27 Şubat 2017 Pazartesi

"I don't feel at home in this world anymore" Her zaman denk gelmiyor !

   Pazartesi akşamı izlenecek filmdir.
   İlk 5 dakikada başrol kızımızı kendime acaip yakın buldum. O kararsızlıklar, o incelikler, o naif can sıkıntıları, hödüklüklere hayıflanmalar, büyütülen (küçük) varolma endişeleri. Bir de yapı itibarıyla (balıketinden hallice, o tombiş yüzündeki üzgün gözlerle falan) klişe başrol olmayan karakter, fakiri iyiden koltuğuna yerleştirmiştir.
   Hemşire yardımcısı Rut, evi soyulunca olaylar gelişir.
   Bu tarz filmler (kara mizah, aksiyon, gore : ortaya karışık) zaten güzeldir bana göre. Yönetmen bey de, iyi bir kast, sıkı müzikler, dozunda mizah (misal : faşist teyzenin son sözleri), akıcı bir kurgu, yeterli metaforlar (ormandaki kırmızı ceketli büyükanne, eskicideki rakun, alçıdan ayakizinin kullanım yeri falan), mebzul miktarda subliminal mesaj (modern dünyanın sıkıntıları ve beyhudeliği) ve elbette iyi bir senaryoyla şükela bir iş yapmış. 
   Eliyahvuud da böyle bağımsız filmlerde iyi mi ne (bundan önce de (tüm film boyunca) bir ölüyü canlandırdığı (oksimoron yaptım) filmi (vakit bulursam onu da yazacağım) iyi bulmuştum).
   Velhasıl, güvercinim izledi, zuzum da öyle. Yani düz izleyiciye her türlü gideri vardır. Sinefiller ise kaçırmasın (Sundance'da büyük jüri ödülü falan almış). Pazartesi akşamınız şenlenir bari.

22 Şubat 2017 Çarşamba

Er Ryan-Desmond Ross Mukayesesi. (başka işin mi yok adam !)


   Şimdi hakkını vermek gerek. Normalin üstünde fiyatı var ama her damlasını hak ediyor. Bir Cem Gürdal ürünü değil ama üzerinde çalışılmış. Sofra şarabı değil ama sofrada zıkkımlandık. İlk kadehin sonlarına etkisini gösteriyor (çilingir zuhur ediyor), ikincisini almadı fakir zaten. Hal böyleyken oturduk klavyenin başına. Du bakali nolecek ?
   Geçen (filmi ilk izlediğimde ünlü olmayan ünlülerin (vindizel, polcamatti falan) hatırına) bir kez daha "Er Ryan'ı Kurtarmak"ı izledim. Gözümden kaçmış detayları yakaladım, tomsayzmor'un oyunculuğunu beğendim (kokainman çıkmasaydı iyiydi), tomhenks'in bakışlarındaki dehşeti yansıtmasını beğenmemezlik edemedim (dikkatli kâri bu iki fiilin de birbirinin aynı olduğunu şıppanadak ayacaktır (Salah Usta'ya selam olsun)). Velhasılı kelam üç saate yakın bir zamanı (2s49d) bir güzel ezdim.
   Ufaktan eleştirilerine bakıyorum. Yok efendim savaş sahneleri benzeşiyormuş, güzel de meşazları varmış, yönetmen melgibsın'mış vs.vs. Dedim "bari bu akşam da bunu izleyeyim.". 2s20d da böylece geçmiş oldu.
   Heksovric'i tanıtacağıma bari bir karşılaştırma yapayım (pendore nin katkılarıyla) da iyice olsun.
  • Rayen de gepgenç bir Metdeymın var ve gülüşüyle gençkızların yüreğini hoplatıyorken, Desmınddas'da hindiboyunlu bir Endruvygarfiyıld var (ki mukayese kabul etmez).
  • Heksovric, tam 18 sene sonra çekilmesine karşın görsel efektlerde sipiilberg'in işinin kat be kat gerisindedir (savaş sahnesi öyle sağa sola sakatat yerleştirilerek gerçekçi oldurulamıyor bay Gibsın !).
  • İlk filmimizde (sonradan da değeri anlaşılacak) yığınla yanrol vardır (bkz.2.paragraf), heksovric'de (bundan sonra yazacağım her karşılaştırmada kötü olan heksovric olacağından, bir daha heksovric yazmamaya karar vermiş bulunuyorum) ise yıldız ışığı görünen kimse yoktur (başrol dahil).
  • kötü olan filmde bir yüzbaşı millır ve başçavuş horvet yoktur. Yok ! yüzbaşı ve başçavuş aynı yerlere yerleştirilmiş ama sakil durmuşlardır.
  • Her iki film de gerekli yerlerden gereken destekleri almak için (kilise, devlet) lazım gelen tüm trükleri uygulamışlardır (amerikan bayrakları, İncil'den alıntılar falan) ama kötü olan "kör gözüm parmağına" yöntemini uygularken iyi olan "karıncaya iyi davranacaksın, belini incitmeyeceksin" taktiği uygulamıştır (işte bunlar hep alkol !).
  • Kötü olan filmde kamera nereye doğru yönelse insanlar o doğrultuda ölmektedir. (misal kamera soldan sağa gidiyor. Hop ! siperdeki insanlar soldan sağa ölmeye başlıyorlar)
  • Kötü filmin dekorları film dekoru gibi, iyisinin dekorları savaş alanı gibidir. Bir de tabi yıkıntıların içinde Editpiyaf (ve hemen ardından zuhur eden zırhlı zangırtıları) unutulmazdır.
  • Mantıkfersâ hatalar iyisinde daha azdır. (misal o şeytan çarmıhını kesseler akını durduracaklar ama yok duruyor o şeytan çarmıhı (bakmayın ekşideki şeytançarmıhı tanımına, gerçeği aynen o kötü filmdeki ip merdivendir))
  • Kötü filmin tek avantajlı yanı : gerçek bir hikayeye yaslanmasıdır. (Lâkin fakir de bilir ki : savaşlarda kahraman ve kahramanlık gerektir. Olmasa da imal edilir. (bunda da bir imalat kokusu alıyorum (günahlarını almak gibi olmasın)))
  • İyi filmin senaryosunda; gövdenin etrafında bir dolu taşıyıcı dal varken (aphım'ın donuna doldurması (neredeyse), rayın'ın eve gitmek yerine görevini tamamlamayı tercih etmesi, keskin nişancının nasıl da öyle şıpınişi uyuması (bunlar iyi güzel de, upuzun filmden benim aklımda kalan Millır yüzbaşının bakışlarındaki dehşettir. Savaşın dehşetini bu kadar iyi yansıtan başka sahne azdır. Bir de makinalı tüfek yuvasının fethinden sonra gizlice ağlaması tabi.) parantezde yine rekor kırdım) kötü filmin ağır aksak bir mesajı iki saati aşan zamanda vermeye çalışması (ve tam da becerememesi), patetiktir (ne işim olur patetiklikle !) Kemalettin Tuğcu'luktur (nur içinde yatsın (çocukluğumu yemiştir rahmetli)).
  • Mukayese gittikçe b.ka sarıyor. İyisi mi ben keseyim. 
   Hülasa : yeni çekilmiş kötü bir savaş filmi izlemektense 18 yıllık olanı izleyin : daha iyi vakit geçirirsiniz.
   Arakolpa çekilir. 

12 Şubat 2017 Pazar

"De grønne slagtere"

 Akşam akşam fakiri başka dünyalara götüren, kafa açan bir Danimarka Anderstomascensen filmidir.
   Medsmikelsen hakkında fazla bir şey söylemeye gerek yok. Sven; nasıl obsesif, itici, terleyen, sinir tiptir anlatamam. İzlemek gerek, görmek gerek. Daha ilk sahneden ızgaradaki köftelerin sıralarının bozulmasından başlayarak, tüm film boyunca yıldırımları üzerine çekiyor. Garip bir şekilde bir noktadan sonra digerkamlık yapıp, "acıyım bari şu karaktere" dediğiniz anda yine bir p.çlik yaparak, yine yıldırımları çekiyor. Paratoner gibi rol kesmiş Bay Mikelsen. Şapka çıkarılır.
   Bjarne/Eigil'i canlandıran Nikolaj Lie Kaas da yevmiyenin hakkını vermiş. Attığı tekmeler pek yerinde.
   Konumuz ise pek değişiktir. Zaman zaman "Şarküteri"ye kayan bir eksen ama eksenin çevresindekiler bambaşka. Minimal iskandinav dekorları, insanları, sokakları, evleri bir yanda, dudak uçuklatan gelişmeler diğer yanda. Her Anderstomascensen filminde olduğu gibi pek çok liminal (başarının kutsanması (nedeni nasılı hiç sorgulamadan)) ve subliminal (seri katillerin sevilme isteği) mesaj gırla gidiyor. Ama mesajla işim olmaz derseniz sırf Sven'in bowling antremanları için bile (yaran sahnelerdir), sırf Sven'in lambada görülen ayağa bakışını izlemek için bile izlenecek filmdir.
   Holivuttan baygınlık geçiren bünyeler için naneli limonatadır, içerik itibarıyla ise Bloody Mary (ne işim olur bloody mary ile) kanlı meryemdir. Hassas bünyeler filmden sonra sakatat yiyemeyebilirler ama. Bu da uyarım olsun.

5 Şubat 2017 Pazar

"Varidat" Şeyh Bedrettin

    Sıkletimi aşan kitaptır. Halbuki en kısa, en yorumsuz, en sade baskısını (Dr.Cengiz Ketene tercümesi) bulup okumama karşın, irfanımın ötesindedir. 
   Evet, okurken tamamen katıldığım fikirler, görüşler vardır ancak tamamının yorumlanması ancak bu konuda yeterli bilgim olacağında (ki çok şüphelidir) mümkündür. Tasavvufun ancak derkenarını yorumlayacak kesafetteyim. Bu konuda okumuş yazmış olanların, elbette ki fakirden çok daha kapsamlı söyleyecek sözleri vardır. Ancak "her yağmur damlasında bir meleğin olduğu ve bunu bilmenin yağmuru sağlayan sebep olduğu" düşüncesine zahiren katılmıyorum. Başka anlamlarını bilemem, ben okuduğunu anlamaya çalışan cahil bir insanım. 
   Bunun yanı sıra, kutsal kitaplarda bahsedilen cennetin hurilerden, ağaçlardan, ırmaklardan mürekkep, cehennemin ise kaynar kazanlar, zebaniler, çarmıhlar, işkencelerden oluştuğu düşüncesine Şeyh Bedrettin gibi katılmıyorum. Bunlar bizim idrakimizde ve yaşadığımız dünyada olan şeyler. Aslında cennet ve cehennem düşüncesine de katılmıyorum (bu başka fasıl). 
   Neticede (bu baskı) 50 sayfalık bir risale. Yazıldığı dönem için çok cesur beyanlarda bulunan bu eser, tümünü anlamasanız bile, yazdıklarına katılmasanız bile es geçilmeyecek bir menzil. 
P.S. : Şeyh Bedrettin günümüzde sol düşünce tarafından sahipleniyor. Okuduklarım içinde sol düşünceden ziyade, kuantum fiziğine yakın fikirler buldum. Her halûkarda muktedirlerin işine gelmeyen fikirler. Şimdi düşünüyorum da, bir kez daha (belki de daha kapsamlı bir baskısı) okunur.

4 Şubat 2017 Cumartesi

"Ondskan" Kötülük Hakkında Neler Biliyoruz ?

   Mikael Hafström güzel iş yapmış. Ne varsa İskandinavlarda, İranlılarda, Korelilerde (hülasa holivut dışı olanlarda) var.
   Film hiç sarkmıyor. Belirli bir döneme odaklanmasına karşın (verdiği dönem mesajlarını düşünürsek) teşrih masasına yatırdığı kavramlar hep önümüzde. İsveç'i, 2.dünya savaşı sonrasını falan geçin; sokağa çıkın etrafa bir bakın; filmden bazı kesitlerin hemen aklınıza geleceğinden eminim (kötülük her yerde). 
   Üvey babasından (ne de güzel canlandırmışlar (öfkeden, kıçını ıslak havluyla dövme isteği uyandırdı namussuzum)) şiddet gören Erikponti (yalnız ne yakışıklı çocuk !) yatılı okula gönderilir. Paralı ve sosyetik okulda kuralları öğrenciler koymakta ve uygulamaktadır. Fakir de buna benzer garaipliklerle dolu bir okulda (paralı ve sosyetik olması dışında) tedris aldığından kelli, izlerken digemkârlık yaşadı elbette. Erik (bana hep Brando'nun "Rıhtımlar Üzerinde"ki hafif (hayır ağır) serseri halini anımsattı), düz bir öğrenci değildir. Şiddete ve kötülüğe karşı ciddi bir direnişi vardır. Ama diren diren nereye kadardır ?
   Neyse ! spoylere (ne işim olur spoylerle) bozuntuya girmeyeyim. Sineperverlere (bunu da yeni buldum) hararetle önereyim. Bulabilirseniz kaçırmayın. 



3 Şubat 2017 Cuma

"Tetikçinin Listesi" Block'dan Uzun Polisiye.

   Önce sonundan başlayıp aşka gelince önceki romanını da okumuş olduk. İyi mi yaptık ? Hayır.
   Başrolde John Keller (jüri üyesi, filatelist, kibar bir adam, "katil başparmağı" var, aynı zamanda kiralık katil), Dot (ve buzlu çayları) ve diğerleri. Bay Block'un üslubu ve tespitleri her zamanki gibi. 
   Fakat bu kez alışık olmadığımız kesafette bir kitapla karşı karşıyayızdır (263 sayfa (hem de küçücük puntolarla)). Her zamanki kısa, vurucu kitaplarından biri değil. 
   Konu ilgi çekici de olsa biraz sündürüldüğü için ortaların sonuna doğru (olay örgüsünün de sarkmaya başladığı sayfalarda) biraz uykum geldi (ki ustanın kitaplarında hiç başıma gelmemişti). 
   Bence siz bunu pas geçin "Tetikçi"yi okuyun daha iyi.

2 Şubat 2017 Perşembe

"Tetikçi" Block'dan Yine Bir Antikahraman !

 
   2008'de okumuşum. 16 yıl içinde nereden baksan iki kez okumuşum. Geçen yine başladım, her zamanki gibi bir günde bitti.
   Bay Blok'un yarattığı anti kahramanların müptelasıyım. Neredeyse hepsinin dizilerini sürgit okumalarla bitirdim. Olay örgüsünü klasik kurar, kahramanlar hep arızalıdır, ince bir humor bütür satırlara işlemiştir, detaylara çalışır, öyle fazla bir "düşündüreyim" "meşazlar vereyim" düşüncesi yoktur. Buna mukabil okumalara doyamazken, ustanın ince gördüğü tespitlere katılmamanız (sanat çevrelerinin siyah giysi düşkünlüğü), yarattığı tiplemelerin gözünüzün önünde canlanması (Dot'u yolda görsem tanırım misal) kaçınılmazdır.
   Tetikçi de bu kalıpların içinde. Keller diye (ne manidar isim) bir tetikçinin başına gelenler. Keller (tam da son işi olacakken), bir işinde tufaya gelir, artık ne evi, ne işi !, ne de bir geçmişi olabilecektir. Tam anlamıyla yalın ayak, başı kabak kalakalmıştır. Şimdi ne olacaktır ?
   Gerisi kitapta.
   Her LB polisiyesinde olduğu gibi ince tespitler, gülümseten diyaloglar, sular seller gibi akan sayfalar var. Ama nedir bu devamlı okuma isteği duymam ?
   Zannediyorum ki kitabın temelde "yeni bir başlangıç" (hem de sıfırdan) içermesi. Yıllar yılı çalışarak elde edilmiş kazanımların, geçmişin, konforun bir anda elden çıkması ve ardından yeni bir hayat kurma çabaları. Tetikçilikten inşaatçılığa geçiş. Elbette ki okurun gönlünü hoş etmek adına soğuk yenen bir yemek de finalde var ama asıl vurucu olan : yeni bir başlangıç. 
   Kendinizi zaman zaman Keller'in yerine koyarak, ne yapardım ? diye düşünmenize neden oluyor. Bazen ilginç çıkarımlar yapabiliyorsunuz. Bunu yapmasanız bile kafayı boşaltmak üstelik gülümseyerek boşaltmak için okunabilecek sıkı bir polisiye. Öneririm yani.
Hamiş : Hazır başlamışken bu serinin önceki kitabı "Tetikçinin Listesi"ne de başladım. O da sonraki yazılarda...

"Arrival" Klasik Bilimkurgu Değil !

    Öyle efektler olsun, yaratıklar sıçrasın, CGI'a doyalım diyorsanız; hiç hallenmeyin (gidip Transformers falan izleyin).
   Kavramları didikleyeyim, bir kere daha izleyeyim, iletişim nasıl bişiy ? diyorsanız yakın durunuz. Ancak eleştirilerde (adetimdir hem önce hem sonra biraz eleştiri okurum) büyütüldüğü gibi "kült" falan değildir bana göre. 
   Ha nedir ! Fakire; zamanın kimi algılarca lineer değil üç (ve hatta çok) boyutlu algılanabileceğini göstermiştir. İlginç de olmuştur. Bu açıdan ikinciye izlense daha farklı tatlar da alınabilir. Ancak; bilimkurgudur tabii. Kült değilse bile iyi bir bilimkurgudur. 
    Eymiedıms ve Ceremirenır üstlerine düşeni yapmışlar (bu kızcağızı da bir türlü sevemedim). Efektler kafa karıştıracak gibi değil (son sahnelerdeki yerçekimsiz ortam iyidir ama (o saçları falan nasıl yapmışlar öyle !)). Olay kurgusu zihin açar. Kısacası izlenmeye değer. Kafa boşaltmaya değil düşündürmeye yarar baştan söyleyeyim.

29 Ocak 2017 Pazar

"Olanlar Oldu" Çıtayı Düşürelim.

   Eyvah Eyvah'tan sonra çıtayı düşürün, yoksa hayal kırıklığına uğrarsınız. Ben düşürdüm çıtayı, hiç hayal kırıklığına uğramadım.
   Gülmek ihtiyaç. Sinema da (bu zamanda ve zeminde) riskli iş. Destek şart. Alıp biletimizi meşrebimize uygun komedi filmlerine gidiyorum. Cıvıtmadan, argo ve bel altı espri ucuzluğuna kaçmadan güldürmeyi hedefleyen filmleri kaçırmıyorum.
   Ata Demirer'in diğer işleri bazen iyi (Eyvah Eyvah) bazen fazla iyi değil (Niyazi Gül Dörtnala). "Olanlar Oldu" ikisinin arasında bana göre. Diğer filmlerde omurgada komedi varken burada bir aşk hikayesi var, arada gülümsediğiniz de oluyor.
   Filmi pek sevdim. Tabii ki bu subjektif bir değerlendirme. Filmin geçtiği yerleri, yaşam tarzını, diyalogları hep önceki yaşantımla karşılaştırdım (fakir Foça'dan Ankara'ya hicret etmiş bir insan (ne işin var bozkırda arakolpa ? (gaile derdi azizim))). Özlemişim saksılı bahçelerde müskirat yudumlamayı, berrak sularda dalmayı, yüzmeyi. Nebliyim izlerken "ahh o günler" diye iç geçirdiğim çok oldu.
   Nesnel değerlendirmeyle ise vasat üstü güzel bir aşk hikayesi, hafta sonu kafa boşaltmaya ve hayhuydan uzaklaşmaya birebir.

24 Ocak 2017 Salı

"İhtiyar Kemancı" Nihat Genç Aynı !

   "Her Temas İz Bırakır"dan sonra sardık "İhtiyar Kemancı"ya. Benzerlikler ilgi çekici. Misal : Ankara.
   Bir yazar doludizgin yazabilir mi ? Hüzünde de, neşede de pik yapabilir mi ? 
   Evet.
   Nihat Genç yapıyor. Yazarların dipsomanı bence. Karamsar bir ruh halinde yazıyorsa, üzülüyorsunuz, bitiyorsunuz. Eğer iyimserse, içinizde kelebekler uçuşuyor, güneş pırıl pırıl parlıyor. 
   İlk okuduğumda, yazarla arama mesafe koyamadığımdan kitapları çok etkilemişti beni. Aradan yıllar geçince NG kitaplarını araya ısıcam koyarak okumayı öğrendim. Yine de aradan geçen 12 yıla rağmen (kitap 2002 basımı) kimi satırlarda etkileniyor bünye. Bu kitapta da, değişik tatlar alacağınız farklı öyküler var. 
   Araya mesafe koymak kaydıyla kayıtsız kalmamanızı öneririm.

"Şair ve Patron" Zaman Geçse de Kimi Şeyler Aynı.

   Kaynakçayı ve çizelgeleri çıkarın hepi topu 70 sayfa olan risalemiz, sanat ve iktidar ilişkileri konusunda kafa yoran herkes tarafından okunması farz olan bir yapıttır.
   Langadank girdik mevzuya yine (olmuyor Arakolpa !).
   Şeyh-ül Müverrihin Halil İnalcık; öyle yorum falan yapmadan (her aklı başında tarihçinin yaptığı gibi) Osmanlı İmparatorluğundaki sanat ve iktidar ilişkisini güzelce incelemiş. 
   "Ma'rifet iltifata tabi'dir
    Müşterisiz meta zayi'dir"
    diye başlıyor kitabımız. Ardından Max Weber'in patrimonyal devlet yapısını temele oturtuyor başlıyor yazmaya. Başlıklar "Patrimonyal Devlet ve Sanat", "Osmanlı Saray Kültürünün Gelişmesi ve Osmanlı Divan Şu'arası", "Patron ve Klasik Şiirde Sanat Anlayışı", "Şu'ara Tezkirelerinde Şair ve Patron", "Fuzuli ve Patronaj", "İn'am Defterlerinde H. 909-917 Yıllarında Bağış Alan Şairlerin Menşei ve Mesleği" diye gidiyor. 
   Altı üstü çizilecek yerler var. Ancak uyarırım : "Rûm zurefası"* denildiğinde aklınıza Yunanlı bir zürafa geliyorsa sakın ola ki okumaya hallenmeyin. Bırakın bunu, başka kitaplara yönelin, fi olur, pi olur. Onlar olmazsa çi olur. Aradan geçsin bir 20-30 yıl sonra başlayın. 
   Kitap, iki türlü okunabilir. Konu olan dönemi anlamak ve günümüzü anlamak adına. Düz okursanız, (ki yazar burada sadece bunu hedeflemiş gibi görünüyor) dönem hakkında net ve sarih bir görüşünüz olur. Ama bugünü anlayabilmek gibi bir amacınız varsa, düşünceli günler sizi bekliyor. 
   Biraz düşününce günümüzde sanatın patronu kim diye merak ediyor meraklı bünye. Günümüzde kuralları kim koyuyor önce onu bir açıklığa kavuşturalım. 
   "Money talks, bullshit walks" der bir kapitalist atalar sözü. Günümüzde her yerde geçerli. Sanat nasıl paraya tahvil edilebiliyor ? Benim için sanat : (erişim kolaylığına göre) edebiyat, sinema ve müzik ve diğerleri. Bunları üretenler nasıl para kazanıyorlar ? Ürettiklerini satarak (bu bağlamda patronun aradan kalktığını söyleyebiliriz). Sonra ne oluyor, "müzik endüstrisi", "edebiyat endüstrisi" gibi oksimoron kavramlar hayatımıza giriyor. Müziğe ve edebiyata endüstri ne kadar eğreti duruyor ! Neyse bu başka bir fasıl.
   Haliyle sanatçı da en çok satacak şekilde üretiyor (o da ne yapsın ! gaile). Toplumun beğenisi sanatçının tercihini şekillendiriyor. İskenderpalalar, kişiselgelişimyazarları, mehmetözler, karaibrahimgiller, çakpalahniuklar deyip burada kimseleri hakir görmek istemem ama çoksatanların büyük bir kısmı gerçek kâri için çöptür. Yazarın boy boy fotoğraflarının (pek de artistik) yayımlandığı röportajlar da ayıptır ("Senin balın olsun, arı Bağdat'tan gelir"). Allaam yazdıkça yazasın geliyor (ama kim okur bunları arakolpa (yazma sen)). 
   Neyse kitapta aklımda kalan bir iki şeyi aşağıya alıyorum. Fazlasını merak edenler alıp okur.
  • İşret meclisleri hakikaten pek acaipmiş.
  • Sanatın patron ikbaline tabi olması (eğer patron sanattan anlıyorsa) aslında pek de kötü bir şey değilmiş (Bkz.Nihat Doğan, Muazzez Ersoy)
  • Neyse daha yazmayayım da fincancı katırlarını ürkütmeyelim.
* Anadolu seçkini

14 Ocak 2017 Cumartesi

"Her Temas İz Bırakır" Ankara'da Polisiye mi Olurmuş Diyenlere.

   300 sayfa bile değil (299 sayfa).
   Polisiyeyi seviyorum (ama Ahmet Ümit biraz yavan geliyor). Beş yıldır (hasbelkader) Ankara'da yaşıyorum (brokoli yemek gibi (limon sık, zeytinyağı gezdir tadı yine kötü ama faydalı)). Ankara'da geçen polisiyeyi ıskalamışım. 
   Bay Serbes'e sarınca "okuyalım bakalım" deyip oturduk başına, iki günde bitti (iş günü ama sadece yatmadan önce). 
   Beklenen frekans gerçekleşti. Değişik bir olay örgüsü, herşeyi kendi yazmayan yazar (okurun muhayyilesini çalıştırması gerektir yani), bildik mekanlar, aşina karakterler, acı bir üslup (hayat da öyle değil mi ?). Arkasından bir de Nihat Genç'in "İhtiyar Kemancı"sına sardık, hoşgeldin depresyon !

11 Ocak 2017 Çarşamba

"Çalgı Çengi İkimiz" Olmuyoooor, olmuyooor ! (devamı "sensiz olmuyor" gibiymişçesine okunacak)

   Memleketimin evlere şenlik halinden bir parça uzaklaşmak için, biletimizi aldık, oturduk beyazperdenin karşısına.
   Malum ikilinin öncesi işleri fakirin ilgisini çekmişti. Kendilerine özgü bir sinema dili (işler güçler), yerelin ajitasyona kapılmadan izleyiciye aktarılması (düğün dernek (diğer serinin isminin de "çalı çırpı" türü bir şey olacağından korkarım)) ümit veriyordu. Ama üzgünüm, bu beklentimi karşılamadı. 
   Hayır, oyunculuklar iyi, espriler de fena değil. Ancak iyi bir senaryoya yaslanmayınca hepsi beyhude. Ne diyeyim : önceki işleri izlemediyseniz belki katlanılabilir ancak beklentiyle giderseniz hayal kırıklığına uğrarsınız.
   Buna mukabil : güzel ve yalnız ülkemde film çekmek ciddi risk, filmimiz de ucuz trüklere (aşırı argo, belden aşağı göndermeler vs.) girmeden çekilmiş. Holivut filmlerine para kazandıracağınıza memleketimin işlerine bir şans verin.

10 Ocak 2017 Salı

"Bay Uzay Gemisi" PKD'nin Fantastik Dünyası

   PKD, acaip adam. 
   Bay Uzay Gemisi, biri hariç 9 aylık dönemde yazılmış 25 öyküyü içeriyor. Kimileri fakire yavan gelse de, çoğunluğu beyin gıcıklayan, azınlığı ise beyin tokatlayan cinsten öyküler. Günümüz bilimkurgusundan farklı olarak dönemin kimi siyasal sosyal çıkarımlarını kolaylıkla çıkarabiliyorsunuz (soğuk savaş vs.). 
   Yarım asır önce (neredeyse) yazılmış olmalarına karşın kısacık öykülerden bile holivut güzel filmler kotarabiliyor (bkz.Blade Runner, Minority Report, Total Recall). Bu filmler, özgün fikirlere yaslandığından iyi filmler. 
   Öyleyse ne yapıyoruz ? PKD'nin öykülerine (birazcık da günümüze uyarlanabilir mi ? diye soraraktan (soraraktan ?)) bir kez daha göz atıyoruz. Hiç bir şey olmazsa, güzel vakit geçireceğiniz kesin.
HAMİŞ : Yazmasam olmaz. Kitabın pek şükela bir önsözü var. Hem PKD hem de Roger Zelazny ayrı ayrı yazmışlar (Zelazny'nin ki daha güzel). Bilimkurguyu sevenler, kitabı okumasalar da bu önsözleri okumaları farzdır.

9 Ocak 2017 Pazartesi

"Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi" Böyle Roman Okumadım !

   Okumadım derken, hakikaten daha önce böylesini okumadım.
   Doç.Ülkü Birinci, bir konferans verirken başlayan ve tam 492 sayfa sonunda yine aynı yerde (bir kaç saat sonrasında) biten romanımız :  şimdi nasıl yazsam bilemiyorum. Hani çocuksunuz ve koşuyorsunuz (enerji nükleer) Mısır Çarşısından girip Kapalıçarşıya kadar ona bura çarpa çarpa koşuyorsunuz ve Beyazıt'ta çınaraltına çıkıp (ki menzil de geçtiğiniz rota kadar dağdağalıdır !) duruyorsunuz. İşte böyle bir roman.
   300 yıl, çok geniş bir coğrafya, felaket geniş bir etnik yelpaze (Gürcüsünden, Manavına (var böyle bir etnisite ! (yaşadım biliyorum)), Ermenisinden, Lazına), 250 civarında ana karakter, hiç nefes almamacasına (bölüm yok), hiç konuşmamacasına (diyalog yok (sayılır)) durdurak bilmeden yazılmış, yazılmış.
   İlk sayfalarda "du bakalım ilk bölümde bitiririm" dedim, ilk oturmada 90 sayfayı geçince, şöyle bir baktım bölüm mölüm yok. Fasıla da yok. Amok koşucusu gibi akıyor kitap. Hani bir ağacın gövdesinden başlarsınız incelemeye, ana dallar ayrılır, onlar küçüklerine ayrılır, onlar küçüklerine ayrılır. İşte öyle. Başlangıçtaki algı şokunu atlatınca (zaten hemen sarıyor), rastgele yerleştirilmiş olan olaylar silsilesinin hiç de rastgele olmadığını anlıyorsunuz. Neticede karşınızda bir ağaç var.
   Nedir : Bayan Tunç, hiç aklınıza gelmeyecek yerlerden, okuduğunuz ve yaşadıklarıyla bir yerden size dokunan karakterlerini garip bir şekilde bağlıyor. Ortaların sonunda büyük resmi görür gibi oluyorsunuz. Ardarda, biteviye gelen silsilede; bir düzen olduğunu fark ediyorsunuz. "Kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz" diyorsunuz (her ne kadar altı katı kadar olsa da). 
   Sayın Tunç'un "Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek"ini ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum. Hatırladığım : bir solukta bittiği. 
   Bu da aynı. Bitirene kadar rahat bir nefes alamadım. Dedikodu gibi başlayıp, bir deliler evinin çerçevesinde memleket tarihini aktarıyor. Her sayfasından (sadece memleketime özgü (kimi yabancı da aynı hissi duyar belki, yabancı olmadığımdan bilemiyorum)) humor (ne işim olur humorla) latife akan bu esere yakın durunuz. Sevdiklerinize hediye bile ediniz. Kitap okumaya hallenen ergenlere öneriniz. Okurken de ara veriyorsanız, tekrar başladığınızda birkaç sayfa geriden başlayacağınızı, bittikten sonra ise bir kez daha okumanız gerektiğini idrak edeceğinizi unutmayınız (çünkü o da başka tat verir).

8 Ocak 2017 Pazar

"Assassin's Creed" Filmle Oyun Oynamak.

    Son yıllarda film sanayiinin sık sık başvurduğu bir trük var. Senaryosuz, omurgasız; salt oyunculara ve efektlere dayanan filmler yapmak. 
   İşte nefis bir örnek. 
   Zamanında fakirin de gereksiz bir heyecanla oynadığı popüler bir bilgisayar oyununu almışlar, senaryo için fazla da bir emek sarfedilmemiş, sıkı oyuncular bulunmuş (Fasbender, Kotiyar, Ceremiayrıns ve en üzüldüğüm Brendıngliisın), kuntastik efektler yapılmış, dekorlarda kostümlerde hiç paradan kaçınılmamış (sanat yönetimine diyecek bir şey yok) vee neredeyse iki saatlik (1s55d) çok gösterişli ve içi kof bir film çıkmış. 
   İki saatimi harcamaya değer miydi ? Kesinlikle hayır ! Ama filme gitmemin kişisel bir nedeni vardı : size belki kuntastik gelebilir ama (bana kesinlikle geliyor) Kıbrıs'taki sinemalarda bira içmek serbest. Fuayeden biralarımızı aldık, kurulduk koltuğumuza. Pelikulamız da kafa yormayacak ama göz yoracak bir kesafette olduğundan, özellikle ikinci yarı pek şükela bir şekilde filmimizi hiç de sıkılmadan izledik. Yazılar çıktığında pırıl pırıldık. 
   Diyeceğim o ki : Kıbrıs'a giderseniz biralı sinema keyfini ıskalamayın. Yoksa izlenecek film değil.

27 Aralık 2016 Salı

"Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi" Dikkatlice Okunmalı

   Kitap katmanlı bir kitap. 
   Kültürel birikim seviyenize göre farklı izlenimler edinebilirsiniz.
   Tarih, antropoloji, bilim falan size gereksiz geliyorsa muhtemelen okumayacak ve pek bir şey kaybetmeyeceksiniz.
   Bu konulara yakınlık duyuyor ve fazla bilgi sahibi değilseniz, okuyacak, çok beğenecek ve nirengi noktası olarak benimseyeceksiniz (ki tehlikelidir bu).
   Bu konulardan herhangi birinde bir uzmanlık (merak ederek derinlemesine inceleyerek okumalar yapma, mukayeseler, analizler vs.) geliştirdiyseniz, bilmediğiniz konularda şüpheci, bildiğiniz konuda ise muhalif olabileceksiniz.
   Okumanın şöyle bir yan etkisi (oldukça da tehlikeli) var. Okuduğunuz satırlardaki ham bilgi ötesindeki yorumların mutlak doğru olduğu zannına kapılıyorsunuz (bkz. tüm kutsal kitaplar). 
   Bunca yıllık malumatfuruşluğun da etkisiyle; kitapta, daha önce okumadığım çok az şey olduğunu söyleyebilirim (bir tek misisipi balonunu çok uzun yıllar önce okuduğumdan detaylarını hatırlayamadım. Ha bir de  Göbeklitepe'nin yorumlanmasına ilk kez rast geliyorum). Haliyle; pek çok popüler bilim kitabında olduğu gibi eleştirilerim var. Eleştirilerim tarihsel bazda değil (çünkü onlar sabit), yorum bazında (ve saklı kalmasını tercih ediyorum). Ancak nedir : bu eleştiriler kitabın okunmasına engel değildir.
   Açılış cümlesiyle okuru avuçlarının içine alan kitap (ki ilk yarım sayfada aklımda kalan en yalın ve akılda kalan fizik, kimya, biyoloji tanımlarını yapmaktadır) bu tarz kitaplarda yaptığım paralel okumaların ikinci ayağını (Bay Vonnegut'un öyküleri) aksatıp (nihayetinde terke doğru gitmesi) birincil okuma rolünü kapmış ve geceleri ikişer saatlik okumalarla dört günde bitirilivermiştir (böyle mi yazılıyor ?).  
   13.5 milyar yıl kısaca geçilip (!), iki buçuk milyon yıl da özetlendikten sonra son 70 bin yıl da draje şeklinde okura sunulmaktadır. 
   Tehlikesi şudur : her bölüm bittikten sonra bir fikriniz vardır ama yeteri kadar bilgiyle donanmamışsınızdır. Altını üstünü çizdiğim çok yer vardır. Ama nedir : bu çizilen yerler daha sonra tekrar okunacak, bu konuda başka kaynaklara başvurulacak, altı üstü sağı solu güzelce incelendikten sonra fakir kendi görüşünü oluşturmaya çalışacaktır. 
   Özellikle son bölümlerde adı geçen mutluluk kavramının incelenmesi didiklenecektir. 
   Bunlar elbette ki arızalı bibliyofillere mahsus arızalardır. Popüler bilime ve tarihe yakınsanız, alın okuyun ama fikirlerinizi belirlemesine izin vermeyin. 
   Bir de : yazar hakkında bilgi edinmek için yaptığım küçük gugıl araştırmasında aşağıdaki satıra rastladığımda hiç şaşırmadığımı (ve hatta "hımm haklıymışım" diye iç geçirdiğimi) yazmasam şişerim (Hayır ! homofobik değilim).
Harari met his husband in 2002 and lives in moshav (a type of cooperative agricultural community of individual farms) Mesilat Zion near Jerusalem.[19][20][21] He is a vegan.[2]

26 Aralık 2016 Pazartesi

"The Magnificent Seven" Gelen Gideni Aratıyormuş.

En birinci budur.
İkincisi bu olur.

Dördüncüsü çekilene kadar da bu sonuncuyu hakeder. Dördüncüyü ömrümüz yeterse görür, sonuncu kim olacak o zaman bakarız.

Kısacası : zamanınıza yazık. 

"Rogue One" Bu Pilav Daha Çok Su Kaldırır.

   Tavşanın suyunun suyu.
   Filmimiz; muhteşem dilimizin bu sıfat tamlamasıyla özetlenebilir.
   Yetmişli yılların sonunda izlediğimiz "Star Wars" bilimkurgu maceramızın görsel eksenini kaydırmıştı. Bu yüzden yeri ayrıdır. Haliyle, 22 yıl sonra öykünün başlangıcını da izledik, geçen yıl izlediğimiz bitimin sonrasını da (karışık mı oldu ne ?). İlk gösterildiği gün geceyarısı matinesine girerek (hani belki az reklam verirler, tenha olur ümidiyle (heyhat tabiy ki AVM sinemaları dayadıkça dayadı reklamı (fenalık geldi), tenha da değildi))) izledik, tembellikten yazmak bugüne kaldı.
   Hani Prenses Leia'nın gemisini Darth Vader kovalıyordu ya ilk filmde.  Bu film tam orada bitiyor. Bir nevi yan öykü. 
   Büyü bitmiş. Nedir : Starvors filmine gidiyorum diye değil de, "görsel olarak iyi işlenmiş bir bilimkurgu filmine gidiyorum" niyetiyle izlenirse gideri vardır. Medsmikelsen, Forıstvitikır, Daniyen, Rizahmet gibi başarılı oyuncular arzı endam etmektedir. Maketler, kostümler (nöbet kulelerinin üstündeki direniş nöbetçileri falan) eskiye bir selam çakmaktadır. Prenses Leia'nın bilgisayar canlandırmasına aydım da (aymayacak gibi değil), Piitırkaşing'in efekt olduğunu resmen gözden kaçırmışım (diyorum kendime bu adam ölmemiş miydi ?).  
   Senaryo iyi kurgulanmış, kurgu aksatılmamış, efektler göze batırılmamış, kısacası efendi gibi çekilmiş bilimkurgudur. Mantık aramak gibi uçluklar yapmazsanız (misal : - başlangıç sahnesindeki küçümen kız koşarak nasıl uzay gemilerinden önce evine vardı ? - Uzaygemisi yapacak teknolojinin termal kamera yapamaması nasıl olabilir ? (çünkü kızımızı bulamıyorlar bir türlü)) pırıl pırıl izlersiniz iki saat onüç dakika. 
   Ama büyü bitmiş azizim. Bir daha Starvors izlediğimiz gibi bilimkurgu filmi izleyemeyeceğiz (kesin bilgi yayalım).
   

25 Aralık 2016 Pazar

"Ölümlüler Uyurken" Vonnegut'dan Öyküler

 
   Kurt Vonnegut'un "fare kapanı öyküleri". Ben demiyorum, şükela önsözü yazan Dave Eggers diyor. Yoksa ben kendi adıma fare kapanına düşüyormuş gibi bir şey yaşamadım okurken. 16 Öykü var. 312 sayfa. Üslup akıcı. Öykülerin pek azının içine girebildim. Zira, anlatılanlar bana uzak bir coğrafyanın kendine özgü gaile telaşelerini anlatır. Okumalarım içinde ayrı bir locaya sahip bay Vonnegut bu kez öncekiler gibi okurken sarıp sarmalamadı fakiri.
   Ancak önsöz başka. Önsözde yazılanları, öykü yazmaya hallenen her kalem tutan elin okuması gerektir. Ha bu arada öğreniyoruz ki : Kurt Bey, bu öyküleri medarı maişet motorunu yüzdürmeye çalışırken velveleli bir vaheyla içinde yazmış (Salah Usta'ya bin selam !). Ki bu da öykülerin (rahat zamanlarda yazılan romanlardan azade) daha ticari bir üslupla yazılmasını haklı gösterebilir.
   Ne diyim siz bilirsiniz. Vonnegut hayranıysanız okumayın. Daha önceki romanlarını okuduysanız okumayın. Ama ilk kez müşerref olacaksanız da okumaya bundan başlayın.