Bugün neler olmuş ?

19 Nisan 2017 Çarşamba

"Tatlı Rüyalar" Alper Canıgüz'den Saykodelik Polisiye

   Asaf Halet Çelebi'yi okuyorum. Bu okumalar çok zaman alıyor (üstad, isviçre çakısı gibi, her telden çalıyor, bir hindistan'tasınız bir fransa'da, mevlevi ayini usüllerinden giriyor, Abdülaziz'in klasik musikinin içine etmesinden çıkıyor (Hacı Arif Bey'e zıpçıktı diyor (Serdar Ortaç muamelesi çekiyor))). Neyse konumuz "Tatlı Rüyalar".
   Çelebi'den ara ara baygınlık gelince (ilk 300 sayfadan sonra) elime geçen ilk polisiyeye saldırdım, iyi de yapmışım.
   Tatlı Rüyalar, iki günde (sadece uyumadan önce yapılan okumalarda) bitti. Elinize alınca bırakamıyorsunuz (yazar her bölümün sonunda meraklı bir kıymık atıyor okura (eski numara) ama çalışıyor). 
    Paralel evrenler, kuntastik karakterler, fantastik sahneler (neydi o Hektor'un 14 dakika nefesini tutması !), Froyd, Berlioz, ilginç bir açılış cümlesi (aşağıda), helecanlı bir kurgu ve iyi bir final.
   Nedir : Bay Canıgüz'ün (Dublörün Dilemması kapağının en sağdaki karakteri) diğer kitapları na da bakılacak ve bu yazı geliştirilecektir.
   Uyurkulak, Serbes, Menteş ekolüne (anladınız siz onu !) yakınsanız zaten okumuşsunuzdur, değilseniz ve dimağı resetlemek (ne işim olur resetle mesetle) sıfırlamak (hah bu daha iyi oldu) istiyorsanız bulun, alın, okuyun. 

"zeki müren'in zeki müren rolünde olduğu filmlerde canlandırdığı karakterlerin gerçek zeki müren'le ilgisi ne kadarsa, bu kitapta sözü edilen kişi ve olayların gerçekle ilgisi o kadardır"

10 Nisan 2017 Pazartesi

"Yeşil Peri Gecesi" Sen nasıl bir şeysin ?

   Girizgahı sayılabilecek "Kapak Kızı"ndan daha çok popülermiş. Hakkıdır !
   Nedir : "Kapak Kızı"nda hayata kenardan bakanlar didiklenirken, bu kitap hayata bodoslama dalan Şebnem'i anlatır. Daha albenili, hareketli, komik, dramatik, trajiktir Şebnem (daha güzeldir elbette). 
   Köprüler yanarken başlayan kitabımız; "sor bakalım niye yakıyorum ?" sorularına cevap arar ve bu minvalde Şebnem'in çocukluğundan başlayarak hayatındaki kavşaklara göz atarız. Bir ileri, iki geri, bazen şimdiki zaman; kitap akar biter. Akar derken abartmıyorum, başlayınca 472 sayfanın nasıl ilerlediğini anlamıyor insan. 
   Bayan Tunç'un dili çok akıcı, yarattığı karakterlerin bazısı kanlı canlı olarak karşıma çıktıklarından (hayır elbette romandakiler değil ama sanki romandakiler (ne güzel betimledim)) çok gerçekçi. "Kapak Kızı"nı da okuduğumdan kelli (kelli ?) zaten bir tanışıklığımız var Şebnem'le. Absinth'i ilk tecrübemiz Şebnem'le aynı (bi bok anlamamıştım). Kimi karakterler doğrudan (Seda), kimileri laf arasında (Ersin), kimileri de satır aralarında (Bünyamin (ama ona üzüldüm)) geçiyor. Hoş tabi.
   Kimi satırlar insanın içini acıtıyor. Yok, hayır kurgu değil, yaşananlar değil. Mekanlar... Hisar'daki Ali Baba'nın bahsi geçince, orada yaşadıklarım, yaşananları hatırlıyor insan gayri ihtiyari. Öyle süpersonik olaylar da yaşanmadı ama Hisar, çokça Ali Baba'ydı fakir için. Paramız çıkışmazsa kolayca kredi açardı, zuladan kanyak içmeye ses çıkarmazdı. Hesapları abartmazdı. Kalenderdi. Önündeki duvarlara ayaklarımızı dayayınca içimiz bir rahatlardı. Boğaz akar, biz bakardık. Sonra kapandı. Allah belasını versin yeni İstanbul'un ! Dünyanın en güzel şehrini aldık, silikonlu magazin motorlarına benzettik (benzettiler). Şehrin çıpalarını kapattılar (kapatıyorlar (emek, inci, baylan, ali baba, çınaraltı, sahaflar, sebil, hacıbaba, salih efendi vs.vs. (Allaam bari Kanaat kapanmasın)). Neyse kitaba dönelim.
  Edebiyata meraklı olmayanların bile değişik tatlar alacağı ve ilk 20 sayfadan sonra saracakları kitaptır. Hani çevrenizde okumayı sevmeyen birileri varsa kolayca önerebilirsiniz. Ama okumayı seviyorsanız kimsenin önermesine gerek kalmadan alınız okuyunuz.

9 Nisan 2017 Pazar

"Fusi" İzlandalı Derviş.


   Kız Fusi'ye "Bence harika bir adamsın ama hepsi bu. Biliyorsun değil mi ?" der. Fusi biliyordur, daha fazlasını da talep etmemektedir. Fusi işinden izin alıp, bipolar arkadaşı işsiz kalmasın diye onun yerine çöpçülük yapar, evini toparlar, kahvaltıda omletler kızartır, portakal suları sıkar, kedisini besler, balık şnitzeller yapar. Sırf iyilikten.
   Fusi; 40'lı yaşların başında. Annesiyle yaşıyor (biraz buyurgan, baskın ve dırdırcı bir karakter), naif hobileri var (2.dünya savaşı tank savaşlarını maketlerle canlandırmak, maket monster truck (ne işim olur monster truckla) canavar kamyonlarla oynamak, ekşınmen biriktirmek), kimseye kötülük etmiyor, içki içmemeye gayret ediyor (yaramıyor ona), kin gütmüyor, becerikli, yalan söylemiyor, kibar, iyi kalpli, geceleri dağıtmak derken arabasını denize karşı park edip radyodan şarkı istemeyi biliyor, değişmez rutinleri var (her cuma aynı uyduruk lokantada aynı mönüyü ısmarlamak gibi). Fusi 140 kilo civarında. Belki bu yüzden belki de kişisel özelliklerinden; dışarıda o. 40'lı yaşlarda ama 14 civarında kalmış, içeri girememiş. Hayır zihinsel değil fıtrat özelliklerinden. Fit, trendi, modern yeni toplum onu içeri almıyor. Fusi de bu durumdan şikayetçi değil. Ama birşeyler oluyor, zorla bir dans kursuna falan katılıyor, olaylar gelişiyor.
   Dagur Kari'yi izliyormuşum farkında olmadan. The Good Hearth'ı eleştirmenler beğenmiyorlar. Beğenmesinler. Ben seviyorum. İki yılda bir izlerim. Hep hoşuma gider.
   Noi Albinoi'yi de sevmiştim. Demek ki Bay Dagur'un tarzını seviyormuşum. 
   Fusi de aynı hissi verdi (ne akla hizmetle afişe "Bakir Dağ" adını koymuşlar bilmem). Bir incelik, bir yalnızlık (fırtınada sallanıp duran ve ışık saçan o sokak lambası), sakin bir akış, çizgi üstü bir müzik.
   Holivut sevenler uzak dursun. Filmlik bir durum yok. Düz hayat var. Ama ince görenler, incelikleri görecektir.

7 Nisan 2017 Cuma

Uykusuz'daki Engin Ergönültaş Yazıları

 
   Bilmiyorum bir tek ben mi okuyorum.
   Sektirmeden her hafta üç mizah dergisi alıp dip bucak (amatör köşelerinin balonlarını çok küçük yazıyorlar, kınıyorum) okuyorum. Hepsinin yeri ayrı. Bu mizah dergisi tutkum da Gırgır, Fırt (gizlice okurdum Yavrunuzun Sayfasından ötürü), Çarşaf, Pişmiş Kelle, Hıbır (of yazmaya üşendim. nedir bu bölünerek çoğalma eğilimleri !) diye diye bugüne kadar geldi. 
   İçlerinden birini her hafta perşembeden itibaren bayi kovalayarak alma nedenim : Engin Bey'in yazıları. 13. sayfada (kapağı saymıyoruz), başlıksız, her hafta şükela resimlerle (film afişi olur, kitap kapağı olur, güzel tablolar olur (misal bu hafta Botero'dan iki eser var), kendi çizdiği desenler olur, olur da olur), her yazıdan önce insanın ince yerlerine dokunan şiir (Bayburtlu Zihni olur, (bu hafta mesela Edip Cansever var)), aforizma alıntılarıyla, metin içinde geçen parantezli iç seslerle, sektirmeden her hafta (seremoniyle) okutturuyor.
   Seremoni derken şöyle : hayhuyda okunmuyor, herkesler yatacak, okuma ışığı olacak (mecburen gündüz okunuyorsa, gölgelik bir yer bulunacak), haznedeki tütünün (körolasıca bir de pipo içiyor) üstü iyice kızaracak, müskirat da varsa yanında tadından yenmez oluyor. 
   Kimi zaman çok zâti yazıyor Bay Ergönültaş, iç sıkıntıları, mahallenin kedileri/köpekleri, köşedeki pizzacı.. Kimi zaman da (misal bugün şişmanlar için yazmış, ama ne güzel yazmış) hep gözümüzün önünde olan ama fark edemediğimiz incelikler üzerine döktürüyor. Filmler yazıyor (ki katılmamak ne mümkün), kitaplar, mekanlar yazıyor. Hepsi de insanın içinde bir yerlere dokunuyor. Belki hemşehrim, çocukluğumuz aynı yerlerde geçmiş (draman, beyceğiz, balat, çarşamba) ondan bu yakınlık diyorum. Ama yok, değil ! 
   Yeni kitap yazsa da alsam, bitirmemek için her gün bir sayfa okusam (ama Minare Gölgesi'ni yalayıp yutmuştun arakolpa !). 
   Bir roman, bir film değil ama gözünüze çarparsa okumadan geçmeyin. Bu har gür içinde böyle ince yazılara ihtiyaç var.

6 Nisan 2017 Perşembe

"Kapak Kızı" Orta Sayfa Güzelinin Ettikleri...

 
   "Arkadaş ! bu nasıl bir Şebnem'miş."
   Kitabı bitirip arkama yaslanınca, gayri ihtiyari böyle geçti içimden.
   1992'de yazdığı kitabı Bayan Tunç 2005'de yeniden "zemin aynı zemin, inşa aynı inşa" mottosuyla (ne işim olur mottoyla !) ilkesiyle yazmış. Niye böyle yaptığını da kitabın sonunda bir güzel açıklamış. Üzerinde ahkam kesecek derinliğim olmadığından "olur öyle" diyerek kapattım kitabı.
   Ankara-İstanbul Mavi Treni, 1990'lı yıllar (yemekli vagonda rakı servisi var (şimdi ne uzak geliyor o günler), gazete bayiilerinde poşet içinde playmen, playboy, erkekçe dergileri, bazı özel televizyon kanallarında geceyarısından sonra "tutti frutti"ler falan (adeta İsveç'mişiz yahu)). Uyduruk erkek dergilerinin pek latif bir kapak kızının görüntüsü, birbirini tanımayan üç insan. Bünyamin, Ersin, Selda. 
   Çok küçüklüğüm sirkeci-bakırköy banliyö hattında geçtiğinden Bünyamin'i, babasını küçüklüğümde gördüğüm için Ersin'i, iş yaşantımın büyük kısmında da üniforma giydiğimden Selda'yı tanıyorum. Küçük şehirleri pek gezdim. Büyüklerinde de hayli ömür tükettik/tüketiyoruz. Velhasıl; anlatılanlar hep aşina.
   Bundan mıdır, Bayan Tunç'un akıcı üslubundan mıdır bilmem kitap çabucak bitiverdi. 
   Hayata bodoslama dalan bir Şebnem, "hayat tembeli" insanların ezberini, rutinini bozar. Tren İstanbul'a ilerler. Konu budur.
   Pratikte Bünyamin'in hikayesi daha bir elle tutulur olmasına karşın Ersin ve Selda'nın varoluş sorunları da bir süre sonra içine çekiyor okuru. 
   Bir tek akraba çeşitliliği konusunda hayli zorluk çektim. Cavidan Hala kim ? Fikriyanım nedir ? Hülya kimin kızı ? Süleyman, Ersin'in babasının adı mı ? Halıcı mı o ?.... Kafamda deli sorular. Bir ara dedim "bir soyağacı çıkarayım". Sağolsun bir ağ güncecisi yapmış. (okumagunlugum 'e de selam olsun, umarım soyağacını burada yayımlanmasını küşüm etmez)
   Okuma listemde olmamasına karşın "Yeşil Peri Gecesi"ni hemen üstlere ayırdım ki, zannediyorum o kitapta da buradaki kapak kızının izini süreceğiz. Nasıl merak ediyorum bir bilseniz.

5 Nisan 2017 Çarşamba

"Brimstone" Allah Belanı Versin Muhterem ! 3214

   Filmimiz bitince başlıktaki ifadeyi söyledik bir ağız dolusu. Sonra düşünmeye başladık. Hımm. Bir kere ilgimizi düşürmeden iki buçuk saat izledik mi, izledik. Görüntüler, akış, oyunculuklar (hele ki Gaypörsi), iyi miydi, iyiydi. O halde varsın senaryodaki abukluklar (boğazı kesilen adamın canlanması, bağırsaklarından çitlere asılan adamın o kadar uzun yaşaması, (okuyunca oldukça gore bir filmmiş ha !) tuvalette asılan adamın niye ölmemek için neden ayağa kalkmadığı, o siste çok uzak mesafeden isabetli atışlar, büyükbabanın nasıl olup da duvara mıhlandığı vs.vs.) zihnimizi fazla meşgul etmesin.
   Ama böyle yazınca ister istemez meşgul ediyor tabiy ki.
   Sapık bir din adamı, kızına (ve hatta torununa) hallenir. Olaylar alabildiğine gelişir. Konu böyle...
   Filmin afişine bakıp "aa kovboy filmi" demeyin (çünkü afiş öyle bağırıyor) sonuna kadar gore dramdır. Dört bölümden mürekkep olup bölüm isimleri Holibaybıl'dandır. Sıralama başlıktaki gibi 3214 şeklindedir. Senaryo, dönemin atmosferini ne kadar gerçekçi yansıtmıştır bilinmez ama eğer birazcık bile yakınından geçiyorsa "olmaz olsun böyle vahşi batı" hissiyatı uyandırmaktadır. Dayatmacı bir toplum ve din anlayışı (düz insanlar arasında), havsalaya sığmayan ve cezaları engizisyonu aratmayan bir kasaba genelevi kuralları ve daha gider de gider.
   Geymoftrons'dan filmimize tayini çıkmış leydimelisandre ve consnov ikilisi neden afişe duhul edildiklerini anlamadığım halde figüranlık yapıyor, Gaypörsi şükela rol yapıyor, Dakotafening'in büyümüş haline ise alışamadım bir türlü.
   Bütün bu olumsuzluklara karşın, izleyince sıkmayan filmdir. İkinciye izlersem (ki uzak ihtimal) belki başka mesajlar da bulurum ama hiç sanmıyorum.
   Siz bilirsiniz yani !

3 Nisan 2017 Pazartesi

"Sarmaşık" Şebnem İşigüzel'den Adı Gibi Bir Roman !

 
   15 yıl olmuş yayımlanalı, hep okumak istemiş, hep ertelemişim. En nihayet oturduk Sarmaşık'ın başına, bir haftada bitti. Ne yalan söyleyeyim, ilk bölümlerin sonunda Ayfer Tunç romanı okuyor hissiyatına kapıldım. Daha geçenlerde okuduğum "BDEYYAKT" ile değişik bir benzerlik gösteriyor kitap.
   Renkleri unutan portre ressamı Ali Ferah, harfleri unutan Nobel'li yazar Salim Abidin (ne ilginç tesadüf !) ve bir avuç karakterle ilerleyen bir eksende : cinayetler, entrikalar, sosyal tespitler, kişisel analizler, intikam, aşklar, saplantılar, katatonik şizofrenler, kimi ünlü tablolar, gayet ölü ve fakat aramızda dolaşan ünlü ressamlar (vangok olur, pikasso olur her türlü !) ve nihayet tesadüfler, tesadüfler (zati yazar da "tesadüfler hayatın atomlarıdır" tespitini yapıyor (katılıp katılmamak size kalmış))...
   İlk bir iki bölümden sonra kitap aktı. Anlatıcının bazen değişmesi, bir karakterden öbürüne geçmeyi, daha doğrusu her karakterin gözünden bakabilmemi kolaylaştırdı. Hızla ilerleyen kitapta, okurun dikkat etmesi gereken satır araları gırla gidiyor. İlerleyen sayfalarda karşımıza çıkabilecek (çıkacak) tesadüfleri kaçırmamak için böyle okumak gerek. Hoş; yazar zaten bu tesadüfleri güzelce açıklıyor. Zaten sonlara doğru kendisi de romanımızda zuhur ediyor. 
   Kitaptaki mantık ve dil hataları ise hızlı okuyan okur için önemsizdir. Konu çok harlı yanıyorsa bu gibi ayrıntıları sarfınazar ederim de, roman fazla sarmadıysa kullanılan dil ve mantık örgüsü; kıymık gibi batar fakire. Bu romanı da (konu sarınca) hızlıca okudum ama bitince tamamlanmamış bir şeyler var gibi geldi. Açtım aşağıdaki bağlantıdaki eleştiriyi okudum. Taşlar yerine oturdu.
   Roman, yanlışlanamaz çünkü adı üstünde romandır (kurgudur). Bir ödevi vardır (muhayyilemizi canlandırmak, zihnimizi düzenlemek ve daha çok (üşenmediğim bir zaman yazmaya çalışırım)). Bu kapsamda "mantık hatası var" demek mantıklı değil. Yazar öyle münasip görmüş öyle yazmış. Ama bu hatalar özellikle değil de bilinmeden yapıldıysa, fena. Merak edenler tıklasınlar okusunlar bu ince kıyım eleştiriyi. Bazılarına katılıyor, kimilerine katılmıyorum. Zîra, kimileri kasıtlı kimileri kasıtsız yapılmış gibime geliyor. Kasıtlılar neyse ne de ! kasıtsız hatalar kötü ! Allam Herrn Alzheimer'li ihtiyarlar gibi satırlar yazıyorum. Ne olur durdurayım kendimi.
   Bitiriyor ve çekiliyorum.
   İster okuyun, ister okumayın efendim.
http://www.sabitfikir.com/elestiri/detaylar-romanin-atomlari-midir

"Ghost in the Shell" Animeden Filme

   Distopyaları severim, atmosferinden ötürü. Animelerin hastası değiliz lakin bunun Matrix'e esin olduğunu duyunca bünyede merak zuhur ediyor. Fragmanlarda da kuntastik görüntüler olunca, kırık ayağımıza falan bakmayıp düştük sinemanın yollarına.
   Beyin nakli yapılmış başrolümüz, kabuğunu tasarlayan şirketteki cinayetleri araştırmaya başlar. Olaylar gelişir.
   Mekan (zannediyorum) Hong Kong. Oluşturulan atmosfer, etkileyici. Animenin 90'lı yıllarda yapıldığı gözardı edilmeyerek, araçlar buna göre seçilmiş. Heryerde binalar, binalar (gelecek böyle gelecekse gelmese daha iyi !). Bu kafesi çekilir hale getirmek için, kaldırımları işgal eden hologramlar, heryerde hologramlar, gökdelen ebadında hologramlar. 
   Görece derinlik içeren bir senaryo. Göttenbacak bir sıkarletyohansın (burada es geçmeden, bu cüceden hallice hatunun görselliğinin filmin gişesini oldukça (bir hayli oldukça) yükselteceğini yazayım da içim şişmesin). İlk lambada görülen ayine benzer sahnenin Avatar'da ağaca bağlanan yerlileri anımsattığı dikkatten kaçmadı. Bütün bu sahneler aslında animenin orijinalinde var. Bundan yola çıkarak; bu orijinal fikirlerin yıllarca Holivut tarafından vampirce intihal edildiğini varsayabiliriz (ve hatta görebiliriz). 
   İlk yarım saatten itibaren, sonunu doğru olarak tahmin ettiğim filmde hiç sıkılmadım. CGI efektleri falan öyle gözüme batmadı. Ancak 35 yıl önce çekilmiş bir Bıçaksırtı keyfi vermedi. Hayır son zamanlarda Raydlisıkat şefin çektiği versiyonu izliyorum, yine aynı keyfi alıyorum. Demek ki sinema keyfi için sadece CGI (1982 versiyonunda maketler falan var) yeterli değil.
   Hülâsa : anime ve distopya meraklısıysanız (ha tabi bir de sıkarletyohansın'ın anatomisini merak ediyorsanız) gider görürsünüz. Ama distopik sinemaya meftunsanız Bay Trufo'nun F451'ini izleyin, Bıçaksırtı'nı izleyin daha çok keyif alırsınız.

HAMİŞ : Amanın yazmayı unutmuşum ! Filmin benim için en güzel yanı; Takeşikitanoydu. Değişik şekil saçları, tüm kastın aksine Japonca konuşması, yaşından dolayı zor hareket ediyor gibi bir görünüm verip aksiyon sonunda "kurt avlamaya tavşan gönderilmez" repliği, velhasıl tüm varlığı filme wasabi sos (tek seferde kibrit çöpü başından fazla denemeyin) gibi bir lezzet katmış. 

2 Nisan 2017 Pazar

"Görünmeyen" Paul Auster'den Fuzzy (Saçaklı) Roman.

   Neden saçaklı olduğunu şöyle izah edeyim :

   Anlatıcılar sürekli bir devinim içerisinde. Bir o anlatıyor, bir bu. Okuduğunuz metin kâh bir roman müsvettesi oluyor kâh anlatıcının gözünden olaylar, kâh romanın kendisi. Bir o açıdan bakıyoruz bir bu açıdan. Sabuncu dükkanı gibi, her an ayağınız kayabilir.

   Edebiyat öğrencisi bir yakışıklının başından geçenler değişik kişilerin ve bizzat kendisinin gözünden 40 küsur yıl sonra anlatılıyor. Bu minvalde fakire "Yetenekli Bay Ripley"den bazı bölümleri anımsatan satırlar var, ensest var (üstelik pek bir ayrıntılı, pek bir rahatsızlık verici (ya da yok ! (nasıl algılarsanız))), komplolar, ilişkiler, Fransa, tropik iklimler, ajanlar, edebiyat çevreleri  daha neler.

  Ciddi ciddi eleştirmenler buyurmuşlar : "Polostır'ın en güzel romanı !", "bu yüzyılın en önemli romanı !" falan diye. Ben kapağın albenisine vurulup okudum. Bir başladım (standart Polostır taktiği : kısa cümleler, okuru bir anda eline alan satırlar, ilginç bir kurgu) iki günde bitti. Beğendim mi ? Hayır.

   Postmodern roman böyle oluyormuş. Bilinen kalıpların dışında, yorumlamaya fazlasıyla açık, okuduklarınızın içeriğinden ziyade okurda uyandırdığı duyguların öne çıktığı vs.vs. Postmodernist edebiyattan hazzetmediğimi de böylece öğrenmiş oldum. Oysa "Timbuktu" nasıl da pırıl pırıl yapmıştı kafayı, "Yanılsamalar Kitabı" ne de güzel havalandırmıştı muhayyileyi. 
   
    Hele sonu ! Bildiğiniz Jim Jarmush filmi sonu gibi (filmlerinin hastasıyız da sonlarına bir türlü alışamadım). 

   Ya çok kıt ve sığ bir edebiyat birikimim/yaklaşımım var (mümkündür (ve hatta bu kadar iyi eleştirmenin aksine yorum yapıyorsam kuvvetle mümkündür)) ya da postmodern roman klasik roman sevenlere fazla bir haz vermiyordur (bu da az ihtimalle mümkündür). Yani her şey mümkündür bu hayatta Sebastiyan, fazla da kasmamak lazımdır.

   Hülasa; Polostır'a başlayacaksanız, bu kitapla başlamayınızdır.    

1 Nisan 2017 Cumartesi

TRT Arşiv Açılmış !

 
   TRT Arşiv açılmış.
   İlk önce "Gülünüz Güldürünüz" ün ilk bölümlerini izledim.
   Bundan sonra "eski Türkiye"yi yâdetmek istediğimde 2009'dan beri bakmadığım aptal kutusunu ağ sayfalarından izleyeceğim galiba.
   Şimdilik kısıtlı kayıtlara ulaşılabiliyor ama olsun bu da bir şeydir.
   Bir bakmanızı öneririm. 



Bu da bağlantısı.

NOT : Baktıkça gözlerim yaşarıyor, ne güzel memleketmişiz, ne güzel insanlarmışız, ne oldu bize böyle !

29 Mart 2017 Çarşamba

"Paterson" Paterson Hattında Şiir Yazan Paterson !

   Müptelalarını hayalkırıklığına uğratmayacak Cimcarmuş filmidir.
   Kendilerinin filmografisini (ortalarda bir yerde başladıktan sonra (Bkz.Night on Earth)) izledik, bitirdik, yenilerini bekliyoruz. Paterson, rahat bir akşamı bekliyordu. Buldu.
   Rize Yağlıdere köyü sakinlerinin ikametgahı Paterson'da, Paterson adlı bir otobüs şoförünün/part time şairin bir haftalık rutini. Konu budur. Filmimiz gün gün ilerler. Hoplama, zıplama, aksiyon, ve hatta serim/düğüm/çözüm yok. Normal (beklenen) bir film izlemek için başına oturanlar hayal kırıklığına uğrayacaklardır. 
   Ben bayıldım.
   Ne var bayılacak : şöyle ki 
  • Yüksek debili ancak çırpıntısız bir nehrin kenarında oturup izlemeyi çağrıştıran bir tempo,
  • Çemberler, halkalar, daireler (ve hepsi siyah beyaz),
  • Günlük hayhuyumuz (ne kadar da aceleyle yaşar olduk zamanları) içinde "sakin ol !" diyen bir akış,
  • Hayatı zehir eden bir Marvin ! (öpüşünce hırlamalar, koltuğu kimseye bırakmamalar, posta kutusunu yamultmalar, bittabi son numarası ("Senden hoşlanmıyorum Marvin"))
  • Rutin (uyanmalar bile sapmıyor ("sihirli sessiz alarmlı saat")) bir hayatın içinde, (fakir aynı zaman/mekanda olsa çok sızlanacaktır) detaylara odaklanıp biraz yaratıcılığını kullanmakla hayatın çok daha yaşanabilir olabilitesi (ki bence çok mühim),
  • Mükemmel bir kasting (en küçük rol bile çok iyi canlandırılmış (Paterson'u saymıyorum bile)),
  • Şükela bir müzik (mısraların ortaya çıktığında (ki ekranda belirmeleri bile hoş) artık hangi tür bir şiir olduğuna göre seçilen müzikler (saykodelik de var, Amerika Türk Halk Müziği de (country mi ne diyorlar))
  • Abartısız bir mizah (Everett'in "ben zaten aktörüm" demesi)
  • 1998 model Honda CR-V (evet benim arabam (antika mantika ama gönül bağımız var))
  • Tesadüfler, tesadüfler (ikizler, şelaleler, şairler, şiirler, alevtopları (iyi geyikti ama))
  • Aktüel olmayan kamera (şaryolu çekimleri özlemişim), 
  • Senaryo, kamera, kurgu, müzik, oyunculuklar ve aklıma gelemeyen ögelerin hepsinin birbirine uyması bunların da yavaşlığı, sakinliği, sükuneti oluşturması,
  • Güvercinimin de sonuna kadar hiç sıkılmadan, dikkatten ve rikkatten fire vermeden izlemesi, 

   Velhasıl; ben çok sevdim ama her bünyeye aynı tesiri vermez. Holivut seviyorsanız uzak durun.

27 Mart 2017 Pazartesi

"Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler" Nice Zaman Sonra...

    80'li yıllardan sonra bir devlet büyüğümüz (yattığı yerde kemikleri piliç çevirme eksenindeymişçesine dönsündür) "Kürt kelimesi; karda yürürken çıkan kart kurt seslerinden türemiştir" türünden vecizeler yumurtlarken Ziya Gökalp 1900-1910 yılları arasında hap gibi bu sosyolojik tetkikleri yazmış; heyhat, kitap ancak 1999'da yayımlanabilmiştir.
   Gökalp 1922'deki bir makalesinde de 
   "Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir;
    Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir !" demiştir. Kürdili hicazkar, kürdi, acem kürdi (ve buna benzer bir çok makam) makamları ise Klasik Türk Müziğinde yüzyıllardır vardır. Neyse konumuz bu değildir.
   Sosyolojik bir çalışma olan kitabımız kimi zaman fazla ayrıntıya girse de; konunun ele alınış şekli ve ayrıntıcılığı, yazarın "bu konuda fazla malumatım olmadığından bu konu araştırmacılara açıktır" diyerek tevazuyla başka sosyologların önünü açması (sahi kim gitmiş ki izinden ?) fakiri hayran bırakmıştır.
   İki halkın bugünlerde ciddi bir ayrımcılığa kapıldığı malum (içten içe bu ayrılığın zahiri olması için duacıyım). Sadece halklar değil, sosyolojik araştırmaya konu olabilecek en küçük kitleler dahi bu ayrımcılığa kapılıyor maalesef. "Bunlaaar !" "Eyyy !" türünden başlayan tiratlar da bunu körüklüyor (ateş-benzin korelasyonu). Bu ahval ve şerait içinde Gökalp'in kitabı bir nebze yürek ferahlatıcıdır. Sosyoloji ile ilgiliyseniz muhakkak, değilseniz ihtiyari olarak okuyunuz.
Hamiş : J.R.R.Tolkien'in "Uruk Hai"leri bu kitaptan mı esinlendiğini ciddi ciddi merak ettim (Bkz.S.13)
Nihai Hamiş : Bir de üstadın basılan kitaplarının kapaklarına niye hep aynı sakil fotografiyi koyarlar ona kafa yordum (boşuna yormuş oldum).

26 Mart 2017 Pazar

"I Daniel Blake" Kapitalizmin Sonu !

   59 Yaşındaki (emekliliğe altı yıl var) marangoz Denyılbleyk ağır bir kalp krizi geçirir ve çalışamaz olur. Sosyal devlet Denyılblek'i kucaklar, Denyıl devlet bürokrasisiyle tanışır.
   Üzgünüm, ağır içerik verdim ama, konu bu. 
   Kenlooç, beklenen frekansı vererek; bağırmadan çağırmadan kapitalizm ve liberalizmin geldiği son durumu güzelce izleyiciye aktarıyor. Altın Palmiye almış, hakkıdır. Hayatı; abartmadan, (ucuz) ajite etmeden sessiz sedasız aktarmış. Kasta hiç aşina değiliz ama (bilhassa) çocuk oyuncular bile çıtanın üzerindeler. Denyıl ve Keyti ise kanlı canlı karakterler olmuş (yani kasting başarılı). Dekor, müzikler (neredeyse yok) ve kostüm minimal (öyle de olması gerekmiş). 
   
   Neymiş : 
  • eline mahir, dürüst, çalışkan ve iyi bir insan olman; devletin sana iyi davranmasını gerektirmiyormuş. Üretimden sakıt kaldığın anda ıskartaya ayrılıyorsun.
  • günümüz sosyal devleti, bireye artık vatandaş değil müşteri muamelesi yapıyormuş. İnterneti çözemediysen (bir replik aklımda kaldı "bana bir arsa verin, oraya ev yapayım ama anlamıyorum internetten. Ne yapmam gerek ?") sistemde görünürlüğün olmuyormuş.
  • İngiltere'de, kurumlar haricinde (onlarında ciddi bir bölümü kilisenin himayesinde) sosyal yardımlaşma yokmuş.
  • İnsan zorda kalınca herşeyini satabiliyor ama ruhunu katarak ürettiklerine kıyamıyormuş (tahta balıklar).
  • telefon bekleme müzikleri (ki hiç yabancısı değilizdir ve fakire gayet de normal gelmiştir) her bürokratik sistemde aynı gıcıklıktaymış.
  • kapitalizmde duran düşermiş.
  • son tahlilde; ingiltere, sağladığı imkanlar açısından memleketimden kat kat ileride olmasına rağmen (neticede Keti'ye dubleks ev veriyor) sosyal yapı olarak bizden oldukça gerideymiş (yanılıyor muyum yoksa ? (bilemiyorum Altan !)).
   Önerim : Pazar akşamı izlemeyin (ben izledim içim şişti). Ama izleyin.




25 Mart 2017 Cumartesi

"CCLXXX Bilimkurgu Mikro Öykü Seçkisi 2015" Küçük Güzeldir.

   Blaise Pascal 1657 yılında yazdığı bir mektubun sonunda "daha kısa yazacaktım ama vaktim yoktu" der. İşte bu motto uyarınca Entropol kitap 2015 yılında 280 karakterle sınırlanan bilimkurgu öyküleri yarışması açar. 217 katılımcı, 353 öyküyle yarışmaya katılır (ne heyecan verici !). Jüri üyelerinin finale bıraktığı 82 öykü ise bu kitabı oluşturur. 
   Günümüzde okur, uzun metinleri okumuyor. Klasikleri falan geçtim zaten ama köşe yazarları bile formülü bulmuş, tvit atar gibi köşe yazısı döşeniyor (çok da okunuyorlar (bkz.Necati Doğru, Yılmaz Özdil)). İşte tam da bu tarz okura hitap eden bir kitap. Kendi adıma iki saatte okudum, bitti. Tansiyonumu yükselten bir iki metinle karşılaştım (biri aşağıda). Ama fakir için asla bir Filipdik, Ayzekazimov, Guin Teyze tadı alamadım. Bir Jülvern bile değil (o kadar !). 
   Bilimkurgu meftunları es geçmeyecektir (özellikle genç okurlar) ama klasik bilimkurgu okurları mesafeli duracaktır. Ben olsam açar okurdum (öyle de yaptım) en kötüsü 2 saatinizi ziyan ederseniz ama beyninizi kıvılcımlandıracak bir şeyler bulmanız da olası.

“Yıldızları çok gecede düşündü; orada bir yerde gelişmiş bir canlı varsa, tıpkı bizim gibi olmalıydı. İki göz, burun, ağız. Nefes alıp yemeli, içmeliydiler. Yemek deyince karnının acıktığını fark etti. Kolundan bir parça ısırıp yenilenmesini beklerken yine düşüncelere daldı.”

23 Mart 2017 Perşembe

"Dangal" Pehlivaaan Pehlivan !


   Aamir Khan filmlerini seviyorum. Bolivutun zaten hastasıyız. Oturduk Dangal'ın başına. İki saat 41 dakika sular seller gibi aktı.
   Dans var, şükela müzikler var (daha açılış sahnesinin müziği izleyiciyi tavlıyor zaten, neydi o "dangal dangal"lar), iyi bir senaryo, Hindistan gibi devasa bir izleyici topluluğuna langadank verilen iyi bir meşaz var. Film sanayiinin gerektirdiği tüm trükler yerli yerinde uygulanmış. Arada yerel motifler ilave edilerek ama. Duygusallık gerektiği gibi sömürülmüş. Danslarda (müziksiz izlendiğinde) insanı yerlere yatırıp güldürecek figürler hiç de sakil olmayacak şekilde uygulanmış. 
   Mahavir Sing Pogat, başarılı bir güreşçiyken gaile derdine düşer güreşten uzaklaşır. Kendi hayallerini çocukları için uygulamak ister ancak dört evladı da kızdır. Olaylar gelişir.
   Neymiş :
  • Hindistan'da ciddi bir güreş kültürü varmış.
  • Hintçede pehlivan, pehlivan. Galat, galat demekmiş (galatın ne demek olduğunu bir zahmet öğrenin (şunu da pek severim : "Hatt galat, mana galat, imla galat, inşaa galat"). (konuşmalara kulak kabartsam daha da benzerlikler bulurdum kesin)
  • Aamir Khan, rol uğruna dünyanın kilosunu alıp (nereden baksan en azından 15 kilo) acaip bir mutasyon geçirmiş (kulaklar aynı ama).
  • Öğrenilmiş çaresizlik, bir milletin (daha kötüsü devletin) içine sirayet edince, başarı neredeyse imkansız hale geliyormuş.
  • Kadınların durumu Hindistan'da pek iyi değilmiş (sanki dünyanın diğer yerlerinde çok iyi !)
  • İran'ın "zorhane"leri ile Hindistan'ın yerel pehlivanhaneleri aynı ekipmanları kullanıyorlarmış.
  • Kırsalda vejetaryenlik adeta tektipleşmiş. (o tavuk benim mutfağıma giremez Mahaviiir !)
  • Neredeyse birbuçuk milyarlık bir ülkede yaşıyorsanız, 40 bin küsur kişi İMDB'ye puan vererek filmin puanını 8.9 gibi fantastik bir düzeye taşıyabilirmiş.
Kısacası : haftaarası patlamış mısırla güzel gider filmdir. Bulabilirseniz izleyin (özellikle kızbabaları)

"Benim de Söyleyeceklerim Var 2" Sarıkaya Kafası.

   Taa "Aytek (Aşkımızın Meyvesi)" zamanlarından beri mizahına hastayım. Uykusuz'dan çıktı bağımsız "Naber"i çıkardı (çıkarmaya çalışıyor, alıyoruz, okuyoruz). Yazıları da böyle kitaplarda topluyor. Biri var ikisi var üçü var (hertürlü !). Yazıların çoğunu zaten okuduğumdan para verip kitapları almadım. Biryerden elime ikincisi geçti. Ağır aksak okumaların arasına zahter salatası niyetine okuyayım dedim. Beklenen frekans gerçekleşti ilk 50 sayfada kafaya giremedim. Sonrası ise sular seller gibi aktı. 
   Okumalarım çoğunlukla, güvercinim ve zuzucuğum uyuduktan sonra yatakta okuma ışığında olduğu için kitabın çok zararını gördüm. Bazı yerlerde kendimi tutamayıp seslice gülünce uyuyanları uyandırabiliyorsun (böyle deyince korku filmi fragmanı gibi oldu yav.)
   İçinde denemeler (böyle yazınca da bir garip oluyor) var. Bir çoğu beni benden aldı. Arkadaş ne rus edebiyatı, ne sosyolojik durum tespitleri var,  okurken şaşırıyor insan. (Zekeriya Beyaz'a da selam olsun bu meyanda. Bkz.Tavukçu Zekeriya). 
   Hülasa; gündem baydıysa, haberlere bakamaz olduysanız, iyice olmuşsunuzdur. Bir ara verin bu kitabı okuyun, yarısına doğru damarı yakalayamadıysanız bırakın. Yakaladıysanız zaten ilerlersiniz. İçiniz hafifler.

"Türkçülüğün Esasları" Katılmayabilirsiniz, Kayıtsız Kalamazsınız.

   Ziya Gökalp, Çermik doğumlu. Kürt olduğunu söyleyenler var, kendisi de itiraz etmiyor. İçtimaiyyat müderrisi (sosyoloji profesörü (böyle yazınca da güzel oluyor)). Atamızın, "Etimin. kemiğimin babası Ali Rıza Bey ise, fikrimin babası Ziya Gökalp'tır" dediği rivayet ediliyor.
   Kitap da önemli bir kitap. Bir defa okudum, tekrarı olacak. Üzerinde kalem oynatmak zor. Çünkü bazı kitleleri ciddi olarak etkilemiş bir kitap. Bu minvalde suya sabuna dokunmayan bir şeyler yazayım da bari başım ağrımasın (konformist blogger (ne işim olur bloggerle) ağ güncecisi taktiği).
  • Medeniyet ve uygarlık arasındaki ayrımı çok net anladım.
  • Bazı tespitlere katılmasam da çoğuna katıldım.
  • Pek de keyifle temaşa ettiğim Etnografya Müzesinin, büyük bir zevkle gezdiğim Altındağ'daki "Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi"nin dibacesini anladım. (hem de pek iyi anladım). Aslında sığ bilincimle anlıyordum da daha iyi çerçevelendirdim.
  • Bunca yıldır (aslında sadece altı yıl oldu) Ankara'da yaşıyorum. Kendimce münevver bildiğim onca insana sordum, tatmin edici bir cevap alamadım. Solfasol semtinin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor. Üstelik Hacı Bayram Veli'nin doğduğu bir yere böyle üç notadan mürekkep bir isim neden verilir ? Neden Simire yahut Doredo değil de Solfasol ? Bu kitapta onu da öğrendim. Sadece bu değil "Türkan" nedir, "İl" nedir ("İl mi yaman Bey mi yaman" deyişimizin ne olduğunu da (bu referandumdan sonra daha açık belli olacak)) onları da öğrendim.
  • Gökalp'ın Türkçülük idealinin antropolojik değil kültür/ekin temeline dayandığını, bunun da aslında çok güzel bir ideal olduğunu idrak ettim.
  • 1980'lerden sonra (ve hatta 1954'ten sonra da diyebilirim rahatça) kitaptaki izleğin sapmalara uğradığını 2000'li yıllardan itibaren ise iyice zıvanadan çıktığını rahatça söyleyebilirim. O yol dosdoğru izlenseydi (ya da ah bir karaciğer nakli olabilseydi) şu anda bambaşka konulara yoğunlaşabileceğimize (misal : bisiklet yolları genişletilmeli mi ?, Nobel ödüllerinin mali kısmı Eğitim Enstitüleri yerine Köy Enstitülerine mi verilmeli ? gibi ütopik konular) hayıflandım.
  • "İslam dünyasında da artık sömürge hayatına son vermek için, Müslüman kavimlerde ulusal bilinci güçlendirmekten başka yol yoktur." cümlesine (S.113) sonuna kadar katıldım. (ahh çok geç artık ! küresel bilinç her yerde)
   Eyyorlamam bu kadar, tekrar okumalarda bu yazı biraz daha uzar. Kayıtsız kalınmayarak bir kez (en az) okunmalı.

18 Mart 2017 Cumartesi

"Nocturnal Animals" Üçü Bir Arada !

   "Modacıdan (üstelik Amerikalı) sinemacı olur muymuş ?" diye başına oturduğum ama beni şaşırtan bir filmdir.
   Zahiren pımpırıldak bir sanatsevicinin (Can Yücel'e selamlar olsun "Sevgi Duvarı"ndan) (eymiedıms'dan da oldum olası hazzetmem) eski kocasından bir roman taslağı gelir (üstelik ona ithafen yazılmış), boş bir haftasonunda okunmaya başlar olaylar gelişir.
   Üç hikaye aynı anda ilerliyor. Geçmiş, şimdiki zaman ve roman. Roman, bambaşka olaylar aktarsa da, geçmişle ciddi bağlantılar içeriyor. Hem romana, hem geçmişe hem de şimdiki zamana çok şükela bir kurguyla bağlanmış pelikulamız, öyle aman aman bir atlama zıplama içermese de izleyiciyi bir şekilde içine çekiyor. 
   Ceykgilenhool için bir şey demeye gerek yok. Son işleri hakikaten iyi. Eymiedıms'ı sevmedim, sevemiyorum (son sahnede pek iyiydi ama ona diyecek yok). Benim favorim (bu filmde de tek geçerim) Maykılşenın tabiy ki. Öyle bir canlandırıyor ki Şerif Babi'yi, insan düşünüyor da "hakikaten bir Şerif Babi gerçeği var !".
   Filmimizdeki sekans geçişleri ve perspektif/ışık/müzik kullanılışı üst seviyededir. Özellikle son on saniye fakirin pek hoşuna gitmiştir.
   Velhasıl; iyi film. Distile müskiratla her türlü gideri vardır.



15 Mart 2017 Çarşamba

"Eşekarısı Fabrikası" Benim için kült değil !

 
   İlk yayımlandığında büyük övgülerle alkışlanmış, 1996'da Ayrıntı Yayınlarından Türkçeye çevrilmiş, kısa sürede baskısı bitmiş, yenisi basılmamış, sahaflarda fahiş fiyatlar çekilir olmuş, nihayet 2015'de Koridor Yayınları hayırlı bir iş yapıp yeni bir tercümeyle (bu arada tercümelerin karşılaştırılması konusunda dantel gibi işlenmiş bir yazıyı okumak isteyenler bu satırları tıklayabilirler) hem de gayet ulaşılabilir bir fiyata (oportünist sahafları sincaplar kovalasındır) okura sunmuş. 
   Hakkında yazılanlar pek güzel (faynenşıl taymz da bile olumlu eleştirileri var, hesap edin yani). Boyalı Kuş ve Sineklerin Tanrısı ile mukayese ediliyor. Fakir bu ikisini de yeniyetmeliğinde okumuş ve Migros kamyonu (bilirmisiniz eskiden Migros mahalle aralarında kamyonla satış yapardı (yamulmuyorsam triportörleri bile vardı)) çarpmış gibi olmuştu. Sonra her ikisinin de yazarlarının bulabildiği tüm kitaplarını okumuştu (Kosinski'de iyi maden bulmuş ama Golding'de çuvallamıştı). Bunu nasıl kaçırmışım bilmem (fazla da iyi bir kâri sayılmam zaar).
   Neyse;  aldık, kenarda duruyordu. Ağır okumalarım vardı (Ziya Gökalp), ihmal ettim. "Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler"den fenalık gelince "du bir göz atayım" dedim, oturdum başına. İki akşamda bitti (hemi de yoğun iş saatlerinden sonraki okumalarda).
   Dil akıcı. Birazcık Holdın Koolfiyıld havası, aile, şiddet, heretizm (bir ara Kynodontas'ın tekilini izler gibi de oldum), izolasyon, otomatik portakal (yav bakınca ne çok şey çağrıştırmış !), çavdar tarlasında çocuklar (ha onu yazmıştık) derken 254 sayfa çabucacık bitti. Ortaların sonuna doğru kapak tasarımının da ne kadar anlamlı olduğunu idrak ettim (okuyan her kâri de edecektir). Finalde bir durup düşündüm (sizler de düşüneceksinizdir). Altını çizdiğim satırları bir kez daha okudum. 
   Şimdi de yazıyorum. Bir "Boyalı Kuş" yahut "Sineklerin Tanrısı" değil (tamamen subjektif görüşüm). Belki 35 yıl önce okusam o etkiyi yaratırdı. Ya fakir zamanla değişti, ya da hakikaten öyle. Bilmem, bilemem. Okunsa iyi olur (belki de ilkgençlikte daha iyi olur). Ama tercih et deseler ilk tercihim olmaz. Yine de bibliyofiller es geçmeyeceklerdir. 
   Siz bilirsiniz yani.

12 Mart 2017 Pazar

"Uzelli" Müzikte Zaman Tüneli

   Web sitesi tanıtımı yapmayı sevmiyorum (ve bu ağ güncesinde ilk kez oluyor) ama bunu yazmasam şişerim.
   Güzel memleketimin, güzel insanlarının müzik geçmişini şöyle bir incelemek için bağlantıya tıklıyorsunuz ve katalogdaki kasetleri inceliyorsunuz. Oldukça kafa açıcı bir deneyim olacağını söyleyebilirim. 
PS : Bu arada "Uzelli Pyschedelic Anadolu albümünün de raflarda yerini almasını helecanla bekliyorum.

http://www.uzelli.com/