Bugün neler olmuş ?

30 Ekim 2015 Cuma

"Fizik" Aristoteles'den çook geç bir çeviri ile.


Muallim-i Evvel (bizde böyle de bilinir) İ.Ö.384-322 yılları arasında yaşamış. Fizik'i de bu yıllar arasında yazmış olduğu çıkarımını yapabiliriz. Rodoslu Andronikos İ.Ö.60 yıllarında, muallimin "varlık" konusundaki görüşlerini "Fizik"ten sonraki kitabına koymuş ve süpersonik bir yaratıcılıkla kitabın adını "Fizik'ten Sonra Gelen" koymuştur. Böyle yaparak "metafizik" olgusunun isim babası olmuştur "Ta Meta Physika". Ama konumuz bu değil.
   "Fizik"; sonra latinceye, arapçaya, sonra tekrar çeşitli dillere çevrilen, günümüz fiziğinin temelini taa 16.yüzyıla kadar oluşturan (bu batı dünyası için böyle, bizdeki etkisi ondan sonraya da sirayet eder), bilim ve felsefe işbirliğinin apaçık bir göstergesi olan, (yalnız özneyi betimleme uzadıkça uzuyor, en iyisi keseyim bari ben) bu kitap; günümüz Türkçesine ancak 1997 yılında Saffet Babür'ün çevirisiyle teşrif etti. Arada yalnızca yirmiüç (23) (YİRMİÜÇ) asır olması yine iyi, hiç çevrilmeyebilirdi de.  
   Benim okumaya çalıştığım nüshası 2014 tarihli beşinci baskısı. Kitap 437 sayfa. Aristoteles'in yedi kitabından mürekkep. Yunanca aslı sol, günümüz Türkçesi ile meali sağ tarafta yazılı. Her kitapta bazı olgular irdeleniyor. 23 asır önce yazılmış metnin, nasıl olup da fakiri tefekküre sardırdığı, kara kara düşündürdüğünden bahis etmeyeceğim. 
   Şöyle bir örnek verebilirim : 1.Kitap "İlkeleri, nedenleri ya da temel ögeleri olan her araştırma alanında bilmek ve kavramak bunları anlamakla söz konusu olduğuna göre (çünkü ilk ilkeleri, ilk nedenleri, temel ögeleri bildiğimizde her bir nesneyi bildiğimizi düşünürüz) şu açık : doğa biliminde de ilk olarak ilkeler üzerine belirleme yapmaya çalışmak gerekiyor." diye başlıyor ve 7.kitabın sonu : "İmdi şu açık: nitelik değiştirmeye özgü olan şey, duyulur nesnelerde ve ruhun duyu ile ilgili kısmındadır, ilineksel olması dışında başka hiçbir şeyde değildir."
   Yani hiç mola yok ! Örnekleme çok nadiren yapılmış ve genel olarak soyut ilerlenmiş. Böyle olması belki de güzel zira dönemin örnekleme anlayışı günümüze çok uzak. Lakin soyut ilerleme konusunda okuyucunun felsefi metinlere aşina olması gerekiyor. Bendeniz beşinci kitaptan itibaren mavi ekran verdim ve maalesef son iki kitabı da,  bitiriyor olmam gerektiği için zorlayarak okudum. 
   Her kitapta değişik konular inceleniyor. 4.Kitapta mesela : yer var mıdır ? madde midir, form mudur ? boşluk nedir ? gibi olgular sorgulanıyor. Vallahi, gözümüzün önünde olan ancak hiç o gözle bakmadığımız önemli gerçekler. Bitişik, ardışık, yanyana gibi bildiğimizi sandığımız sözcüklerin aslında nasıl derinlemesine betimlenebileceği var. Var oğlu var !
   7.Kitapta devinim inceleniyor. Şöyle bir cümle var "devindirenin, devindirildiği için devindirdiği", devindirilenin devinimi ile devindirenin devinimi aynı anda birlikte olacaktır (çünkü aynı anda devindiren devindirir, devindirilen de devinir devindirilir). Öyleyse açık ki, A'nın, B'nin, C'nin devindirenlerin ve devindirilenlerin herbirinin devinimi aynı olacak."
   Fakirin zaten üç tane beyin hücresi var. Böyle bir cümleyle karşılaşınca hepsi birden duraduruyor (bu fiili Sayın Babür sıklıkla kullanmış, sözlükte yok ama bu cümleye cuk oturuyor). Bilim Tarihi Metinleri hocamıza söyleyince bu cümlenin şıpınişi tercümesini yaptı ama o üç hücre an itibarıyla fonksiyonel olmadığından, mealini idrak ambarıma atamadım tabiy ki. Yalnız şunu söyleyeyim. Devinme fiilinden ikrah geldi. 
   Bu kitabın okunması için rehber bir kitap varmış. Ümidim ondadır. 
   Önemli bir kitap, okunması da gerekir, attım kütüphaneme. Uzun, pek uzun ve üzerinde yoğunlaşabileceğim bir dönemde okunmak üzere.
   Fiziğin abc sini anlamak üzere bir (ya da daha çok kere) okuyacağım. Bilim ve felsefeye ilgi duyan kâri için okuması elzemdir.

25 Ekim 2015 Pazar

"Modern Bilimin Doğuşunda Bizans'ın Etkisi Var mıdır ?" Var mıdır hakkaten ?

 Belki inanmayacaksınız ama böylesine "zahiren" sıkıcı görünen ama gerçekte bugünümüzü belirleyecek önemli bilgilerle dolu bir kitabın ilk baskısı tükenmiş ve ancak "Nadir Kitap"ta bulunur olunca, Hocanın öğrencilerinden Tulga Ocak ikinci basımını yaptırmış. 
   1975'de yazılmış önsözün okunması dahi, akademik olmayan okurun bir çok şeyi kavramasına yardımcı olacak niteliktedir. Tarih ve tarih yazmanın önemiyle birlikte tarihi okurken karşımıza çıkacak şaşırtmacalar, yanılgılar ve kurmacalar (ki zamanın "tarihsel" televizyon serileri ile önümüze çıkmaktadır) ile bunlara nelerin yol açtığı çok temiz ve anlaşılır bir biçimde aktarılıyor.
   Kitabımızın içeriği ise oldukça detay içeren kimi tespitlerle dolu. Tekeli Hoca Bizans tarihini incelerken bilim konusunda yoğunlaştığından ve dönemin bilimi, yenilikten ziyade aktarmaya dayalı olduğundan kültürlerarası çevirilere oldukça fazla yer ayırmış (çünkü konu olunan çağda bilimin gelişmesini anlamanın yegane yolu, çeviri faaliyetlerine bakmak). Bu fasıllar ilgiyi biraz düşürse de, genel olarak (dönemin siyasal paradigması da gözönüne alındığında) yorum bölümleri ilgiyle okunacak içeriğe sahip.
   Velhasıl; tarih, bilim ve Bizans'la ilgilenenlerin okuması gereken bir eserdir.

"Marslı" Az bilimkurgu, az gerilim.

    Metdeymın'ın kaslıdan sıskaya evrildiği bir filmle daha karşınızdayız iflah olmaz sinefiller. Üç boyut olayını sinemada sevemediğimden ilk haftalarda gitmedim, belki iki buutlusu (eskiden öyle derlerdi) çıkar onu izlerim diye düşündüm. Sinemalarda gösterimleri azalıp iki buutlusu çıkmayınca sinemaksimumlardan gözlük üstüne iliştirilen klipsli gözlüklerden bir tane edinip (6.5 TL.) izledim mecburen.
   Raydlisıkat, temiz iş çıkarmış. Disko müzikleri, iyi oyunculuklar, kastırmayan özel efektler, (elbette ki) fizik kurallarına tamamen aykırı bir senaryo, düşmeyen bir tempo ile derli toplu bir film olmuş. Filmde, asıl işlenen tema ise insanın (iyice) izole ve çaresiz bir haldeyken hayatta kalabilme çabası. 
   Bay Deymın, yevmiyeyi hakketmiş, çoğunlukla tek başına arz-ı endam ettiği sahneleri (takdire şayan bir şekilde) doldurmuş. Nasa takımı ise Boromir ve Aksel Heni gibi hoş sürprizlerle, elinden geleni yapıyor. (Filmden bir küçük sahneyi çok hoşuma gittiği için yazmasam olmaz. Nasa ekibi bir projeye "Elrond" adı veriyor. Boromir'in "Elrond'u bilmiyor musun ?" diye PR müdürüne çıkışması ve zavallı PR Müdürünün Yüzüklerin Efendisi'ni bilmemesi nedeniyle (ki onun dışında herkeşler bilmektedir) kezban durumuna düşmesi; fakiri gülümsetmiştir.)
   İki saat 15 dakika sular seller gibi akmış, zihin güzelce boşaltılmış, sonlara doğru nefesler tutulmuş (ve koyverilmiş), biletin karşılığı alınmıştır. Sinefillere duyurulur.

20 Ekim 2015 Salı

"The Act Of Killing" İnsanlıktan Utandıran Belgesel.

   İnsana ve insanlığa dair küçük (küçücük de olsa) bir umudunuz varsa, insan olmakla övünüyorsanız; uzak durun, yanına bile yaklaşmayın bu filmin. Ruhunuzda hala ince bir sırça kaldıysa sırra kadem basın, ayarlarınızı bozmayın.
   Önceden birşeyler duymuştum belgesel hakkında. Önyargılı yaklaşmayayım diye hiç bir ön hazırlık yapmadan izlemeye giriştim. Olağanüstü kiç bir çekim sahnesiyle açılan girişten sonra sempatik görünüşlü beyaz saçlı bir dede birşeyler anlatmaya başladı. Aktüel kamerayla yapılan çekimlerde yavaştan dikkatimi çeken bir şeyler oldu. Birtakım insanlar (ki Herman Koto kadar iticisi çok az görülür) ülkelerinin yakın tarihini konu alan bir film çekerken "bir zamanlar maziye bak, ne kadar şendik" havasında öldürdükleri insanları anlatıyorlar. O ak saçlı sevimli dede (!), etraf fazla kirlenmesin diye buldukları pratik bir öldürme yöntemini canlandırıyor : "işte kabloyu şuraya bağlayacaksın, ucunu çekmek için bir tahta bulacaksın, adamı şöyle oturtacak, kabloyu boynuna böyle dolayacak ve sonra da şöyle çekeceksin. Bak ! ne kadar temiz oluyor" falan diye. O an yemin ediyorum içim dondu.
   Endonezya'da 1965 yılında bir askeri darbe olur. Çinlilerin çoğunlukta olduğu ve komünist görüşte oldukları düşünülen bir milyonu (1.000.000) aşkın kişi öldürülür. Bu cesametteki cinayetler sadece polis ve asker tarafından yapılamayacağından yerel çeteler de öldürme eylemine katılır ve olaylar gelişir.
   Enver Kongo (ki gerçek ismi olmadığını düşünüyorum) ve saz arkadaşları bu meyanda, karaborsa sinema bileti satıcılığından, devletin kolladığı resmi katiller sınıfına terfi ederler. Yaptıkları işte o denli başarılıdırlar ki, bir süre sonra (halen de faal olan) yarı milis bir topluluğa rol modeli olurlar. Aradan yıllar geçer. Enver, Herman ve saz arkadaşları müreffeh, ferahfeza, şıngırmıngır bir hayat sürüyorken 38 yaşında bir teksaslı (üstelik üşenmemiş yerel dili de öğrenmiş) Caşuaopenhaymır gelir "Dede gel seni bir filme çekelim" der. Holivut hayranı kıdemli katil Enverkongo balıklama atlar. Kendi paradigmasına göre bir kahraman olan Enver Dede (dedeliği batsın) yaptıklarını gurur duyarak anlatır. Bin (1000) (BİN)'i aşkın insanın bilâistisna katilidir. Bu öldürme eylemlerini ne bir mahkeme ne de akıl/iz'an/ahlak/mantık/vicdan belirlememiş, enverkongo ve takımı kafalarına göre takılmışlardır. 
   Bay openhaymır, belgeseli önceleri bu katliamdan sağ kurtulanlara odaklanarak çekmeyi düşünmüş ancak toplumsal ve siyasi baskı öylesine kuvvetliymiş ki kameranın yönünü diğer tarafa çevirmiş ve katliamı yapanlara yöneltmiş merceği.
   Böyle yapmak ciddi risk. İzleyici bir süre sonra kendini izlediğinin merkezine koyar çünkü. Burada öyle yapan izleyici varsa, koşarak uzaklaşın. Sıradan olmayan bir kurgu, belgesellerde pek görmediğimiz teatral anlatım, insanların kameraya değil de mahalle arkadaşlarına konuşurmuşçasına (ki bay caşua yıllarını harcamış bu güveni kazanmak için) itiraf ettikleri suçlar (misal : "o adamın kafasını kestikten sonra gözlerini kapatmam gerekiyordu, o bakışlar beni bir süre rahatsız etti !"), ekonomik bir müzik kullanımı, çok az dış ses; belgeselimizi farklı bir yere oturtuyor zaten. Ama asıl çarpıcı olan : koskoca bir ülkenin, kocaman bir halkın nasıl olup da çarpık bir bakış açısına sahip oldukları. 
   Evet, belgeselimizin baş aktörleri kongo ve avanesi bu suçları işlemişlerdir. Ama hesap vermedikleri gibi rol modeli olarak günümüzde yaşamaktadırlar. Üstelik gayet de organize bir şekilde zuhur eden, gençliğin oluşturduğu milislerin kahramanı olarak (biri osmanlıoğlanları mı dedi ?). Üstelik devletle pek haşır neşir olarak. 
   Neticede filmin sonunda çıkan yazılarda, yapımda emeği geçen tüm endonezyalılar "anonim" olarak geçiyor. Üstte de yazdığım gibi dış ses neredeyse hiç yok (türkçesi : yönetmen izleyiciyi yönlendirmiyor). Buna mukabil; bünyede oluşan reaksiyon malum : dehşet. (Allahım, insanı bu belgeseli izleyince dehşet duymayan kullarından eyleme !)
   Gece uzun, yazılacak çok şey var. Ama aklımda kalan bir iki sahneyi yazayım da bitireyim. Çünkü yazacaklarım fincancı katırlarını ürkütebilir.
   Enverkongo belgeselin sonlarına doğru en çok can aldığı meşum terasa çıkar. Yaptıklarını yad eder. Kendi bakış açısına göre son derece haklıdır çünkü cezalandırılmamış ödüllendirilmiştir. İçinde kalan son insanlık kırıntısı, son vicdan zerresi yapacağını yapar. Enverkongo dakikalarca öğürür, kusmaya çalışır, içindeki kötülüğü atmaya çalışır. İzleyici bir "beter ol" der içinden. 
   Endonezyalı osmanlıoğlanları yaptıkları bir toplu yemekte sohbet eder, başlarından geçen bir olayı anlatırlar. Konu kısaca şudur : bir kız bir grup erkeğe oral seks yaptığında bir sperm damlası dahi yere düşmemiştir, kız spermlerin tümünü yutmuştur. bu nasıl olmuştur ?" derken yemeğin başlangıç duası ve Kuran okunur herkes ellerini açar, dua eder.
   Enverkongonun işkenceye ezan okunurken ara vermesi.
   Ve daha yazmaya üşendiğim bir çok sahne.
   Bir toplum nasıl akıl tutulmasına maruz kalır, kelimelerin içi nasıl boşaltılır ve başka anlamlarla nasıl doldurulur, insanın kötülüğünün sonu var mı gibi acımasız soruları cevaplama iddiasında olmayan ama bunu yapmaya yaklaşan,
   İnsanı (gerçek insanı) tirtirtitreten, içini buz kestiren, haşyete düşüren, bir belgesel izleyeyim diyenler buyursunlar efem.
   Yok güzel vakit geçireyim diyorsanız, yemek tarifi izleyin.

17 Ekim 2015 Cumartesi

"İnsanın Menşe'i Nesl-i Beşer" Haeckel yazmış Ahmet Nebil Osmanlılaştırmış, Sayın Kalaycıoğulları ve Dinçarslan da Transliterasyonunu Yapmış.

   "Alman hakimleri arasında en sevimli simaya hakim" (valla ben demiyorum Bay Nebil diyor) Bay Hakel, 1898 yılında Kembriç Üniversitesinde "İnsanın Kökenine Dair Mevcut Bilgimiz" başlıklı bir bildiri yayımlar. Dönemin oldukça popüler olan bu bildirisi, 1910 yılında Fransızca bir önsöz eklenerek 7.baskısını yapar (zamanında büyük başarı). İlk Osmanlı sosyalizm muhiplerinden Ahmet Nebil, bu Fransızca baskısını Osmanlıcaya çevirir. Mukaddimesini de Baha Tevfik'e yazdırır. (burada bir parantez elzemdir (elzem : vazgeçilmez, muhip : dost, mukaddime : önsöz))
   İmdi : nereden baksanız çok cesur bir girişim. Dönemin Osmanlısı yavaştan batıya yönelmekle birlikte; ele alınan konunun evrim düşüncesi olması, insanı birazcık ürkütüyor. Bay Nebil, "fincancı katırlarını ürkütür müyüm ?", "zülf-i yare dokunur muyum ?" gibi sorular sordu mu kendine bilmiyoruz ama 1911 yılında bu çeviriyi yaparak, coğrafyamızın mütecessis (meraklı/gizliyi arayan) zihinlerine ilk "acaba"ları (iyi ki de) yerleştirmiştir. Yapılan çeviri antropoloji açısından incelendiğinde günümüz araştırmalarıyla mukayese edilmeyecek kadar basit. Bay Hakel (ki zat-ı muhterem "ekoloji" teriminin babasıdır), "ontojeni, filojeninin tekrarıdır" kavramını öne sürmektedir. Yani : "embriyolojik gelişim, evrimsel gelişimi izler" demek olan bu kavram, ileride nazi ideolojisine de destek olacak şekilde kullanılacaktır (zannederim Bay Hakel bunu böyle istemez idi). Yine de günümüzde antropoloji olarak mücessem kocaman bir bilimin su basmanını (sub basement = altyapı) oluşturan ilk tuğlalardan olması açısından, önemli.
   1911 yılında yayımlanan bu risaleyi Bay İnan Kalaycıoğulları (ki fakirin hocalarından biridir, hasbıhali zihin açar) ve Bay Dinçarslan, günümüz türkçesine çevirmiştir. Çizgi yayınlarından çıkan kitabın ilk bölümünü; latin harfleriyle yazılmış osmanlıca metin, ikinci bölümünü günümüz türkçesiyle yapılan transliterasyonu oluşturmaktadır. Osmanlıcanın ne menem birşey olduğunu merak eden okur, iki ayraç kullanarak Osmanlıcaya da aşinalık kazanabilmektedir. 
   Antropoloji, evrim, bilim ve elbetteki tarihe meraklı kâriler için.    


15 Ekim 2015 Perşembe

"Ölüm Pornosu" Kitap Akıyor...

 
   Sıradan durgun bir yaşantınız var varsayalım (ki canım ülkemde bu da sadece varsayım olarak gerçekleşebilir). Diyelim ki kitap da okuyorsunuz (ki aynı coğrafyada pek patetik (ne işim olur patetikle) sefil bir azınlıksınız). Okuma listeniz de pek mutad. İşte bu sıradanlığın içine bir Palahniuk kitabı attığınızda ateşi harlamış olursunuz. Kitapların üslubu; tıpkı bir (şimdi bilemedim ne yazsam) şimendifer gibi. Boyum kadar tekerlekler, heryerinden bilimkurgu efekti gibi çıkan buharlar, dumanlar, dehşetli bir gürültü, vızıldayan bir kazan, her an patlama öncesi gibi hissettiren tehlikeli bir basınç. Göz attığınız anda gözünüz kilitleniyor ve Erdil Yaşaroğlu karikatürlerindeki inekler gibi dalıp gidiyorsunuz şimendifere.
   Kendi adıma konuşayım. Kitaplarını seviyorum da Bayan Palahniuk'un oğlu Çak Beye pek kanım ısınmadı. Yıllardır "yeraltı edebiyatı" diye yutturulan kitapların muharririnin daha anonim, daha gizemli olacağını umarken kendisini şanjanlı, yanardönerli pazarlıyor adam. Paranın yüzü sıcak zaar (zaar !). 
   Efendim, kitabımızın konusu porno. Hal böyleyken içiniz porno kaldırmıyorsa okumayın gitsin. Ama ucundan kıyısından malumat sahibiyseniz ilk sayfaları çevirmeye başlayabilirsiniz. 
   Emektar bir porno selebritisinin (ne işim olur selebritiyle) meşhuresinin jübilesi; bildiğiniz Gines rekoru kırma denemesine öykünür. Hanımefendi; 600 farklı erkeğin gövde-i tedrisinden geçecektir. Kitabımız setin bekleme salonunda başlar ve biter. Sadece sıra numarası olarak tanıdığımız üç farklı karakter, olayları kendi gözlerinden bizlere aktaracaklar. Bu meyanda okur; hem aynı olayı üç pencereden temaşa edecek, hem konu hakkında istiflenecek bilgilere kavuşacak (misal : şişme pornografik bebeği icat edenlerin Naziler olması gibi), hem de sosyolojik bir eleştiriyi sindirecektir. 
   Okumaya başlayınca nasıl bittiğini anlayamıyorsunuz. Sindirilen bilgiler biraz hazmı zor bilgiler. Midesi, meşrebi kaldırmayanlar hiç başlamasın. Kitap kurtlarının kaçırma gibi bir şansı yok.
Yazara olan gıcıklığımdan en kötü fotografisini koyuyorum.

4 Ekim 2015 Pazar

"Üç Ölüm" Tolstoy'un Gençliğinden.

    Vedat Özdemiroğlu'nun Uykusuz'daki yazısındaki önerisiyle İletişim Yayınlarından çıkan versiyonunu okuduk. Diğerlerini bilmiyorum ama bu baskıda "Mihail Bahtin'in" bir sonsözü var. Okuduktan sonra paradigması değişiyor kârinin. 
   Beş öyküden mürekkep kitabımız Tolstoy'un gençlik dönemi eserlerinden. Buna mukabil yazıldığı duru dil, canlı betimlemeler, sağlam kurgu; öykülerin çabucak okuyucuyu sarmasını sağlıyor. Düşününüz; olaylar 19.yüzyılın sonlarında, kültür ve coğrafyamıza çok uzak yerlerde geçiyor. Ancak insanın digerkâmlık yapması yine de mümkün oluyor. Nedir : Bay Tolstoy insanın ortak değerlerini bulup işlemede pek mahir. 
   Size önerim : ilk öykü olan "Üç Ölüm"ü okuyun. Şöyle bir arkanıza yaslanıp, çıkarımlarınızı zihninizde bir billurlaştırın. Sonra Bay Bahtin'in sonsözünü okuyun. Bir daha düşünün. Kalan öyküleri bu malumatla okursanız, bir tık daha profesyonel bir öykü okuyucusu olacaksınız. Kitapçığımız zaten pek mütevazı. 190 sayfa, şıpınişi biter. Öyküye meraklıysanız, bulunuz, okuyunuz.

1 Ekim 2015 Perşembe

"Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater" Senden de Bay Vonnegut.

   Kitapta üslup önemli. Yazara da kanı ısınmalı insanın. İkisi birden mevcutsa "elle gelen düğün bayram". Bay Vonnegut'un kitapları (bence) böyledir. 
   Üslup hep dalgacıdır (misal : kitabımız "Bir miktar bal nasıl arılarla ilgili bir öykünün önemli bir kişisi olabilirse, insanlarla ilgili bu öykünün önemli kişilerinden biri de bir miktar paradır." diye kuntastik bir cümleyle başlar ve "Mushari, Lübnan asıllıydı ve Brooklyn'li bir halı tüccarının oğluydu. Boyu; bir metre elliyedibuçuk santimdi. Çıplakken karanlıkta parlayan, devasa bir götü vardı." tarzı asil betimlemelerle devam eder. (parantez rekoru kırdım sanırım)). Bay Vonnegut'un safı bellidir. İnsanın yanındadır, savaşın, kapitalizmin, sömürünün, gıllıgışlıların karşısında. 
   Kendisinin filmlere konu olabilecek bir hayatı vardır. Kimi kitaplarında bunun izini çokça görürüz. Kilgore Trout gibi bombastik bir kahraman yaratmış ve çokça kitaplarında bunu kullanmıştır (Bay Trout'a selam olsun). Üstelik pek sıcacık bir gülümseyişi vardır. Daha ne olsun.
   Bu romanımız modern bir "Candide" addedilebilir. Elbette Bay Vonnegut bir François Marie Arouet (çoğu kısaca Voltaire der) olma iddiasında değil (iyiki de). Ama her iki eserin omurgası aynı sayıda omura sahip : insanın saflığı, iyiliği, iyiyi arama gayreti. 
   Bay Elyıtrozvotır, sahip olduğu milyonlarca doları küçük miktarlarda da olsa, iyilik yapmaya değer olmasalar da (çünkü vermek için sadece "insan" olmaları yeter (ki bu düşünce temelde pirûpaktır)), karşılıksızca önemsiz insanlara dağıtıyor. Kapitalizmin somutlaşmış, insanlaşmış hali babası Senatör Rozvotır, kurnaz ve sinsi avukat çömezi Muşari buna bir son verip, milyoncuklara kavuşabilecekler mi ?
   Bu konuyu fazla sündürmeden kitaba yakın durmanızı öneririm. Sonlara doğru modern aklıselimin galebe çaldığı Bay Elyıtın, samimi okuyucuya soğuk gelen tavırlarının son iki satırda okurun zihnine takla attırdığını söylesem, spoyler (ne işim olur spoylerle) bozuntu vermemiş olurum umarım.

"Southpaw" Boks Filminden Bıkmayanlara...

 
   Şu bir gerçek ki : Ceyk (soyadıokunamayangiller) Gilenhol (artık böyle diyorum naapiyim) iyi aktör. Nightcrawler'da çok iyi iş çıkarmıştı, burada çıtayı bir tık yükseltmiş.
   Senaryo standart. En tepeden en dibe düşen bir boksör (biri balboa mı dedi ?). Gizemli bir antrenör (biri miyagi mi dedi ?), en dipten yukarı tırmanmaca. 
   Forıstvitikır nasıl ki zamanında siyah buda donundayken samuray rolüne ters düştüyse (ki Bay Carmuş candır), burada da boks antrenörü rolüne eğreti durmuş. Neyse ki Ceyk Bey bu açığı iyi kapatıyor. 
   Filmimizin mukaddimesi, düğümü ve çözümü standart. Azıcık sinemayla ilgileniyorsanız, filmin tümünü tahmin etmeniz doğal. E o halde niçin izleyelim ? diye soranlara el-cevab : bünyede kıpraşan destrodoyu tatmin için elbette. 
   Boks maçları, mebzul miktarda kanla, iyi oyunculuklarla, özenli ağır çekimlerle öyle cazip bir hale getirilmiş ki; dünyanın en saçma sporu (iki adam karşılıklı birbirlerini yumrukluyorlar) bir anda görsel bir izlenceye dönüşebiliyor. 
   Bunun ve Bay Gilenhol'un gittikçe iyileşen oyunculuğunu görmek için katlanılabilir, yoksa izlemeseniz de olur.