25 Şubat 2026 Çarşamba

"Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi"

   133 sayfalık, kısa sayılabilecek bir roman. Sinopsisi (ne işim olur sinopsisle? (üstelik bir de yanlış kullanıyorum!)) kısa konusu ilgi çekici.
   AG Larsen'in süpersonik bir hayatı vardır. Şımşıkırdak yüksek düzey bürokrat mimar (kaldı ki Norveç memurları yaratıcılıklarını da işlerine katabiliyorlardır), çok kültürlü, onu seven güzel bir eşi, dünyalar tatlısı küçük bir evladı vardır. Hayat adeta bayramdır. Ama anlam bunalımına giren AG, herşeyleri ardında bırakıp kendi ütopyasının gerçekleştiği, projesini çizdiği yeni nesil sosyal konutlara taşınır. Burada da umduğunu bulamaz başlarda ama sonra karşı komşusu olan aileyle bir yakınlık kurar. Olaylar gelişir. 
   Norveç; bizden (ve dünyanın bir çok kesiminden) farklı bir paradigmaya sahip. Kimi konularda küçük bir çocuk yahut kayserili açıkgöz bir tüccar gibi düşünüyorlar. Buna mukabil, dürüstlük, pratiklik ve duygusal derinlik konularında (genelleme yapmayayım) benden daha ileriler. 
   Kitap ilk başlarda beni içine çekmedi. Ortaları geçtikten sonraysa (hem kurgusal hem de düşünsel ivmeyle birlikte) kaldığım yer hiç hatırımdan çıkmadan devam ettim ve bitişi soluksuz yaptıml
   YKY Ankara Kitap Günlerinin Mart kitabı beni hayalkırıklığına uğratmadı. Dersler değil de edebi ve düşünsel hazlar aldım. Biraz mesafeli ve soğuk olmasına karşın (norveç usulü) bir daha okunacak. Öneririm yani! 

"Cadı" Hüseyin Rahmi'den Ruh ve Batıl İnançlar üstüne.

   Kocasının ölümüyle dul kalan Fikriye Hanım, küçücük kızı ile el elde baş başta kalır. Dayısının himayesine sığınır. İşgüzar yengesi hemen çöpçatanlığa başlar, uygun bir aday da bulur. Nedir: müstakbel damadın merhum zevcesi hortlamıştır. Hortlamakla kalmamış yeni gelinlerin kimini dört kolluya bindirmiş, ekserisini de koşarak uzaklaştırmıştır. Olaylar gelişir.
   Hüseyin Rahmi gerektiğinde tam bir demagog. Şükür ki (üstelik yaşadığı dönemde) akıl ve bilimin ipini hiç bırakmamış. Karşı düşüncelerde olup bunu yapsa, çok daha büyük kitleler tarafından pek yükseklere çıkarılır, putlaştırılırdı (linç yememek için örnek vermiyorum).
   Bilimsel ve endüstriyel aydınlanmanın yaşandığı o çağlarda bu hayalet&cadı (kitapta korkanların verdiği isimle "muhterem ruh") tanımlamasına karşı çıkanlar aynı bendeniz fakirin argümanlarını (mantık&bilim&akıl) kullanarak "safsata" sınıfında değerlendiriyorlardır. Buna karşın gulyabanimiz mendebur işlerine tamgaz devam etmektedir. Yetmemekte; spiritüalizmle uğraşan (bilimsel yöntemleri safsataya uyduranlar) da karşılarında gayet sağlam gerekçelerle çıkıp, durumu anlamlandırmaktadırlar. Kimi zaman açıklanması imkansız ama ayan beyan zuhur eden kanıtlar da cabası. İtiraf edeyim bazen beni de inandırmayı başaran ilginç sayfalardır bunlar.
   Kitabın konusundan azade olarak bu tartışmaların beni daha çok içine çektiğini söylemeliyim. Ruh var mıdır yok mudur? İşte sinirbilimin üzerinde günümüzde cevap aradığı bu ve buna benzer soruları, üstat taa 1912'de sormuş. Bir cevap vermemiş ama sonunu güzel bağlamış. Öneririm efendim! 

12 Şubat 2026 Perşembe

"Pir-i Lezzet" Koku ve tadın gücü.

April Yayınları Pir-i Lezzet - Fiyatı, Yorumları 

   Osmanlının sonlarına doğru, başkent İstanbul, tüccar Zümrützâdelerin konağında ağır bir yemek daveti. Önemli misafirin en sevmediği şey ise pırasa. Son yemek olarak ne servis ediliyor? Elbette pırasa. Olaylar gelişir.

 Fakir güzel yemek sever, birazcık da yapmaya çalışır. Günümüzün trendy (ne işim olur trendiyle?) çok kullanılan deyimi "gurme"yi de hiç sevmez. Mis gibi "şikemperver" varken! Üstüne üstlük çok zedelenen ve üzerinde hala çalışılan kokusal hazlara da pek düşkündür. (niye kendimden üçüncü şahıs olarak bahsediyorum bilmem!). Bu yüzden mesela Suskind'in Koku'sunu birkaç yılda bir açar okurum. Herhalde sayın Ersin'in kitabını da aynı istikbal bekliyor. 

   Adı hiç anılmayan bir aşçıbaşı. Meslektaşlarından ayrıldığı önemli özellikleri var. Kitap ilerledikçe baş karakterin nasıl olup da böyle olduğunu anlıyoruz. Birçok özelliğiyle fantastik roman olarak nitelendirilebilir. Bir yudum yemek tatmakla insanın tamamen manipule edilmesi biraz hayal gibi geliyor. Nitekim haseki sultan bundan daha kuvvetli bir motivasyonu sonlara doğru açıklıyor. Buna katılıyorum işte. 

   Temelde bir aşk hikayesi ancak daha sonraları işin içine intikam ve neredeyse bir tutku da giriyor. Arka plan mutfak. Kimi zaman bir gemi kamarası, kimi zaman matbah-ı şahane ama başrolde kokular, lezzetler, yemekler var. Üzerinde çalışılmış bir metin. İyi bir araştırma yapılmadan o kadar detay yazılamaz. Üslup akıcı, kurgu oyuncaklı, dili temiz, betimlemeler başarılı (kimi zaman tarifleri koklar, tadar gibi oldum). 

   Kitap kulüplerinin kitapları biraz depresif ve yoğun oluyor. Zihni, muhakemeyi zorluyor. Bu anlarda polisiyeye ve fantastik romanlara yöneliyorum. Böyle bir dönemde, iki günde bitiverecek kadar hızlı akıyor. Bu arada sonu da pek güzel bağlanıyor. Sinemadan benzetmek gerekirse bir Tarkovsky değil ama Spielberg işi gibidir. Alt mesajı, ana mesajı besbelli ama işlenişi çok çekicidir.

   Ben kütüphanemde gözönünde bir rafa kaldırdım. Öneririm yani. 

 Saygın Ersin

3 Şubat 2026 Salı

"Çatı Katı" Dikkatle Okunmalı!

Çatı Katı

   Uzunca olmamasına karşın iki haftadır masamda. Adını bilmediğimiz baş karakterin tuttuğu bir günce. Kronolojik akış takip etmiyor. Güncel diyalog yok (sadece geçmiş zamanın kısaca özeti). Kimi önemli durumlar&sorular var (gelen mektupların içeriği, kimden geldiği, nasıl sağır olduğu, nasıl iyileştiği, sonunda ne olduğu, sorular, sorular...). Bunlar öyle yekten faş edilmiyor. Sabır ve dikkatle okursanız bir çoğunun cevabı metinde var. Çok kuvvetli bir öz bilinç ve dış bilinç, ortalamanın çok üstü bir algı ile yazılmış, öyle de okunsa iyi olur.

   Murakami okumalarında bana olur: bir bölümden sonra ister istemez bir sakinlik, durağanlık (adeta bir dervişlik hali) zuhur eder. Bunu, bir nehrin kıyısında oturup sakince izlemeye benzetirim. Bunda da biraz gayret gösterdikten sonra ona benzer haller oluyor. Ancak bu metinde Murakami kitaplarının aksine sıra dışı bir gerçeklik yok. Bildiğiniz takır tukur gerçeklik var (ben mistisizm ile rasyonelizm benzetmesi yaptım, siz doğu ile batı benzetmesi yapabilirsiniz, sakil durmaz). Bu gerçeklik; kimi zaman oldukça sert ve yutması zor olduğundan (açık konuşayım) "aman nerde kalmıştım" diye kitaba sarılmalarınız falan olmuyor ama bir şekilde kendinizi geriye de çekemiyorsunuz. O yüzden ancak 15 günde bitti, iki gün sonraki kitap kulübünün toplantısına yetiştirebildim. 

   Bu arada kitap kulüpleri ile ilgili bir düşüncemi paylaşayım. Üç kitap kulübüne üyeyim. Ayda bir toplanılıyor. Hepsi de kendi alanlarında yetkin insanların oluşturduğu hem içerik hem de sunuş açısından dolu dolu kulüpler. Ama böyle yapınca sadece kulüpler için ayda üç kitap okumak zorunda kalıyorum. Bunlar öyle eğlence için okunan kitaplar da değil. Hepsi, özenli bir okuma ve anlama, sindirme süreci istiyor. Böyle sayıca çok olunca kendime aldığım kitapları okumayı erteledikçe ertelemişim (Memoria-Şebnem İşigüzel, Pir-i Lezzet-Saygın Ersin, en azından üç HRG romanı kitaplığın okunacaklar gözünde bir aydan fazla süredir kuzu kuzu yatıyor). 

   Sizleri bilmem, fakir için okumanın 2 pozitif faydası vardır. Bir şeyler öğrenip hazmetmek ve günlük hayattan kaçabilmek için zihni boşaltmak. Birincisine çok zaman ayırınca ikinciyi boşlamak zorunda kaldım. Bu da uykularımı kaçırmaya başladı (İşleyen zihni durdurmaya çalışmak zor!). O yüzden bu ay kulüplerin birini pas geçtim (onun kitabı daha önce okumuştum (Hesabım Var-Onur Ünlü), diğerinin kitabını okumadan sunuma gideceğim (hiç yapmadığım birşey). Sadece birine hakkını verdim. O da yarından sonraki gün. Neticede belli bir sayıdan fazlası faydadan çok zararlı (en azından benim için).

    Çatı katını öneririm. Ama sakin zamanlarda okunur, öyle yolculuk kitabı değildir!