Bugün neler olmuş ?

26 Temmuz 2015 Pazar

"Rakı Felsefesine Giriş" Yüksek Lisansı da Görürüz Umarız.

 
   Bir Gün gazetesi Pazar ekindeki "Rakı Beyazı" köşesindeki yazılar elden geçirilerek oluşturulmuş kitaptır.
   Önsözleri Refik Durbaş, Vefa Zat (ki şöyle bir ceketimizin düğmelerini ilikleyelimdir) ve (çözebiliriz şimdi o düğmeleri) Ece Temelkuran yazmış.
   Ayran olmayan milli içkimiz, "Kültür", "Coğrafya", "Büyük Ehlikeyifler", "Müzik", "Ahkam" ve "Politika" alt başlıkları altında birer ikişer (bazen de üçer) sayfalık yazılarla didikleniyor. Aslında didikleme değil de güzelleme desek daha doğru yapmış oluruz.
   Bay Nâdir, kalemini pek ustaca kullanan bir otör (frenkçesini de yazalım tam olsun : author) (bırak yahu, ne işim olur otörle, authorla) muharrir.  Kalem akıcılığı yetmiyor elbette, ilgimizi celbetmeye. Konunun içeriği ve yansıtılan görüş de önemli (zarf-mazruf rabıtası). Pek çok alanda görüşlerimizin örtüştüğü Bay Nadir, eksende rakı olsa da, rutinimizde yer eden pek çok olguyla ilgili hem (malumatfuruşa elzem) bilgiler veriyor, hem de ışığı başka yerlerden tutup, ezber bozuyor. Kendi adıma; altını çizdiğim satırlar, okuma listeme aldığım kitaplar (Lafargue "Tembellik Hakkı", "Babalar ve Oğulları" (paradigma yayınları 2010)) çokçadır. 
   Tek olumsuz görüş : tekrarlanan mottolardır. Haftalık gazete yazılarında tekrarlar önemli olmayabilir. Ama kitapta bunları her yirmi sayfada bir tekrarladığınızda hafiften bir pilav (temcit) tadı gelebiliyor. Misal : "yemeğe göre şarap seçerken, rakıya göre meze seçmek", "kültürü alırsanız rakıdan kalan şey uyuşturucudur." gibi. Ancak, bir iki kadeh parlatmaya meyyalseniz, sarfınazar edilebilecek bir kusurdur. Kadı kerimesinde de o kadarı bulunur.
   Diğer bir olumsuz yan etkisi ise : başarılı tasvirlerin, müskirat güzellemelerinin ardından bünyede bir kadeh anzarot parlatma isteğinin zuhur etmesidir. Kendi adıma oldukça provoke olarak, isteğimin önüne ket vuramadım.
   Velhasıl; bu meclise vakıf olanların gülümseyerek, olmayanların ise (misal "dün gece bir büyüğün hakkından geldim abi"ciler (iyi halt ettin)) öğrenme saikiyle okumaları gereken matbuattır.


Thasos ve Kavala'ya Gidecek Olanlara Öneriler...

     
 Arakolpa'dan bir gezi yazısı daha :
   Bu sefer destinasyon yakın. Hem yakın, hem uzak. İstanbul'dan 460 km. (Ankara'dan yakın misal) uzaklıktaki Kavala coğrafi olarak yakın olsa da yaşam tarzı olarak bize bir hayli uzak (özellikle de "yeni Türkiye"ye). Laf salatası yeter, bilgilendirmeye geçelim.
   Uluslararası sigorta, triptik, uluslararası sürücü belgesi (ki garabet ve pahalı bir uygulamadır (ki ecnebi memleketlerinde araç kiralarken memleketimin sürücü belgesi haricinde kimse başka bir şey sormuyor)) gibi maliyetleri üst üste koyunca otobüsle yolculuğu tercih ettik.
   Bu işi yapan bir kaç firma var. Biz Alpar Turizm'i tercih ettik. Lübnan'ın bombalanmış haline benzeyen Esenler Otogarında gayet nezih bir ofis yapmış olan Alpar Turizm; sadece Yunanistan değil daha başka yabancı memaliklere de ulaşım sağlıyor. 
   Neyse, konumuz Kavala. Alpar Turizm'in Beyoğlu İlçe Emniyet Amirliğinin hemen önünden 19.00'da kalkan servisi, servis sürücüsü Demirel Bey'in beyin kanırtan sohbetleri eşliğinde sizi ofise ulaştırıyor. Burada pasaport numaralarınız alınarak biletleriniz veriliyor. Benim gibi şehir dışından rezervasyon yaptıranlar için kredi kartınızdan bilet bedelini çekip (provizyon olarak) bileti alınca makbuzu imzalatıyorlar. Otobüs ve şoförü Yunan vatandaşı, şaşırmayın. 21.00'de kalkan otobüs sizi gece yarısında sınıra ulaştırıyor. İpsala'da çabucak biten pasaport kontrolünden sonra Yunanistan'da rastgele seçilen bir valiz gümrük memurları tarafından inceleniyor. 20 dakika falan sonra Yunanistan'dasınız. 2.5 üç saat süren bir yolculuk sonrasında da gece üçbuçukta Kavala'da Oceanis Otel'in önünde sizi bırakıyorlar. Alpar Turizmin Kavala'daki irtibat bürosu da bu otelin altında, dönüş için gece 22.30'da burada olursanız, dönüş biletinizi imzalatıp, valizlerinizi burada bırakıp, şehri gezebilirsiniz.
   Kalmak için Oceanis Otel'i tercih ettik. Konumu güzel, otel büyük, otel eski, odalar ferahfeza, manzara iyi, kahvaltı yeterli, fiyatlar fena sayılmaz (2 kişilik oda 62 euro).
   Kavala'da pek öyle fazla bir gezecek yer yok. Sahilden kolayca görülecek kale ve çevresindeki daracık duracık sokaklardaki Osmanlı etkisi taşıyan evler rahatlıkla ilk ve son gezinti tercihiniz olabilir. Feribot iskelesinin hemen üzerinde bulunan İmaret otel, manzarası ve mimarisiyle görülmeye değermiş. Biz gittiğimizde otelin her iki kapısı da kilitli olduğundan içeri giremedik, sonra da tekrar denemedik.
   Aheste aheste bakınarak çıkıldığında 45 dakika falan sonra kaledesiniz. 1.5 euro giriş ücretini verince içeriye giriyorsunuz. Kalenin iki numarası var : kocaman ve içi boş bir cephanelik (girmeseniz de olur. bomboş odanın bir köşesinde bir yığın gülleden başka bir şey yok), hisarın burcu (buranın da pek fazla bir numarası yok ama manzarası harika). Romenbulgarsırp turistlerden fırsat bulursanız bir iki fotoğraf çekip, esen rüzgarda terinizi kuruttuktan sonra yine ahesteden aşağıya iniyorsunuz.
   Yukarıdan rahatlıkla gördüğünüz su kemerinin yanına gitseniz de farklı bir şey göremeyeceksiniz. Bundan beş sene önce gittiğinizde yarısı kanla kaplı bir Kıbrıs haritası görebilecekmişsiniz lakin gelen Türk turistlerin çokluğu kayda değer girdi yaratınca o haritayı kaldırmışlar. Yine de "Konstantinopolis 460 km." tabelası duruyor (yanında Bizans kartalıyla). Halkta değil ama (özellikle okumuş olanlarda), devlet görüşünde Türk düşmanlığı marazi.
   Malum, Kavala'nın en bilinen mamulü : kurabiye. Efendim turistik olmasın, orijinal olsun diye evde pişirilenini aldık. Vallahi içinde eser miktarda bile badem yoktu. Dükkanlarda satılan fabrikasyon olanlar hem daha taze, hem daha bademli. Misal Alpar Tur irtibat bürosunun iki üç dükkan solundaki kahveci Illy'de aldıklarımız, hayalkırıklığı yaratmadı. Yalnız Edirne'dekiler Kavala'dakilere acımasızca ağır basar (kurabiye bazında).
Prinos İskelesi yanı kafeler
   Kavala'da yemek için blog karıştırdım, tripedvayzır didikledim. Hemen tüm kaynaklarda; sahildeki iki taverna güzelleniyordu. Bir akşam oturduk, gelenler mutfak olarak pek başarılı değildi de "akşamdan kalmalığı yoktur, çok hafiftir" diye öve öve bitiremedikleri "Kavala Extra Ouzo"dan koşarak uzaklaşın, ben bunun kadar pespaye üzümden üretildiği iddia edilen içki görmedim. Bulabilirseniz mavi "Barbayanni"den şaşmayın. Bir de turistik yerleri sevmiyorsanız. Kaleye çıkan meydanın (arkanızı denize döndüğünüzde) sol tarafında kalan Kavala'nın çarşısında Kavalalıların (üf yazması ne zormuş) yiyip içtikleri yerler ilginizi çekebilir. Kendi adıma orada yapılan ızgara köfteyi, turistik yerlerde yiyemeyeceğinizi garanti ederim. Tavernalardaki fiyatlar fiks. Salatalar 3.5 eurodan başlıyor, üstüne feta peyniri konulmuş grek salata 5 euro. Başlangıçlar 4-7, çorbalar 3-6, mezeler 3-7, ana tabaklar 8-17 euro arasında. Bu arada bir hatırlatma, mönülerin arka sayfalarına ayrı bir özen gösterin, çünkü bazılarında "%13 garsoniye, faturaya ilave edilmiştir." ibaresini gördüğünüzde ilave bahşiş bırakmanıza gerek yoktur.
   Taşoz'a nasıl gidiyoruz ? Tabiy ki feribotla. Buradan saat çizelgesine de bakabilirsiniz. Yüzünüzü denize döndüğünüzde sol tarafta feribot iskelesi var. 4.70 euroya bileti aldıktan sonra feribota bindiniz (şanslıysanız yenisi ile gidersiniz (yerlere kadar camlar, deri koltuklar, verimli bir klima gibi avantajları vardır. şanslı değilseniz eskisi denk gelir. sıkı bir vibrasyonla insana böbrek taşı düşürtür). Yanında simit, cips benzeri yiyecekleri olan martıları besleyebilir. 1 saat 50 dakika sonra Skala Prinous'tasınız. 
   Feribotta yaklaşırken adanın coğrafyasını incelediğinizde genel olarak yeşil bir ada olduğunu görebilirsiniz. Prinu iskelesi (Skala Prinous) Taşoz'un en küçük yerleşim yerlerinden biri. 5-10 Otel, 2-3 taverna, 3-4 kafe ile tamamen iskele çevresinde kümelenmiş turistik bir yerleşke. Meydanda gayet sakil, en meymenetsiz suratlı, en silikon memeli bir deniz teyzesi heykeli vardır. Görmelere sezadır. Sağ tarafta gayet sık ormanlıklı bir burunun çevresindeki kumsal dikkatinizi çekebilir. Orası Taşoz belediyesinin konaklama tesisleridir. Kampingçilere ve öğrenci gruplarına hitap eder. Plajları güzeldir. 
   Fiyat fayda maliyeti çalışarak Prinu'daki Elektra Otel'de kaldık. Fiyatlar vilayet evlerinden çok ucuz, orduevlerinden azıcık pahalı idi. Temizlik şahane, yataklar sert, sivrisinekler acımasız, banyo tuvalet yeni elden geçerek süpersonikleştirilmiş, yatak başlıkları gotik, arkası ormanlık, önü plaj, otelin işletmecileri 70 küsurluk çift (Theodora ve Elefterious) süpersonikti. Beni her gördüğünde "Sülimani, Sülimani" diyerek öpücükler veriyordu (Muhteşem Süleyman dizi side-effect). Kahvaltıda bahçeden domatesler, biberler, tatsız tuzsuz (ki her otelde aynıdır) peynir, iki boyutlu (derinliksiz) kaşar ve salamlar vs.vs. standart otel kahvaltısı veriliyor. Ama her şeyden önemlisi işletmeciler ve çalışanlar müşterilere karşı (ki jargonda misafir oluyor bu. Misafir yattığı yere para mı verir jargon sahibi ?) hep güleryüzlü, sabırlı ve çözüme yönelik insanlar. Bu özellik sadece bu otelde değil, gittiğim tüm işletmelerde aynıydı. Adamlar turizmi çözmüşler kardişim. İşletmeci, kahvaltıdan 6 (altı) sandviç yaparak öğle yemeği niyetine yanında götüren en nekes bulgar turiste gülümseyerek hizmet veriyorsa, turizm işini çözmüştür.
   Neyse zaten hepi topu geldiğimiz ve gittiğimiz gün kaldık Prinu iskelesinde, denizi de fena değildi. Sahildeki Zorba taverna da öyle. 
   Potosrenakar'dan aracımızı kiraladık (günlük 46 euro). Pazarlıkla daha uygun fiyatlar bulunabiliyormuş ama işimizi şansa bırakmamak için önceden irtibat kurdum. Sabah 10'da alırım aracı dedim. Adamlar 09.59'da otelimin kapısını alacaklı gibi çalıyorlardı. Velhasıl ciddi işletme. Adanın çevresi 110 km. iki kere turlarsanız 20 euroluk benzin alın yeterli gelecektir. 
Aliki Beach
   Adayı çepeçevre dolaştığınızda göreceksiniz ki her yamaç yeşil, her sahil kumsal. Önceden etüd ettiğim Aliki Beach ile başladık tavafa. Çevresi olmasa da içi ve arkası ağaçlıklı, hemen yanıbaşında arkeolojik bir kazı alanı olan (ki kadim uygarlıklarca mermer yatağı olarak kullanılıyormuş) kumsalı şezlong ve şemsiyelerle, kumsal arkası ise tavernamsı restoranlarla dolu, temiz denizli bir plaj. Fotoğraf meraklıları bu kumsalın (arkanızı karaya döndüğünüzde) solunuzda kalan patikayı takip ederek mermerli antik sahile ulaşıp sanatlarını konuşturabilirler. Benim elimden gelen sefil foto ise ancak bu kadar.
   Plajın (denizden bakıldığında) en sağındaki en tenha yeri tercih ettik. Şezlong ve şemsiyeler ücretsiz. Dolayısıyla en sağdaki işletmeden taam ettik. Mücvere fried squash flowers, güveçte pişmiş patatesli kıymalı patlıcana (üstü de hamurla kapatılıp, peynir rendelenmiş) musakka diyorlar. Yanına da burada keşfettiğimiz Vergina birası (avam bira gözüyle bakılıyor ama bence nereden baksanız güzel) ve domates badem salatası toplam 15 euro. Porsiyonlar kallavi olduğundan, her ısmarladığınız tabağın iki kişiye bir tane (musakka için üç kişiye bir de olur) olmasını öneririm. 
   Limenas'tan Potamya'ya giderken yamaçlarda kurulmuş tipik bir dağ köyü var. Panagia... Dar sokakları, bol ağaçları, tam ortasından akan güzel bir derenin olduğu bu köy, oğlak çevirmesiyle ünlü. Köyün her yerinde irili ufaklı araçları park edecek yerler var. Buraya aracınızı parkettikten sonra bir saat içinde köyün her yerini gezebilirsiniz. Görmeye değecek tek yer, derenin kaynağına doğru yapacağınız bir yolculuk sonunda göreceğiniz "aşıklar çeşmesi". Burada, sonradan yapılmış küçük ve üç ağızlı bir şelale ile gövdesinde kalp şeklinde bir oyuk oluşmuş eski bir çınar var. Kenarda köşede de küçük, sakin kafeler. 
   Köyün meydanında bir iki tipik köy kahvesi ve yanyana, aynı konseptte çalışan lokantalar mevcut. Hepsinde aynı usülde çevirme oğlak, tavuk, kokoreç ve domuz pirzolası var. Gelen Türk turistin domuz hassasiyetinden olacak, domuz çevirmeler hep en altta pişiyor, yağları diğer çevirmelerin üzerine damlamıyor. Oğlak çevirme 9 euro, kokoreç ve diğerine hiç girmedik. Ortaya bir salata, cacık, tavuk ve oğlak çevirme ile iki Vergina totalde 25 euro falan tuttu. Oğlak lezizdi leziz olmasına ama oğlak değil, basbayağı keçiydi (mevsim geçmiş arakolpa, adamlar ne yapsın ?) (derin dondurucu diye bir şey var sayın alter ego !.)
   Köyün ilginç bir diğer mimari özelliği; damlarda kiremit yerine aynı kalınlıkta kesilmiş taşlar kullanmaları. Bu malzeme, kiremite nazaran daha ağır, damlar o ağırlığı nasıl kaldırıyor acep ? diye merak ede ede Panagia'yı terkettik.
   Aliki plajından Astris'e doğru giderken yol kenarında bir ortodoks manastırı var. Derince bir uçurumun kenarına konulmuş, müreffeh manastırın sadece küçük bir bölümü ziyarete açık. Girişte tüm turistlere komik pantalonlar ve koket makferlanlar veriyorlar ki, keşişlerin aklı uçkuruna kaçmasın. İçerideki tüm turistlerde bunları görünce bünyeye bir gülmek geliyor ama mekanın ciddiyeti buna engel. İçeride küçük bir kilise, yanında misafirlere ikram edilmek üzere güllü lokum, balkonlardan görülen nefes kesici manzara haricinde pek bir şey yok. Vaktiniz varsa girin, yoksa görmemekle bir şey kaybetmiş olmazsınız.
   Taşoz güzel bir ada. Turizm, adamakıllı yapılıyor. Fiyatlar her yerde aynı (sadece biiç (beach) tabir edilen yerlerde, mamullerin üstüne 1 euro ilave ediliyor (ki giriş ücretinin olmaması, wifi, şezlong, şemsiye parasının olmaması düşünüldüğünde gayet normal)). Aracınızı parkettiğinizde tepenize değnekçi dikilmiyor. Şezlonga şemsiyeye para vermiyorsunuz. Bunları kullandığınız yerlerde kimse tepenize dikilip "ne vereyim abime !" demiyor. Yanınızda birşeyler götürüp, şezlongu tüm gün kapatsanız dahi, bir Allahın kulu size rahatsızlık vermiyor. Tüm işletmeciler (en azından benim gördüklerim) güler yüzlü ve çözüme yönelik insanlar. Ada, Rumen, Bulgar, Sırp turist tayfasının pek rağbet ettikleri bir yer. Plakalar ve kendi içlerinde kapalı topluluklar olmasından kolayca ayırt edilebiliyorlar. Size gülümseyerek selam vermeyen kişiler genelde bunlar. Zannediyorum, güven sorunu olan ve içe dönük kapalı toplumların bireylerinde genel bir özellik. Ama gürültücü, kaba ve çevreyi kirletme eğilimleri haricinde bir zararları yok (böyle yazınca bayağı zararlıymışlar yav.). 
   Adanın coğrafyası ve havası çok iyi. Temmuz sıcağı dahi (ormanların etkisinden olsa gerek) insanı bunaltmıyor. Kalabalık plajları ve fiyatı ehven biiçleri olmasına karşın, kendi yapacağınız küçük araştırmalarla küçük cennetler keşfetmeniz çok kolay. Sahile çıkan küçücük yolları takip ettiğinizde, aşağıdaki resimlerdeki gibi bir küçük koya rastlayabilir. Şemsiye olmayan bu koylarda (çünkü günün her saati ağaç gölgesi içinde) hele de turisti az yerlerdeyse, öğle sirtakisi patlatan ada sakinlerine bakarak eğlenebilir, dalgaları sayarak uyuklayabilir, tembellikle meşgul olabilirsiniz. Fiyat fayda analizinde (üzülerek söylüyorum) memleketimde yapılan tatillerden daha iyisini yapabilirsiniz.  
   Neticede, Taşoz deniz kum güneş tatili arayışında olanlar için güzel bir seçenek. Değerlendirmenizi öneririm.

23 Temmuz 2015 Perşembe

"Mahrem" Wikileaks Sağolsun.

 
   Yükseklerde bir yerlerde bizden habersiz bir şeyler oluyor. Buna vakıf olmak ise; gündemi, yazılı ve görsel (bilhassa) basını takip etmekle mümkün değil. Ne yapıyoruz ? Tarafgir olmayan internet haber sitelerini ve aşırı tarafgir olan gazeteleri (karşıt görüşlerden ama) inceleyip, tarafsız görüşümüzü oluşturmaya çalışıyoruz. Ki; bu minvalde dahi berrak bir görüş oluşturmak, hayli zor. Bu durumda yardımımıza (bir çok konuda olduğu gibi) kitaplar yetişiyor. Dipnotları sağlam, verileri gerçek, yorumu az ve gündemi yakalayan kitaplar makbulümüzdür. 
   Derken karşımıza "Mahrem" çıkıyor. Terkoğlu ve Pehlivan Barış'lar, ustaları Soner Yalçın'ın izinden giderek; Stratfor/Devletin Resmi Belgeleri/Wikileaks sızıntıları gibi tekzip edilmeyen kaynakları baz alarak, aralarındaki bağıntıyı irdeliyor. Konular muhtelif olmakla birlikte, eksende Fethullah Gülen cemaati, Nurcular, Hizmet, Paralel Çete (artık ne derseniz o) ile iktidarın çekişmesi var.  
   Öncelikle görüşüm : bu topluluğun mevcut iktidar batıl olduktan sonra tekrar güçleneceği, önceki halinden daha güçlü bir şekilde zuhur edeceğidir. Mevcut koşullar düşünüldüğünde bu benim görüşüm olmaktan ziyade, bir gerçek, bir durumdur. 
   Bu halde; Barış'ların yazdığı kitaplar, ciddi oranda testis cesameti gerektiren eserlerdir.
   Somut belgeler kronolojik olarak sıralanıyor, belgelerde isimleri geçen şahsiyetlerin rabıtaları açıklanıyor sonrasında da ortaya çıkan resim (ki okurun imgeleminde çoktan tamamlanmıştır) kısa şekilde açıklanıyor ve nihai görüş okura bırakılıyor. Bu satırları yazarken, sıkıcı olmayan (adeta romanesk) bir dil kullanılıyor. Kitap böylece bitiyor. Kısaca "eşek öldü, ortaklık bozuldu" atalarsözünün geniş bir açıklamasıdır. Umarız "yorgan gitti, kavga bitti"ye gelmeyiz.
   Politikada, devlet yönetiminde, köşebaşlarında neler olup bittiğini, aslında neler olduğunu merak eden kâriye hararetle önerilir.
  

20 Temmuz 2015 Pazartesi

"Yol Bilenler" Yokolup Giden Kültürlerin Ardından.

 
   Kadim bilgeliğin modern Dünyadaki önemi alt başlığıyla; kültüre, sosyal antropolojiye meraklı okuru, sineği cezbeden sinek kağıdı etkisi taşıyan kitaptır.
   Peru'dan Polinezya'ya, Arktika'dan Avustralya'ya uzanan çok geniş bir coğrafyada, kültürlerin peşinden gidiyor; kadim bilgeliğin, üzerinde yaşayıp çok acımasızca tükettiğimiz yerküre ile nasıl uyumlu bir şekilde yaşadıklarını görüyoruz. 
   Asıl olarak antropolog ve etnobotanikçi olan Bay Davis'in çıkış noktasını; günümüzde kullanılmakta olan 7000 civarında dilin en azından yarısının bir sonraki nesle aktarılmadığı oluşturuyor. 
   Bir iki haftada bir, bir yerlerde bir ihtiyar ölüyor ve bir dil yok oluyor. Dilin yok olması demek : bir halkın kültürünün de yok olması demek. 
   Peki : benim gibi büyük şehrin güvenli kalabalığında, modern hayatın tüm konforlarından yararlanan (bunu Bali SPA'sı olarak algılamayın lütfen, musluğu açtığımda akan su, Dünyanın %80'inden fazlası için modern hayatın bir konforudur) bir "modern" için Barasanalar'ın dilinin yok olmasının ne önemi olabilir. 
   Şöyle bir metafor kullanıyor yazar (ki pek hoşlandım) : uçağa binip yola çıkacaksınız. Uçağın kanatları üzerindeki bir teknisyen perçinlerden bazılarını söküyor. "Neden ?" diye sorduğunuzda. "Hem uçuşa bir etkisi yok, hem de daha ekonomik" cevabını alıyorsunuz. Nedir : doluşup gittiğimiz bu uçak, bir gün o yok edip söktüğümüz perçinlerden ötürü tepetaklak düşecek. 
   İnsan denen tür 200.000 küsur yıldır dünya üzerinde. Bize tarımla beraber üretim fazlası, hiyerarşi, uzmanlaşma ve yerleşik yaşam gibi mefhumları kazandıran neolitik devrim daha 10-12.000 yıl önce gerçekleşti. Halihazırdaki modern endüstri toplumunun geçmişi taş çatlasa 300 yıl ötesine uzanıyor. Böylesine yüzeysel bir tarihten hareketle, gelecek bin yılda insanlığın karşısına çıkacak zorlukların hepsine verecek cevabımız olduğu sanılmamalı. 
   Sorun şu ki : son üçyüz yıldır yaşadığımız hızlandırılmış hayat, yerkürede gezindiğimiz 200.000 yıldan daha fazla tüketti kaynakları. Sosyolog ve istatistikçiler, mevcut nüfus artışı devam ettiği takdirde 2100 yılındaki nüfusun ihtiyaçlarının karşılanması için dört yerküre gerekeceği konusunda hemfikir. 
   Bay Davis; araştırma yaptığı coğrafyalarda etüt ettiği kadim kültürlerin ritüellerini, yaşamlarını, alışkanlıklarını bize aktarırken, yukarıda yazdığım kallavi soruna da değişik yönlerden yaklaşıp, bir çözüm bulmaya çalışıyor (maalesef getirdiği bir çözüm de yok). 
   Bilgilenmek, bilinçlenmek için ıskalanmaması gereken bir neşriyattır. Tek handikapı : kültürler incelenirken arada fazla detaya girilmesi olabilir. Bu sayfaları hızlı okuma yaparak geçerseniz sıkılmaz, ana fikirden de uzaklaşmamış olursunuz.
    Yazmasam şişerim : Çevirmen Akın Terzi'yi özenli, titiz ve muhteşem çevirisi için ayakta alkışlıyorum. Hem okurken sıkmayan, hem kâriye Türkçe Lugât karıştırma güdüsü veren ("saik"ler, "mefhum"lar, "irfan"lar ve yazamadığım daha bir çok kullanılmayarak tozlanmış ) kelimeleri hayata geçiren, mümtaz bir iş çıkarmış. Tebrik ediyor, devamlarını bekliyorum.

4 Temmuz 2015 Cumartesi

"Slow West" Sakin ! Batı.

   Uzun zamandır ilk kez zevkle izlediğim bir westerndir.
   Evet, standart westernlerde kullanılan tüm klişeler vardır. Ama bunun üzerine fazladan bir şeyler daha vardır ki, anlatması zordur. Misal : gerek görsel olarak, gerek senaryo olarak wesendırsınvari (dilimize böyle de bir sıfat kazandırdığım için pek kıvançlıyım) bir hava var. Görsel yönetmen, temiz renklerle aydınlık bir filtreyi tercih etmiş, iyi de olmuş. Başrolü canlandıran yeniyetme Kodisimitmekfii role cuk oturmuş, keza Silas'daki Bay Fesbendır da öyle. Müzikler şûkela. Yeni Zelanda'nın (orada çekilmiş) coğrafyası, göze cila.
   84 dakikalık filmimiz, ilk sahnelerinden itibaren izleyiciyi yakalıyor. Olay örgüsü standart kovboy filmi gibi ilerlerken, arada "bu neydi şimdi ?" dediğimiz anlar var (misal Jay'in zenci müzisyenlerle olan diyaloğu). Geymoftrons'daki "Tazı"yı da düşünceli baba olarak görmek ayrıca gülümsetiyor dikkatli sinefili. Zannediyorum, bir sene kadar sonra ikinci izlemede verilmek istenen subliminal mesajları daha iyi çözümleyebileceğim. 
   İngiliz gözünden kovboy filmi çekmek demek böyle bir şey. Klişelerin üstüne kendinden de bir şeyler katıp, faraza standart hamburger ekmeğinin içine portakallı ördek gibi bir şey koymak. Sinema sevenlere önerim, izleyin pişman olmazsınız.

"Bir Ceza Avukatının Anıları" Domdom Kurşunu atan 22 Kalibre Tabanca.

   Arka kapakta "Bu kitaptaki anıların bir kısmını yaşadım. Bir kısmını adliye koridorlarında meslektaşlarımdan duydum. Her olayı, anlamca "ağırlık noktası"nı göze çarpacak biçimde yazdım. Meslek sırrı nedeni ile kişilerin tanınmamasını sağlayacak değişiklikleri yaptım. Kendimden çok şey kattım. Bu kitap bir belgesel değildir." yazıyor. -
   Hepi topu 95 sayfa (ki bölümler arası geçişlerin yarım sayfa olduğu düşünüldüğünde rahat 80 sayfaya indirgenebilir) 10 baskı yapmış. AST tiyatroya uyarlamış, TRT dizisini çekmiş (elbette Genel Müdür İsmail Cem iken (Yönetmen de Lütfü Akat'mış (üff tadından yenmez))). Ne ola ki bu küçücük, yazarının adının sanının duyulmadığı kitabın hikmet-i mucibesi.
   Okuyunca görüyorsunuz efendim. 
   Bir ceza avukatı olan Eren'in kullandığı dil çok sahici. Aktardığı olayları öyle sade ve gerçekçi bir şekilde betimliyor ki, sayfalar akıp gidiyor. 
   Sadece biçem değil içerik de çok etkili. Bay Erem, "suçluyu kazıyın, altından insan çıkar" mottosunu şiar edinmiş bir avukat. Bu yönde : suç-suçlu-ceza-adalet-vicdan-hukuk gibi önemli kavramlara dair ahkam kesmeden, yaşadıklarını, yaşananları aktarıyor. Topu okuyucuya atıyor. Artık okuduklarınızdan ne çıkarım yaparsınız size kalmış. Bay Erem, 22 kalibrelik bir tabanca yapmış, domdom kurşunu atıyor. 
   İki fasıl yazayım, yazıyı bağlayacağım.
   Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) kitabı oyun yapmış, Yazar, her suareye bilet alıp giriyor. Biletçiler, oyuncular durumu fark edip biletsiz sokmaya çalışıyorlar. Bay Erem, eşe dosta bilet aldırıp yine biletli olarak izliyor oyunu. (Allahım nerede böyle naif ve zarif adamlar !)
  En son da aklınızda bir fikir oluşması için kitaptan küçük bir anekdot :
  "Hakim : Mesleğiniz nedir ?
   Kadın : Affedersiniz genelev kadınıyım.
   Hakim : Sen bizi affet kızım."
   Bu anekdot dahi vicdanı olan kâriyi tam cigerinden (ciğer değil ciger) yakalıyor. Kitap bitene kadar da bırakmıyor. Elinize alın, bir günde bitirirsiniz.