin, umutlanın : bir gün bizi yönetenler; dogmalara değil, türkülere şarkılara sarılsınlar. İnsanların ruhu var orada, onu anlayan toplumu da anlar. Sarı çiçeklere sorulan sorular kadar, cepkenden görünen elmas hançereye de aşina olmalıyız.

3 Temmuz 2014 Perşembe

"Sultan Galiyev Avrasya'da Dolaşan Hayalet" Attila İlhan'dan Çözümlemeler.

 
   Bilgi Yayınevi güzel bir iş yapmış. Eksik ama güzel. Eksikleri sonra söylemek hakkımızı saklı tutarak kitabımıza başlayalım.
   Kitap; "Kaptan"'ın Cumhuriyet Gazetesinde 1997-1998 yılları arasında tefrika edilen yazılarından mürekkeptir. Nedir : gazete, paket kağıdı olarak kullanılıncaya kadar muteber yazıların kitapta (umarız ki) daha uzun sürelere saklanması pek isabetlidir. Türk sinemasından, sol düşünceye yönelik analizler tespitler ve çözümler, ekonomik siyasi ve sosyal değinmeler. Ne ararsanız var. Lakin çevresinde dönüp dolaşılan asıl konu : ülkemizde pek bilinmeyen Sultan Galiyev ve Mustafa Kemal ideolojilerinin bir potada kaynaştırılmasıdır. Avrasyacı sosyalist düşünceyle Atatürk'ün devrimciliğinin hem akademik açıdan hem de pratikte nasıl benzeştikleri, neden birarada değerlendirilmeleri gerektiği, tane tane anlatılıyor. 
   "Kaptan" diyor ki : Sosyalizm bir ideolojidir. Farklı coğrafyalarda farklı yorumlanabilir, kimi şeyler eklenir, kimi şeyler çıkarılır. Herkes kendi ihtiyacını karşılayacak şekilde kullanır. 
   Şöyle benzeteyim : elin amerikalısı hamur açmak için makine yapar (ne de olsa dünyadaki enerjinin %25'ini kullanıyordur), avrupalı merdane kullanır (kentlidir o, yer sorunu yoktur) biz oklava kullanırız (saklaması kolaydır, yer kaplamaz, kullanmak beceri gerektirir). Sosyalizm de öyle. 
   İslamın ilk dönemlerinde kendini gösteren bu düşünce (belki daha önceleri de vardır, ahkam kesecek kadar donanımlı değilim) sonraları başka coğrafyalarda başka şekillerde de tezahür etti. Başlangıçta (sovyet devrimi) ideal başlayan uygulama, bürokrasinin (nomenklatura) kanserli şekilde büyümesi üzerine, gün geldi iflas bayrağını dikti. 
   Bu demek değildir ki sosyalizm bitti. İyi kullanamadılar o kadar. İyi kullanan çıkacak mı ? Bilmem. Keşke... Neyse; "Kaptan" bu konuda bir bilen : bilgi birikimi, analiz yeteneği, derin öngörüsü ile referans alınabilecek inciler yaratmış. İşte o inciler de bu kitapta böyle art arda sıralanmış. 
   Kitaba yönelik yegâne eleştirim : yazıların kronolojik olarak değil de konuların çevresinde sıralanarak yayımlanması olabilirdi. Zîra, tam Galiyev/Gazi kombinasyonuna odaklanmışken arada ekonomi konulu bir yazı okuyabiliyorsunuz. Bu da konsantrasyonu kötü etkiliyor. Bu küçük kusur gözardı edildiğinde rahatlıkla okunabilecek (ama asla yaz kitabı muamelesi yapmayın, hiç gitmez), hem edebi olarak "Kaptan"ın bombastik üslubundan tatlar alabileceğiniz, hem de zihninizdeki bazı önemli sorulara cevap alabileceğiniz, hem de yazarın öngörüsüne hayretler içinde kalacağınız bir bilgi kaynağıdır. 
   Yaşadığı ülke hakkında fikir sahibi olmadan önce bilgi sahibi olmak isteyenlere öneririm.
Son olarak da altını çizdiğim yerlerden alıntılar yapalım, merak edenler okusun :
Eğitim ve bilgi hakkında
"Bazı şaşkınlar sanıyorlar ki, internet türünden uluslararası bilgi ağı sayesinde, evinde bilgisayar olan herkes, istediği her türlü bilgiye şıp diye ulaşacaktır. Yağma yok ! "sistem", daha öğretim/eğitim kademelerinde "aydınlar" için inanılmaz bir ayıklama mekanizması oluşturmayı başarıyor; herkesin gittiği öğretim kurumlarıyla, ancak "seçkinler"in gittikleri öğretim kurumları, "ayıklama"nın ilk aşaması : halk çocuğu musun, devlet okuluna mı gidiyorsun, senin ulaşabileceğin bilgi sınırlı ve kısıtlı olacaktır; edindiğin bilgiden yararlanabilme gücün ve yeteneğin de, sınırlı ve kısıtlı olacaktır." (burada bir parantez şarttır : uzun yıllar önce Alman lisesinde öğrencilere sorulan tarih sorularını görüp aklım çıkmıştı (Tuğrul Yakarçelik'e selam olsun). Tamamen yorum ve kafa çalıştırmaya yönelik beyin tokatlayan sorulardı. Aklıma kendi tarih sorularım gelip anlamsızca üzülmüştüm.)
Liberalizm hakkında
"Boşversenize siz ! "Sistem" şu anda bile, gezegeni düpedüz yemektedir. Ankara'da üç genç ilim adamı işin dibini kurcalamışlar; rakama vurdukları çıplak ve acı gerçeklerin, yazılarına şöyle bir bakarmısınız:
   "dünya nüfusunun yüzde beşine sahip ABD, yeryüzündeki hammadde kaynaklarının yüzde 40'ını (KIRKINI), enerjinin yüzde 25'ini tüketmektedir. Yeryüzü sularının yalnızca yüzde üçünden azı içme suyu olarak kullanılabiliyor: dünya nüfusunun yüzde 13'ünün  sağlıklı içme suyu yok ! Bu yoksunların oranı, 1990'da yüzde 64 iken, 1996'da yüzde 67'ye yükseldi. Her yıl 10-14 milyon hektar orman yok oluyor. Dünya balık avlaklarının yüzde 64'ü tüketilme aşamasına ulaştı. Gezegendeki 1.1 milyar insan, günde 1.1 dolardan daha az parayla geçinmeye mahkum." (Cumhuriyet 5 Kasım 1997)
   Manzara-i umumiye budur, ve bu sistemin yani o yere göğe koyamadıkları "vahşi" liberalliğin utanç verici eseridir; ülkemiz, hala başımızda gezdirdiğimiz siyasi kadrolar tarafından, soğuk savaş sırasında, bu çarkın dişlileri arasına sokulmuştur; soğuk savaş bitti, ciddi olarak ve ulusal çıkarları hesabına bir türlü Avrasya alternatifini gündemine alamıyor; tam tersine, bizi, bize ait olan ne varsa hepsini -yani "Milli İktisat Politikasını", Milli Maarif politikasını ve Tevhid-i Tedrisat Kanununu, yani İktisadi Devlet Teşekküllerini vb. -Yeni Dünya Düzeni'ne- yani Düvel-i Muazzama'ya- satmaya kalkışıyor.
   İyi de, bunun için mi harbetmiştik; Söylesene Fevzi Paşa !"
   Vallahi alıntılanacak inciler sürüsüne bereket ama fakirin parmakları yoruldu. Dahasını öğrenmek isteyen alsın okusun. 
   Lütfen ama !