Bugün neler olmuş ?

29 Mart 2017 Çarşamba

"Paterson" Paterson Hattında Şiir Yazan Paterson !

   Müptelalarını hayalkırıklığına uğratmayacak Cimcarmuş filmidir.
   Kendilerinin filmografisini (ortalarda bir yerde başladıktan sonra (Bkz.Night on Earth)) izledik, bitirdik, yenilerini bekliyoruz. Paterson, rahat bir akşamı bekliyordu. Buldu.
   Rize Yağlıdere köyü sakinlerinin ikametgahı Paterson'da, Paterson adlı bir otobüs şoförünün/part time şairin bir haftalık rutini. Konu budur. Filmimiz gün gün ilerler. Hoplama, zıplama, aksiyon, ve hatta serim/düğüm/çözüm yok. Normal (beklenen) bir film izlemek için başına oturanlar hayal kırıklığına uğrayacaklardır. 
   Ben bayıldım.
   Ne var bayılacak : şöyle ki 
  • Yüksek debili ancak çırpıntısız bir nehrin kenarında oturup izlemeyi çağrıştıran bir tempo,
  • Çemberler, halkalar, daireler (ve hepsi siyah beyaz),
  • Günlük hayhuyumuz (ne kadar da aceleyle yaşar olduk zamanları) içinde "sakin ol !" diyen bir akış,
  • Hayatı zehir eden bir Marvin ! (öpüşünce hırlamalar, koltuğu kimseye bırakmamalar, posta kutusunu yamultmalar, bittabi son numarası ("Senden hoşlanmıyorum Marvin"))
  • Rutin (uyanmalar bile sapmıyor ("sihirli sessiz alarmlı saat")) bir hayatın içinde, (fakir aynı zaman/mekanda olsa çok sızlanacaktır) detaylara odaklanıp biraz yaratıcılığını kullanmakla hayatın çok daha yaşanabilir olabilitesi (ki bence çok mühim),
  • Mükemmel bir kasting (en küçük rol bile çok iyi canlandırılmış (Paterson'u saymıyorum bile)),
  • Şükela bir müzik (mısraların ortaya çıktığında (ki ekranda belirmeleri bile hoş) artık hangi tür bir şiir olduğuna göre seçilen müzikler (saykodelik de var, Amerika Türk Halk Müziği de (country mi ne diyorlar))
  • Abartısız bir mizah (Everett'in "ben zaten aktörüm" demesi)
  • 1998 model Honda CR-V (evet benim arabam (antika mantika ama gönül bağımız var))
  • Tesadüfler, tesadüfler (ikizler, şelaleler, şairler, şiirler, alevtopları (iyi geyikti ama))
  • Aktüel olmayan kamera (şaryolu çekimleri özlemişim), 
  • Senaryo, kamera, kurgu, müzik, oyunculuklar ve aklıma gelemeyen ögelerin hepsinin birbirine uyması bunların da yavaşlığı, sakinliği, sükuneti oluşturması,
  • Güvercinimin de sonuna kadar hiç sıkılmadan, dikkatten ve rikkatten fire vermeden izlemesi, 

   Velhasıl; ben çok sevdim ama her bünyeye aynı tesiri vermez. Holivut seviyorsanız uzak durun.

27 Mart 2017 Pazartesi

"Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler" Nice Zaman Sonra...

    80'li yıllardan sonra bir devlet büyüğümüz (yattığı yerde kemikleri piliç çevirme eksenindeymişçesine dönsündür) "Kürt kelimesi; karda yürürken çıkan kart kurt seslerinden türemiştir" türünden vecizeler yumurtlarken Ziya Gökalp 1900-1910 yılları arasında hap gibi bu sosyolojik tetkikleri yazmış; heyhat, kitap ancak 1999'da yayımlanabilmiştir.
   Gökalp 1922'deki bir makalesinde de 
   "Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir;
    Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir !" demiştir. Kürdili hicazkar, kürdi, acem kürdi (ve buna benzer bir çok makam) makamları ise Klasik Türk Müziğinde yüzyıllardır vardır. Neyse konumuz bu değildir.
   Sosyolojik bir çalışma olan kitabımız kimi zaman fazla ayrıntıya girse de; konunun ele alınış şekli ve ayrıntıcılığı, yazarın "bu konuda fazla malumatım olmadığından bu konu araştırmacılara açıktır" diyerek tevazuyla başka sosyologların önünü açması (sahi kim gitmiş ki izinden ?) fakiri hayran bırakmıştır.
   İki halkın bugünlerde ciddi bir ayrımcılığa kapıldığı malum (içten içe bu ayrılığın zahiri olması için duacıyım). Sadece halklar değil, sosyolojik araştırmaya konu olabilecek en küçük kitleler dahi bu ayrımcılığa kapılıyor maalesef. "Bunlaaar !" "Eyyy !" türünden başlayan tiratlar da bunu körüklüyor (ateş-benzin korelasyonu). Bu ahval ve şerait içinde Gökalp'in kitabı bir nebze yürek ferahlatıcıdır. Sosyoloji ile ilgiliyseniz muhakkak, değilseniz ihtiyari olarak okuyunuz.
Hamiş : J.R.R.Tolkien'in "Uruk Hai"leri bu kitaptan mı esinlendiğini ciddi ciddi merak ettim (Bkz.S.13)
Nihai Hamiş : Bir de üstadın basılan kitaplarının kapaklarına niye hep aynı sakil fotografiyi koyarlar ona kafa yordum (boşuna yormuş oldum).

26 Mart 2017 Pazar

"I Daniel Blake" Kapitalizmin Sonu !

   59 Yaşındaki (emekliliğe altı yıl var) marangoz Denyılbleyk ağır bir kalp krizi geçirir ve çalışamaz olur. Sosyal devlet Denyılblek'i kucaklar, Denyıl devlet bürokrasisiyle tanışır.
   Üzgünüm, ağır içerik verdim ama, konu bu. 
   Kenlooç, beklenen frekansı vererek; bağırmadan çağırmadan kapitalizm ve liberalizmin geldiği son durumu güzelce izleyiciye aktarıyor. Altın Palmiye almış, hakkıdır. Hayatı; abartmadan, (ucuz) ajite etmeden sessiz sedasız aktarmış. Kasta hiç aşina değiliz ama (bilhassa) çocuk oyuncular bile çıtanın üzerindeler. Denyıl ve Keyti ise kanlı canlı karakterler olmuş (yani kasting başarılı). Dekor, müzikler (neredeyse yok) ve kostüm minimal (öyle de olması gerekmiş). 
   
   Neymiş : 
  • eline mahir, dürüst, çalışkan ve iyi bir insan olman; devletin sana iyi davranmasını gerektirmiyormuş. Üretimden sakıt kaldığın anda ıskartaya ayrılıyorsun.
  • günümüz sosyal devleti, bireye artık vatandaş değil müşteri muamelesi yapıyormuş. İnterneti çözemediysen (bir replik aklımda kaldı "bana bir arsa verin, oraya ev yapayım ama anlamıyorum internetten. Ne yapmam gerek ?") sistemde görünürlüğün olmuyormuş.
  • İngiltere'de, kurumlar haricinde (onlarında ciddi bir bölümü kilisenin himayesinde) sosyal yardımlaşma yokmuş.
  • İnsan zorda kalınca herşeyini satabiliyor ama ruhunu katarak ürettiklerine kıyamıyormuş (tahta balıklar).
  • telefon bekleme müzikleri (ki hiç yabancısı değilizdir ve fakire gayet de normal gelmiştir) her bürokratik sistemde aynı gıcıklıktaymış.
  • kapitalizmde duran düşermiş.
  • son tahlilde; ingiltere, sağladığı imkanlar açısından memleketimden kat kat ileride olmasına rağmen (neticede Keti'ye dubleks ev veriyor) sosyal yapı olarak bizden oldukça gerideymiş (yanılıyor muyum yoksa ? (bilemiyorum Altan !)).
   Önerim : Pazar akşamı izlemeyin (ben izledim içim şişti). Ama izleyin.




25 Mart 2017 Cumartesi

"CCLXXX Bilimkurgu Mikro Öykü Seçkisi 2015" Küçük Güzeldir.

   Blaise Pascal 1657 yılında yazdığı bir mektubun sonunda "daha kısa yazacaktım ama vaktim yoktu" der. İşte bu motto uyarınca Entropol kitap 2015 yılında 280 karakterle sınırlanan bilimkurgu öyküleri yarışması açar. 217 katılımcı, 353 öyküyle yarışmaya katılır (ne heyecan verici !). Jüri üyelerinin finale bıraktığı 82 öykü ise bu kitabı oluşturur. 
   Günümüzde okur, uzun metinleri okumuyor. Klasikleri falan geçtim zaten ama köşe yazarları bile formülü bulmuş, tvit atar gibi köşe yazısı döşeniyor (çok da okunuyorlar (bkz.Necati Doğru, Yılmaz Özdil)). İşte tam da bu tarz okura hitap eden bir kitap. Kendi adıma iki saatte okudum, bitti. Tansiyonumu yükselten bir iki metinle karşılaştım (biri aşağıda). Ama fakir için asla bir Filipdik, Ayzekazimov, Guin Teyze tadı alamadım. Bir Jülvern bile değil (o kadar !). 
   Bilimkurgu meftunları es geçmeyecektir (özellikle genç okurlar) ama klasik bilimkurgu okurları mesafeli duracaktır. Ben olsam açar okurdum (öyle de yaptım) en kötüsü 2 saatinizi ziyan ederseniz ama beyninizi kıvılcımlandıracak bir şeyler bulmanız da olası.

“Yıldızları çok gecede düşündü; orada bir yerde gelişmiş bir canlı varsa, tıpkı bizim gibi olmalıydı. İki göz, burun, ağız. Nefes alıp yemeli, içmeliydiler. Yemek deyince karnının acıktığını fark etti. Kolundan bir parça ısırıp yenilenmesini beklerken yine düşüncelere daldı.”

23 Mart 2017 Perşembe

"Dangal" Pehlivaaan Pehlivan !


   Aamir Khan filmlerini seviyorum. Bolivutun zaten hastasıyız. Oturduk Dangal'ın başına. İki saat 41 dakika sular seller gibi aktı.
   Dans var, şükela müzikler var (daha açılış sahnesinin müziği izleyiciyi tavlıyor zaten, neydi o "dangal dangal"lar), iyi bir senaryo, Hindistan gibi devasa bir izleyici topluluğuna langadank verilen iyi bir meşaz var. Film sanayiinin gerektirdiği tüm trükler yerli yerinde uygulanmış. Arada yerel motifler ilave edilerek ama. Duygusallık gerektiği gibi sömürülmüş. Danslarda (müziksiz izlendiğinde) insanı yerlere yatırıp güldürecek figürler hiç de sakil olmayacak şekilde uygulanmış. 
   Mahavir Sing Pogat, başarılı bir güreşçiyken gaile derdine düşer güreşten uzaklaşır. Kendi hayallerini çocukları için uygulamak ister ancak dört evladı da kızdır. Olaylar gelişir.
   Neymiş :
  • Hindistan'da ciddi bir güreş kültürü varmış.
  • Hintçede pehlivan, pehlivan. Galat, galat demekmiş (galatın ne demek olduğunu bir zahmet öğrenin (şunu da pek severim : "Hatt galat, mana galat, imla galat, inşaa galat"). (konuşmalara kulak kabartsam daha da benzerlikler bulurdum kesin)
  • Aamir Khan, rol uğruna dünyanın kilosunu alıp (nereden baksan en azından 15 kilo) acaip bir mutasyon geçirmiş (kulaklar aynı ama).
  • Öğrenilmiş çaresizlik, bir milletin (daha kötüsü devletin) içine sirayet edince, başarı neredeyse imkansız hale geliyormuş.
  • Kadınların durumu Hindistan'da pek iyi değilmiş (sanki dünyanın diğer yerlerinde çok iyi !)
  • İran'ın "zorhane"leri ile Hindistan'ın yerel pehlivanhaneleri aynı ekipmanları kullanıyorlarmış.
  • Kırsalda vejetaryenlik adeta tektipleşmiş. (o tavuk benim mutfağıma giremez Mahaviiir !)
  • Neredeyse birbuçuk milyarlık bir ülkede yaşıyorsanız, 40 bin küsur kişi İMDB'ye puan vererek filmin puanını 8.9 gibi fantastik bir düzeye taşıyabilirmiş.
Kısacası : haftaarası patlamış mısırla güzel gider filmdir. Bulabilirseniz izleyin (özellikle kızbabaları)

"Benim de Söyleyeceklerim Var 2" Sarıkaya Kafası.

   Taa "Aytek (Aşkımızın Meyvesi)" zamanlarından beri mizahına hastayım. Uykusuz'dan çıktı bağımsız "Naber"i çıkardı (çıkarmaya çalışıyor, alıyoruz, okuyoruz). Yazıları da böyle kitaplarda topluyor. Biri var ikisi var üçü var (hertürlü !). Yazıların çoğunu zaten okuduğumdan para verip kitapları almadım. Biryerden elime ikincisi geçti. Ağır aksak okumaların arasına zahter salatası niyetine okuyayım dedim. Beklenen frekans gerçekleşti ilk 50 sayfada kafaya giremedim. Sonrası ise sular seller gibi aktı. 
   Okumalarım çoğunlukla, güvercinim ve zuzucuğum uyuduktan sonra yatakta okuma ışığında olduğu için kitabın çok zararını gördüm. Bazı yerlerde kendimi tutamayıp seslice gülünce uyuyanları uyandırabiliyorsun (böyle deyince korku filmi fragmanı gibi oldu yav.)
   İçinde denemeler (böyle yazınca da bir garip oluyor) var. Bir çoğu beni benden aldı. Arkadaş ne rus edebiyatı, ne sosyolojik durum tespitleri var,  okurken şaşırıyor insan. (Zekeriya Beyaz'a da selam olsun bu meyanda. Bkz.Tavukçu Zekeriya). 
   Hülasa; gündem baydıysa, haberlere bakamaz olduysanız, iyice olmuşsunuzdur. Bir ara verin bu kitabı okuyun, yarısına doğru damarı yakalayamadıysanız bırakın. Yakaladıysanız zaten ilerlersiniz. İçiniz hafifler.

"Türkçülüğün Esasları" Katılmayabilirsiniz, Kayıtsız Kalamazsınız.

   Ziya Gökalp, Çermik doğumlu. Kürt olduğunu söyleyenler var, kendisi de itiraz etmiyor. İçtimaiyyat müderrisi (sosyoloji profesörü (böyle yazınca da güzel oluyor)). Atamızın, "Etimin. kemiğimin babası Ali Rıza Bey ise, fikrimin babası Ziya Gökalp'tır" dediği rivayet ediliyor.
   Kitap da önemli bir kitap. Bir defa okudum, tekrarı olacak. Üzerinde kalem oynatmak zor. Çünkü bazı kitleleri ciddi olarak etkilemiş bir kitap. Bu minvalde suya sabuna dokunmayan bir şeyler yazayım da bari başım ağrımasın (konformist blogger (ne işim olur bloggerle) ağ güncecisi taktiği).
  • Medeniyet ve uygarlık arasındaki ayrımı çok net anladım.
  • Bazı tespitlere katılmasam da çoğuna katıldım.
  • Pek de keyifle temaşa ettiğim Etnografya Müzesinin, büyük bir zevkle gezdiğim Altındağ'daki "Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi"nin dibacesini anladım. (hem de pek iyi anladım). Aslında sığ bilincimle anlıyordum da daha iyi çerçevelendirdim.
  • Bunca yıldır (aslında sadece altı yıl oldu) Ankara'da yaşıyorum. Kendimce münevver bildiğim onca insana sordum, tatmin edici bir cevap alamadım. Solfasol semtinin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor. Üstelik Hacı Bayram Veli'nin doğduğu bir yere böyle üç notadan mürekkep bir isim neden verilir ? Neden Simire yahut Doredo değil de Solfasol ? Bu kitapta onu da öğrendim. Sadece bu değil "Türkan" nedir, "İl" nedir ("İl mi yaman Bey mi yaman" deyişimizin ne olduğunu da (bu referandumdan sonra daha açık belli olacak)) onları da öğrendim.
  • Gökalp'ın Türkçülük idealinin antropolojik değil kültür/ekin temeline dayandığını, bunun da aslında çok güzel bir ideal olduğunu idrak ettim.
  • 1980'lerden sonra (ve hatta 1954'ten sonra da diyebilirim rahatça) kitaptaki izleğin sapmalara uğradığını 2000'li yıllardan itibaren ise iyice zıvanadan çıktığını rahatça söyleyebilirim. O yol dosdoğru izlenseydi (ya da ah bir karaciğer nakli olabilseydi) şu anda bambaşka konulara yoğunlaşabileceğimize (misal : bisiklet yolları genişletilmeli mi ?, Nobel ödüllerinin mali kısmı Eğitim Enstitüleri yerine Köy Enstitülerine mi verilmeli ? gibi ütopik konular) hayıflandım.
  • "İslam dünyasında da artık sömürge hayatına son vermek için, Müslüman kavimlerde ulusal bilinci güçlendirmekten başka yol yoktur." cümlesine (S.113) sonuna kadar katıldım. (ahh çok geç artık ! küresel bilinç her yerde)
   Eyyorlamam bu kadar, tekrar okumalarda bu yazı biraz daha uzar. Kayıtsız kalınmayarak bir kez (en az) okunmalı.

18 Mart 2017 Cumartesi

"Nocturnal Animals" Üçü Bir Arada !

   "Modacıdan (üstelik Amerikalı) sinemacı olur muymuş ?" diye başına oturduğum ama beni şaşırtan bir filmdir.
   Zahiren pımpırıldak bir sanatsevicinin (Can Yücel'e selamlar olsun "Sevgi Duvarı"ndan) (eymiedıms'dan da oldum olası hazzetmem) eski kocasından bir roman taslağı gelir (üstelik ona ithafen yazılmış), boş bir haftasonunda okunmaya başlar olaylar gelişir.
   Üç hikaye aynı anda ilerliyor. Geçmiş, şimdiki zaman ve roman. Roman, bambaşka olaylar aktarsa da, geçmişle ciddi bağlantılar içeriyor. Hem romana, hem geçmişe hem de şimdiki zamana çok şükela bir kurguyla bağlanmış pelikulamız, öyle aman aman bir atlama zıplama içermese de izleyiciyi bir şekilde içine çekiyor. 
   Ceykgilenhool için bir şey demeye gerek yok. Son işleri hakikaten iyi. Eymiedıms'ı sevmedim, sevemiyorum (son sahnede pek iyiydi ama ona diyecek yok). Benim favorim (bu filmde de tek geçerim) Maykılşenın tabiy ki. Öyle bir canlandırıyor ki Şerif Babi'yi, insan düşünüyor da "hakikaten bir Şerif Babi gerçeği var !".
   Filmimizdeki sekans geçişleri ve perspektif/ışık/müzik kullanılışı üst seviyededir. Özellikle son on saniye fakirin pek hoşuna gitmiştir.
   Velhasıl; iyi film. Distile müskiratla her türlü gideri vardır.



15 Mart 2017 Çarşamba

"Eşekarısı Fabrikası" Benim için kült değil !

 
   İlk yayımlandığında büyük övgülerle alkışlanmış, 1996'da Ayrıntı Yayınlarından Türkçeye çevrilmiş, kısa sürede baskısı bitmiş, yenisi basılmamış, sahaflarda fahiş fiyatlar çekilir olmuş, nihayet 2015'de Koridor Yayınları hayırlı bir iş yapıp yeni bir tercümeyle (bu arada tercümelerin karşılaştırılması konusunda dantel gibi işlenmiş bir yazıyı okumak isteyenler bu satırları tıklayabilirler) hem de gayet ulaşılabilir bir fiyata (oportünist sahafları sincaplar kovalasındır) okura sunmuş. 
   Hakkında yazılanlar pek güzel (faynenşıl taymz da bile olumlu eleştirileri var, hesap edin yani). Boyalı Kuş ve Sineklerin Tanrısı ile mukayese ediliyor. Fakir bu ikisini de yeniyetmeliğinde okumuş ve Migros kamyonu (bilirmisiniz eskiden Migros mahalle aralarında kamyonla satış yapardı (yamulmuyorsam triportörleri bile vardı)) çarpmış gibi olmuştu. Sonra her ikisinin de yazarlarının bulabildiği tüm kitaplarını okumuştu (Kosinski'de iyi maden bulmuş ama Golding'de çuvallamıştı). Bunu nasıl kaçırmışım bilmem (fazla da iyi bir kâri sayılmam zaar).
   Neyse;  aldık, kenarda duruyordu. Ağır okumalarım vardı (Ziya Gökalp), ihmal ettim. "Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler"den fenalık gelince "du bir göz atayım" dedim, oturdum başına. İki akşamda bitti (hemi de yoğun iş saatlerinden sonraki okumalarda).
   Dil akıcı. Birazcık Holdın Koolfiyıld havası, aile, şiddet, heretizm (bir ara Kynodontas'ın tekilini izler gibi de oldum), izolasyon, otomatik portakal (yav bakınca ne çok şey çağrıştırmış !), çavdar tarlasında çocuklar (ha onu yazmıştık) derken 254 sayfa çabucacık bitti. Ortaların sonuna doğru kapak tasarımının da ne kadar anlamlı olduğunu idrak ettim (okuyan her kâri de edecektir). Finalde bir durup düşündüm (sizler de düşüneceksinizdir). Altını çizdiğim satırları bir kez daha okudum. 
   Şimdi de yazıyorum. Bir "Boyalı Kuş" yahut "Sineklerin Tanrısı" değil (tamamen subjektif görüşüm). Belki 35 yıl önce okusam o etkiyi yaratırdı. Ya fakir zamanla değişti, ya da hakikaten öyle. Bilmem, bilemem. Okunsa iyi olur (belki de ilkgençlikte daha iyi olur). Ama tercih et deseler ilk tercihim olmaz. Yine de bibliyofiller es geçmeyeceklerdir. 
   Siz bilirsiniz yani.

12 Mart 2017 Pazar

"Uzelli" Müzikte Zaman Tüneli

   Web sitesi tanıtımı yapmayı sevmiyorum (ve bu ağ güncesinde ilk kez oluyor) ama bunu yazmasam şişerim.
   Güzel memleketimin, güzel insanlarının müzik geçmişini şöyle bir incelemek için bağlantıya tıklıyorsunuz ve katalogdaki kasetleri inceliyorsunuz. Oldukça kafa açıcı bir deneyim olacağını söyleyebilirim. 
PS : Bu arada "Uzelli Pyschedelic Anadolu albümünün de raflarda yerini almasını helecanla bekliyorum.

http://www.uzelli.com/

5 Mart 2017 Pazar

"Dünyanın Doğum Günü" Bilimkurgu gibi olmayan Sosyalkurgu

   Ursula Teyze'nin kitapları bildiğimiz bilimkurgulardan değil. "Mülksüzler" ile başladığım Guin bilimkurgularına yine sırası geldikçe devam.
   Usta, hoplamalı zıplamalı, efektli, CGI'lı (evet var CGI'lı bilimkurgu romanları) kitaplar yazmıyor. Fotografisinin altındaki sözleri, edebi üslubunu açıklar nitelikte. 
   Romancının işi nispeten kolay. Betimlediği dünya, bizimkinden fazla farklı değil (İOA'ı tenzih ediyorum). Karakterleri, yaşadıklarından ve hayalgücünden apartabilir, kurgu ise tabiy ki onun yaratıcılığı. Ama bu yaratıcılık, bilimkurgu yazarının önündeki zorlukla mukayese kabul etmez. 
   Bilimkurgu öyle mi ? Önce bilinen kalıpları kıracak, yenisi oturtacak, bitmedi kâriyi inandıracak, bunların üstüne romancının yaptığını yapıp bir roman yazacaksınız. Bu iş kolay değil. Kimi bilimkurgu yazarı işin kolayına kaçarak CGI'lı romanlar yazar (ki pek makbulüm değildir), kimi de hem CGI hem felsefeyi hemhal eder (Philip K.Dick), pek azı da çevresel etkenleri sarfınazar ederek insana ve topluma dair bütün bildiklerimizi yerle yeksan edip yeni bir çerçeve yaratır. Bayan Guin, bu camiadandır. Kah ekonomiyi sorgular (Mülksüzler) kah toplumu. 
   Dünyanın Doğum Günü'nde ise cinsiyet ve topluma başka (hem de çok bambaşka) açılardan bakıyor. 400 sayfalık kitabımız bir roman değil. Kah bir toplumu incelemek için gönderilen etnografların raporları, kah onlarca nesil sürecek bir uzay yolculuğundaki kolonicilerin yaşadıkları (ki dinle ilgili göndermeleri şükeladır), kah başka gezegenlerin halk geleneklerinin incelendiği raporlar. Yani bir bütünlük beklemeyin. Ama durun bakalım ! Kitap bittiğinde zihninizde bir bütünlük oluşuyor mu kitaba dair. Evet. Hımm demek ki : kitabımızır bir amacı var ve bunu gerçekleştiriyor.
   İlk öykülerden itibaren "sikişhane" gibi kulağımı pek tırmalayan bazı kelimelerin kullanışı abartılı geldi. Ancak yazının tümü incelendiğinde, amacın tamamen okurun kulağını tırmalama amacıyla yazıldığı anlaşılıyor. Bu minvalde Çiğdem Hanımın çevirisi yerli yerindedir. 
   Cinsiyete, topluma ilişkin kalıplarınızın ötesine çıkmak isterseniz, buyurun "Dünyanın Doğum Günü"ne.
"Önce farklılığı kurmak -yabancılığı oturtmak- sonra da ateşli bir insani duygu kıvılcımının sıçrayıp bu farkı kapatmasını sağlamak: Hayal gücünün bu akrobasisi beni her şeyden çok büyüleyip tatmin ediyor." 

"Tatt av kvinnen" Kadının Ettiği !


   Afişe dikkat edilmesi gereken filmdir. Norveç usulü mizah barındırır. 
   Adı, esamisi bile geçmeyen esas oğlanın hayatına bir kadın girer (sarı şifonyeriyle), garibimin hayatını kendi isteğine göre hallaç pamuğu gibi atar. Olaylar gelişir.
   Pazar akşamı izlendi. Pazartesi (ah o mavi pazartesi !) gününe hazırlık yapmak için birebir geldi. Tüm ev ahalisi sıkılmadan izledi (düz sinefile gideri vardır). 
   Mariyen gibi havva kızları, kolayca kaldırdıkları (ve hatta havadan kolayca tuttukları), evimizin havasına hiç uymayan sarı şifonyerleri getirip yaşamımızın başköşesine koyuyorlar, canları istediğinde sıkılıyor, gidiyor, planlar yapıyor, planlar uyguluyor, terkediyor, barışıyor, sinemaya gitmeye karar veriyor, sevişmek istiyor, sevişmek istemiyor, Paris'i sevmiyor, hayır ! Paris'ten gitmek istemiyor, dağ başlarında trenden iniyor, kartalsever Tor'la sevgilisini boynuzluyor (uzar gider)... 
   Figüran rolündeki esas oğlanımız ne yapıyor ? Yüzüyor (bazen dipten çıkmamaya karar vererek), saunada dertleşiyor, yalnız kalabildiğinde hayatını düzene sokmaya çalışıyor.  
   "Bizim de kaderimiz böyle değil mi ?" diye iç geçirerek ve çokça da gülümseyerek izlediğim bir pelikuladır. Öyle mesaj derdi falan yoktur, metafor ise kocaman ve sapsarı gözümüzün önünde durmaktadır (yerinden kımıldatılamamaktadır). Velhasıl, öneririm.