Bugün neler olmuş ?

21 Mayıs 2017 Pazar

"Alien Covenant" Ehh !

   Raydli reyisin son çektiği Elyını da gördük efem.
   Elyın serisine meraklıysanız gidilir. Yoksa öyle sinemada izlemek için (özellikle AVM sinemasına falan gidiyorsanız) gidilecek bir iş değil. Evde de izlenebilir yani.
   Konu (Prometheus usulü değil) beylik. Kolonizasyon görevindeki bir gemi bir gezegene yaklaşır, olaylar gelişir.
   Açılış sekansında, olayın artık insanlar değil sentetikler etrafında döneceğinin ipuçları veriliyordu ve bu sahneyi (ultra modern dekora kondurulmuş steinway kuyruklu piyano, davud heykeli vs.) pek bir beğendim. Filmin gerisini ise standart holivut filmi izler gibi izledim (bu durumda kontrol omurilik soğanına geçer ve frontal lob devredışı kalır). Evet 2 saat 2 dakikayı güzelce ezdim. Herhangi bir sürpriz olmadan, hiç bir sahnede şaşırmadan, marazi bir zihinsel kayıtsızlıkla (ki eminim filmimizi yapanlar son bir dakikada izleyicinin ters köşeye yatmasını beklemiştir) yazılar çıkıncaya kadar koltuğumda sakince oturdum.
   Seriye, kendine özgü dokunuşları olan Jöne ve Finçer haricinde hep aynı gibi gelen filmler maalesef ilkinin yerini tutmuyor. Tabiy ki o filmlerin Sörcın Ripliy gibi bir avantajı da vardı. Maalesef Sigurni Hanım aradan geçen 38 yılda biraz yaş aldı (oha o kadar olmuş mu ?). Bu versiyonda hoplayıp zıplayamaz ama yeni ripliy replikamız, aşağıdaki gibi hep ağlak bakışlarla rol kesen bu kızcağız mıdır yani ? Yemin ediyorum, ne zaman dikkat etsem hep bir küçükemrah bakışları, hep bir yavru kedi tedirginliği. Gözler ripliy gibi bir başrol arıyor ama beyhude !
   Kafam biraz karışık. Madde yazma kolaylığına kaçayım bari.
  • Filmimiz hormonlu İskoçya (kallavi yarlar, erik büyüklüğündeki buğday taneleri falan) gibi bir gezegende geçiyor. Kasvetli, single malt viski gibi. Yalnız, mühendisler ne buğday yapmışlar arkadaş !
  • Senaryo hataları, (frontal lobu devreye sokarsanız) colossal (ne işim olur colossalla) anıtsal.
  • Yeni Elyın figürünü pek sevemedim (bir de sevseydin arakolpa !), fazla premature.
  • Kovboy şapkalı, egosantrik kaptan yine zuhur etmiş. Dengelemek için özgüven yoksunu bir rahip de koymuşlar ama o da ayrı bir yazı konusu. 
  • David'in, ciddi bir şekilde Hannibal Lecter'dan esinlendiği hissine kapıldım (o karakalem çizimler falan).
  • CGI göze sokulmamış (madem yapabiliyoruz anıtsal xenomorph (ne işim olur xenomorphla) elyın yapalım dememişler. İyi olmuş.
  • Mühendisler konusunda biraz detay aradı deli beyin ama o kılçık kursakta duruyor hala. (yalnız yaklaşan gemi ile irtibata geçmeyi es geçen bir neslin ahvadı olduklarını anladık (hafif mallar)).
  • Neticede, izlenir ama beklentileri yükseltmeden (bir de tabi raydli reyisin 80 yaşından sonra nasıl film çekeceğini ciddi merak ediyorum (Amca ! gelmişin 80 yaşına hala film sonlarında kılçık atıp gidiyorsun. Nasıl olacak bu iş ?)).
  • Afiş güzel ama afiş iş yapar.
  • Son olarak, üç buutlu değil (iyi ki de değil, başağrısından yazıyı yarına bırakırdım (sanki çok önemli !)).

16 Mayıs 2017 Salı

"King Arthur: Legend of the Sword" Kılıçlı Guy Ritchie !

   Filmden şimdi çıktım. Taze taze yazayım bari.
   Önceden belirteyim, malum kaynaklara düşmesini beklemeden, Diviidisi blureyi çıkmadan, adamakıllı bir ses sistemi olan sinemada izlemekte fayda var. Kanımca, müzikler bir çok yerde filmi bastırmış çünkü. Semlii&Denyılpenbırtın'ın ürünü olan şu dört dakikalık şarkıyı iyi bir tesisattan dinlemesi kuntastiktik (temelde basit bir irlanda ezgisi ama o borular, çıngıraklar (evet çıngırak), yaylılar falan).
   Sinema sanatına hiç bir şey katmamasına, hayata dair hiçbir şey söylememesine, izlediğimiz karakterlerin mümkün olmamasına karşın iki saati aşkın zamanınızı güzelce ezmenize, yaşadığımız (en azından benim yaşadığım) gri distopyayı bir süreliğine unutmanıza yarar.
   Gayriçi'yi bilen bilir. Kendine ait bir sinema dili vardır. Herhangi bir filminde 20 dakika geçince "a bunu Londra fırlaması gayriçi çekmiş." diyebilirsiniz. Akış, kurgu, müzik sahne korelasyonu ve hatta kast; hep kendine özgüdür. Özgüdür de kendisi hiç kostümlü film çekmemiştir. İşte bu da bir ilktir. Kahramanlarımız yine Londinium sokaklarında koşturmaktadırlar ama ortaçağ (ve hatta çok öncesi dönem) kılıklarında... Yine de Mischief John'un 1950'li yıllardan kalma saç traşı ve tarak izli saçları, sanat yönetimine ciddi darbe vurmaktadır. Cuudlov, dudaklarını büze büze kötü adam rolü keserken, o hüzünlü yüzünün kötü adam rolüne yakışmadığı apaşikar (böyle mi yazılıyordu ?) görülmektedir.
   Konu klasik. Daha önce yüz kere işlendi. Bay Riçi'de hem bunlardan (John Boorman'ın "Excalibur"'u, Piitırceksın'ın "LOTR"i, S.King'in "Kule"si (o arturlu değildi ama ciddi intihal var, yazmasam olmaz) hem popüler başka kaynaklardan oldukça esinlenmiş. Ne gam. İzlerken eğlendiriyor mu ? Kesinlikle.
   Gelelim eksilerine : senaryoda mantık, rasyonalite aramayın, bulamazsınız. Merlin'siz Artur da olur muymuş demeyin, oldurmuşlar (Merlin yerine sıçan suratlı bir kızcağız kondurmuşlar). Deus ex machina, dev yılan donunda görünür müymüş ? Evet ! Başrolümüz o role bir numara küçük mü gelmiş ? Bence öyle. Corc adındaki Çinliden (karate falan yapan, bildiğimiz Çinli) Kingartur şovalyesi olur mu ? Oldurulur. Son beş dakikada o kadar britiş milliyetçiliğine gerek var mıydı ? Hiç gerek yoktu.
   Ha ! bütün eksilerine karşın (daha da yazardım ama üşeniyorum, ah bu tembellik !) önerir miyim ? Evet !

"A Man Called Ove" Ah be Ove !

   Uuve (böyle söyleniyor filmde), 59 yaşında işten el çektirilip hayattaki tek tutanağından uzaklaştırılınca, sevgili Sonya'sına kavuşmak için intiharın her türlüsünü (tren, egzosts, ip, tüfek vs.) dener. Bu arada hayatına, İranlı komşular ve çocukları, Mirsad isimli bir gay, Sonya'sının eski öğrencileri, "beyaz gömlekliler", kediler, köpekler, paraplejik eski arkadaşı, intihar anında gözlerinin önünden akan film şeritleri karışır.
   Uve; zahiren huysuz ihtiyarın tekidir (vardır böyle site yöneticisi emekli albaylar !). Kalbi çok büyüktür (mecazen de, hakikaten de) ama pek göstermez.
   Başrolümüzün ilk dakikalarda gösterdiği mükemmel anti-kahraman profili, "aman ne işim olur böyle adamlarla !" dedirttirdi ama ilerleyen dakikalarda gittikçe sardı. Hele sonlara doğru iyiden kanımız ısındı Uuuve'ye.
   Aktüelde yavaş, geri dönüşlerde hızlı bir akış tutturan ve çift eksenli olan filmimiz, önyargıların, acıların, mutlulukların, sevginin, aşkın hülasa hayata dair bir çok kavramın resm-i geçidi gibi. Bunları o kuzey mizahıyla harmanlayıp, iki saate yakın zamanda izleyiciyi hiç sıkmadan faş ediyor. Samimi ve gerçek bir film. 
   Son on dakikadaki "çözüm" bölümü biraz aceleye gelmiş gibi olsa da filmimiz sağlamdır. Gülümsetir, hüzünlendirir, hayata dair düşündürür. Eee daha ne olsun. Velhasıl öneririm.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

"Astsubay Hakkında Herşey" Sadece Astsubayları İlgilendirmiyor.

   Fakir; 25 yıl astsubaylık yaptı. 4 yıllık okulu da sayarsak 29 sene üniforma giydiğini söyleyebiliriz. Bu sürede mesleğini "Aslan Asker Şvayk" ciddiyetiyle yaptığından (bkz.alttaki fotolar (beni bulmak hiç zor değil)) asla iyi bir astsubay olamadı, olmadı. Kitapta yazılan haksızlıkların büyük bir kısmını yaşadı. Gasp edilen, görmezlikten gelinen hakların mücadelesi bağlamında bütün etkinliklere katıldı, imza verdi, yürüyüşlerde bayrak salladı. Ergenekon sanığı oldu, hakimlerin karşısında ifadeler verdi, 25 yıl ağır hapisle suçlandı. Beraat etti. 
   (birinci tekil şahısa geçiyorum, böyle yazmak zor !) Bu 29 senede yaşadıklarım, gördüklerim, yorumladıklarım sonucunda mücadele etmenin beyhude olduğunu zannedip, başka işleri de tecrübe ettikten sonra "ne işim olur astsubaylıkla!" deyip hayli uzun bir faslı kapamıştım. 
   Geçenlerde dikkatimi çekti, fazla hacimli de değil (176 sayfa) aldım, okudum (konu ile ilgili doğrudan yaşadıklarım olduğundan bir günde bitti) Bir meslekdaşımın böyle ciddi bir çalışmaya imza atmasından gurur duydum. Bir kere kitap, gayet akademik bir tarzda yazılmış. Atıflar, dipnotlar, kaynakça, dizin hepsi bittamam ve kaynaklar sarih/güvenli (üşenmeyip araştırıp, baktım evet !). "Çabış"lık müessesesinin, üzenginin bulunduğu zamanlardan günümüze tarihsel, Çin ordusundan, İngiltere ordusuna kadar da çeşitli bir coğrafi incelemesini bihakkın yapıyor. Özellikle son 70 yılda yaşananlar oldukça ilginç. 
   Buraya kadar olan konuyu okumak; mevzuya özellikle ilgisi olmayan okura, keçiboynuzu kemirmek gibi gelecektir. Gelelim "keçiboynuzunun içindeki o bir dirhem bala".
   Son bölümde Sayın Yıldırım, gittikçe hem zihinsel hem pratikte temayül ettiğimiz "profesyonel ordu" kavramını teşrih masasına yatırıp, sıkı bir otopsi yapıyor. Bu yola girildiğinde bizi nelerin beklediğini bir güzel faş ediyor. Dün, bir helecanla hızlıca okudum. Yakında altını üstünü çizerek bir kez daha okuyacağım.
   Velhasıl, siz yahut yakınlarınız bu "astsubaylık" meselesine girdiyseniz okumak zaruridir. Marazi malumatfuruşsanız yine okumalısınız. Yoksa, sadece son bölüm için dahi alınır okunur (6 şişe kola fiyatına (toptan)).  

"Ada" Huxley'den bu sefer ütopya !

   368 Sayfa ama bir türlü bitmek bilmedi. Kitap, yazarın ölümünden bir yıl önce yayımlamış (1962). 
   Distopyayı çok severim. Müsebbiblerinden biri de Bay Haksliy'dir. "Cesur Yeni Dünya"sı, "1984" ve "Fahrenheit 451" ile sacayağını oluşturup, distopik subasmanımı (sub-basement) oluşturmuştu. 
   "Cesur Yeni Dünya" kimilerine göre ütopya (onlar kendilerini bilirler !), akl-ı selim kâri içinse distopyadır. Muhayyile edilen dünyayı okudukça kulaklarıma kadar haşyet içinde kalmıştım. Kitap 1932'de yayımlanmış, birinci dünya savaşı bitmiş, toparlanma başlamış, Bay Haksli'nin kulağına da "cesur, yeni dünya"ya yönelik karsuyu kaçmıştır bir kez. Aradan geçen 30 yılda, bir dünya savaşı daha yaşanmış, soğuk savaş yaşanmaya devam edilmiş, nükleer silahlanma azıtmış, üzerinde yaşadığımız yerküre Haksli'nin öngördüğü distopyaya doğru adım adım evrilmiştir.
   Hâl böyleyken, Aldus Bey "Ada" da pek zayıf bir roman örgüsü içinde herşeyin çok güzel olabileceğine dair bir ütopya oluşturmuş. Aslında genel olarak baktığınızda çok acıklı bir ütopya :
   Şöyle ki : kapitalizmin ve tüketimin tam kucağındaki tüm dünyada, bütün bu kalıpları kıran bir ada vardır. Adada insanlar, tüketmeden mutlu olmanın yolunu bulmuşlar (fakire göre zaten ancak öylesi mümkündür), ordusuz, kolasız (nassıyanee !) yaşayıp gitmektedirler (üstelik çok mutlu). Modern dünya buna izin veremez, vermemelidir elbette. Kolpa bir deniz kazasından kurtulan gazeteci, Adanın yeni liderine yanaşmanın bir yolunu bulacak ve olaylar gelişecektir.
   Romansal kurguyu bir tarafa bırakıp, satır aralarındaki hikmetlere odaklanıldığında kitap daha fazla haz veriyor. Bay Huxley, mutad üzre, arada kitaptan neredeyse bağımsızcasına bilgiler, yorumlar, fikirler saçıyor. Bunların çoğu da üzerinde düşünmeye değer. 
   Sakın ola ki tatilde, yolculukta okumaya hallenmeyin. Ağır okumalarla sindirilecek kitaptır. Çabuk yemek değil perde pilavıdır.

13 Mayıs 2017 Cumartesi

"Cehennem Çiçeği" Alper Kamu Yeniden !

   9 Yıl sonra Alper Kamu yine beş yaşında.
   Bay Huxley'in "Ada"sını okuyorum. Ortaların sonuna doğru beyinden yanık balata kokusu gelince, dedim araya bir polisiye sıkıştırayım. Zaten aklım Alper Kamu'da. Başladım Cehennem Çiçeği'ne, bir günde bitti. Omuzlarımın üstündeki pembe gri kitle pırıl pırıl oldu. 
   Bay Kamu, bu kez mahallede yeni tanıştığı bir arkadaşının üstlendiği cinayetin sırrının peşinde. Bu minvalde; babasıyla ilgili birtakım gerçekleri de açığa çıkaracaktır. 
   Aşina karakterler, şükela bir ironi, akıcı bir kurgu (öyle böyle değil, şıkır şıkır akıyor), gülümseten tespitler ("verilemez ! edilemez ! bildirildi !. Cumhuriyet tarihimiz, edilgen kiplerden ve gizli öznelerder ibaretti."), harlı geyikler, usturuplu aksiyon ve nihayet okura bile biraz ağır gelen acı (ama kabak çekirdeği acısı, acıbadem acısı, hıyar acısı gibi buruk olanından) son. Beş yaşındaki bir çocuğu sarsacak bir acı (hani yıkmaz, güçlendirir cinsten). 
   Ankara-İstanbul otobüs yolculuğunda biteri vardır (molada çişe çıkmazsanız). Polisiye seviyorsanız, hararetle öneririm.
P.S. : Bizzat benzer deneyim yaşadığımdan "Karanfil Kız" ın hikayesi bir başka etkiledi fakiri tabi.

"Mandariinid" Iskalamayın, izleyin !

   Gürcistan, 1990.
   Gürcistan ve Abhazya arasında bir savaş (mutad üzre). O bölgede 1800'lerin sonunda kurulmuş Estonya köyleri var. İvo, Estonyalı bir mukim. Köyünü bırakmamış. Herkes Estonya'ya gitmiş, o kalmış (ama niye kalmış). Tabi bir de arkadaşı Margus. 
   Margus'un derdi gücü : mandalina bahçesi. O topluyor, marangoz İvo; mandalinalara kasa yapıyor. Sakin köylerine kadar gelen savaş. İvo'nun evinde düşman taraftan iki askerin zorunlu nekahatlerine mekan oluyor. Gürcü Nika, Çeçen Ahmed (ki adeta Halit Ergenç replikasıdır). 
   Birbirlerini öldürmeyi başaramamış bu iki düşman, birbirlerini tanıyacaklar, olaylar gelişecek.
   Hepi topu dört kişi üzerinde dönen bir öykü. Efekt, entrika, aksiyon yok. Holivuttan çok uzak (filmde İvo'nun söylediği gibi "Sinema büyük bir aldatmaca). Subliminal mesaj yok, doğrudan yüzünüze bam bam bam bağırıyor. 
   Geçenlerde "Joyeux Noel" i izlemiştim de (aldığı iddialı ve olumlu eleştirilere karşın) içimden yazmak gelmemişti. Nedir, Avrupa ortak yapımı bu şişirilmiş filmde verilen mesaj aşırı sığdı. "Madem din kardeşiyiz, madem Noeli bile aynı kutluyoruz öyleyse ne diye savaşıyoruz ? Kuralım AB'ni, gelsin ekonomik sömürü (başkalarına)". 
   Mandalin öyle değil. Madem ki insanız, savaşmaya gerek yok diye basbas bağırıyor. Bunu ajitasyona kaçmadan, süslemeden, dolandırmadan doğrudan veriyor. Aklımda kalanları maddelemek daha kolay olacak, zira filmi bitireli bir on dakika oluyor. Üzülüyor insan. Ve yatışmadı henüz.
  • Margus'un "hani karşılığı bir yana mahsul dalda kalacak" fikri.
  • Ahmed'in filmin sonunda dinlediği sarı kaset.
  • İvo
  • Belletilmiş önyargılar (sanki aksi varmış gibi !).
  • Kasa yapmaktan tabut yapmaya geçen süreç.
  • Atölyede elektriğin olması evde olmaması.
  • Margus'un evden kurtardığı fotoğraflar.
  • Ve son beş dakika.
   Güzel ve yalnız memleketimde gösterime girmemiş. Girmeliydi. Hani Oskara falan da adaylığı var. Çekimler, kurgu, oyunculuklar, görüntü, sanat yönetimi, diyaloglar, senaryo her bir şey tamam. Bunun DVD'si BR'i falan da yok piyasada. Tek çare malum ortamlardan bulup izlemek. Yapabiliyorsanız öyle yapın, eşe dosta verin, ne kadar çok insan izlerse o kadar iyi. 
   Velhasıl; Usta'nın sözünü bir kez daha yâd ederek bitirelim yazıyı "Savaş icat eden, görmesin cennet !" 

12 Mayıs 2017 Cuma

"Get Out !" Ters Köşe.

   Esmer (ve burnu sanki sonradan yapıştırılmış gibi duran), yetenekli fotoğrafçımız, kloraktan çıkmışçasına beyaz (sadece beyaz değil, üstelik WASP) kız arkadaşının ailesinin göl evine gider, olaylar gelişir.
    Baktım yönetmen bey çikolata renkli (Sezen Cumhur Önal'a bir selam !) bir kardeşimiz, başrol de öyle olunca, dedim : "hımm ırkçılığa yönelik olmalı." Fragmanı da izleyince gerilimle karışık anti ırkçılık gibi duruyordu (önyargı ne fena şey !).
   Ne yalan söyleyeyim, başta herşey beklediğim gibi ilerliyordu. Beklentilerim Spayklii tarzı düz protest bir filmdi. Lakin gerilim ögeleri de güzel, kurgu aksamadan/sekmeden şırıl şırıl akıyor, oyunculuklar pek matah olmasa da senaryonun gizemi bir şekilde insanı 1s44d olaya kilitliyordu. Bazı küçük detaylar da (holivutta hiç alışkın olmadığım şekilde) insanın merakını yükseltmiyor değildi (ağzında gümüş kaşıkla doğmayanların dramı, asimetrik geyik, gömülü dünya). 
   Derken bir anda topun diğer köşeye doğru gol olduğunu gördüm ve içimden yönetmen beyi alkışladım (beyin nakli gibi kuntastik bir eylemi bana yutturduğu için ayrıca alkışladım). 
   IMDB yahut IMKB'de (hep karıştırıyorum bu ikisini) 8 puan alacak kadar bir başyapıt değildir. Bu puanı; filmden ziyade ABD'nin toplumsal yapısına getirdiği sosyolojik eleştiri yüzünden aldığını zannediyorum. Evet ! İdoller değişiyor, rol modelleri değişiyor. 
   Filmimiz ikinciye izlendiğinde değişik tatlar verecek bir pelikula. Golü yemeden önceki sahneleri izleyip, yeni bakış açımızla yeni yorumlar getirilebilinir. Demek neymiş, filmimizi izlemek bakış açımızda farklılığa neden olmuş. Bu da bir film için hiç de azımsanmayacak bir başarı. 
   Bu minvalde; oturun izleyin. Düşük bütçesine karşın canınız sıkılmayacak, dikkatli bir izleyiciyseniz kimi trükleri yakalayarak eğlenebilir ("Annemin anısını mutfakta yaşatıyoruz", "Hede ve hödö, annemize ve babamıza yardımcılık ediyorlardı, gitmelerine kıyamadık," (böyle düşününce diyaloglar da gayet iyiymiş)), bingo oyununa (en azından filmdekine) daha farklı yaklaşabilir, ırkçılığın muhakkak nefret edebileceği bir özne bulacağını görür (zenci yerine geyiklerden nefret ediyorum) velhasıl iyi vakit geçirebilirsiniz.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

"Son Nöbet" Bitti de Kurtulduk !...

   Üçlemenin son kitabı.
   Kendi adıma bittiği için çok sevindim. İleriye sararak okuduğum bir kitap oldu. Nasıl oluyor bu ? 
   Şöyle : hızlı okuma yapıyorum. Bir ara kurs gibi bir şeylere gitmiştim (otuz yıla yakın oluyor), yok efendim satır atlamalı yöntemi var, çapraz okuma yöntemi var, rastgele kelime yöntemi var. Var babam var. Bu yöntemle ilk okuduğum kitap "Karamazov Kardeşler"di. Kitap bitince aklımda tek şey kalmıştı. Olay Rusya'da geçiyordu (Vudielın'a selam olsun !) Bir daha da hızlı okumadım (fiilin ruhuna aykırı (yarısı dolu rakı kadehini diplemek gibi)). Ama bu kitapta elzem oldu. 
   Polisiye gibidir. Aslında ilginç olabilecek bir düşünceyi, Müteveffa Bayan King'in oğlu Stiiv, zenaatını (sanat değil bakın !) konuşturarak 376 sayfaya sığdırmıştır. Çeviri ve dizgi hataları gırla gitmektedir.
   "Vale yolu altı santimlik karla kaplı ve adamakıllı kaygan. Malibu birkaç kez kayıyor; bir defasında neredeyse hendeğe yuvarlanacak gibi olmuş. Brady fena halde terliyor. Babineau'nun arteritli parmakları Brady'nin direksiyona sımsıkı yapışmasıyla zonkluyor."
   Böyle bir paragraf var (sanki guugıl transleyttten yapılmış (hadi bir tık üstü diyelim)). 
   Hatt galat, mana galat, imla galat, inşa galat. Bu deyişten sadece hattı atın gerisini bu paragrafta kullanabilirsiniz.
   Nedir : 
   Biten cümleye nokta konulur. Yeni cümle büyük harfle başlar.
   Arterit, atardamar iltihaplanmasıdır. Artrit ise kitapta olması gereken hastalıktır. (TDK'ya bakmak bu kadar zor olmamalı)
   Bir paragrafta farklı zamanlı cümleleri kullanmak iyi yazarların, kötü çevirmenlerin harcıdır.
   Canan Kim'i fena halde özlemekteyiz (nerede "Kule" çevirileri ?).
   Neyse, yazmakla bitmez. Paranıza yazık almayın...

1 Mayıs 2017 Pazartesi

"Guardians of the Galaxy Vol.2" Hayret ! Birinciyi Nasıl Yazmamışım ?

   Evet, birinciyi yazmayı unutmuşum ! (ayıp ayıp !)
   Neyse, zararın neresinden dönülse kârdır.
   Filmimiz açılış sekansından başlayarak, temelinin hoplamalı zıplamalı aksiyon olmadığını faş ediyor (var böyle bir fiil. açıp bakınız TDK sözlüğe). Arkada, tüm ekip klişenin fevkinde bir canavarla başetmeye çalışırken beybi gruutumuz (uu beybi !) kendi dalgasında nefis dans (en şıkırdımından) ediyor.
   Marvıl evreninin en geyik takımıyla karşı karşıyayızdır. İzleyiciyi; efektlerle, aksiyonla sahneye çekmeyi geri plana atıp, diyaloglar ve gaglarla (ne işim olur gagla) şakalarla perdeye baktırıyor (draksın nebula hakkındaki yorumları yarmıştır fakiri ("-güzelsin sen... tabii ki için"). 
   Nedir : takımın ismine uygun olarak ekibimiz yine galaksiyi kurtarıyor. Ama bu sanki ikinci planda. Asıl olarak ekibi tanıyor, ısınıyor, geçmişlerini öğreniyoruz. Her biri ayrı geyik derecesinde. Drakstan rokete hepsinin ayrı bir hikayesi var. 
   Müzikler filmin alt sürükleyici unsuru (playlist muazzam). Arada bir görünen Mişelyeoh, Vingreymz, Silvestır (ki hiç de sakil durmamıştır rolüne), Kurtrasıl (o nasıl bir egodur öyle ! (gençleştirme efektleri de bombastiktir)), sarı yaldızlı soba boyasına boyanmış prenses Ayeşa, gıcık egemenlik (sovereign) halkı, Yondu'nun tayfası orta sürükleyici unsurlardır. Ekip de üst unsurdur. Ekibin en üst unsuru ise kanımca; bugüne kadar gördüğüm en sevimli canlandırma olan Beybigruut'tur. Para peşindeki holivut, en kısa zamanda bu karakterin oyuncaklarını çıkartıp satmazsa, bu günceyi yazmayı bırakırım (o derece).
   Sinema sanatına hiç bir şey katmayan filmimiz, iki saati aşkın zamanı (2s15d) güzelce ezmek, gündemden kurtulmak için birebirdir.
   Eğlenmek isteyen gider yani.

"Oğullar ve Rencide Ruhlar" Büyümüş de Küçülmüş.

 
   Polisiye güzeldir.
   Klişeleri vardır : dedektif arızalıdır, evlere şenlik yan tipler vardır, merakınızı son sayfalara kadar pikte (ne işim olur pikle mikle...) tepede tutar (iyisi), latif karşıcinsler, egosantrik sosyopatlar, mebzul miktarda şiddet, şanslıysanız dalgacı bir üslup... Velhasıl arada dolan zihninizi pırılpırıldak yapmak için okunası kitaplardır.
   Bu da öyle. 
   Asaf Halet Çelebi, okunmalıdır. Öyle de yaptık. Bitirince beynin tüm hücreleri dolmuşçasına hissediyor zaten (fakirde üç tane var). Hal böyleyken, hemmen Bay Canıgüz'ün (çok da dillere çevrilen) serisininin (arkası da var yamulmuyorsam (bittabi bulunup okunacaktır)) ilk kitabını alıp okumaya koyulduk. 
   Kitabın bir sorunu var. Çabuk bitiyor (204 sayfacık). Bir günde bitti. Yukarıda saydığım bütün klişeler var. Sadece dedektifimiz Alper Kamu (Camus'a selam olsun !) beş yaşında. Kendisi bildiğiniz deli, büyümüş de küçülmüş (gerçi büyüyenlerimizin çoğunluğu Alpercik kadar büyüyemiyor). Goldberg varyasyonlarını eleştirecek kadar müzik, posbıyıklı Niçe amcayı eleştirecek kadar felsefe (neyse uzatmayayım), her bir boku biliyor yani. Doğrusunu da biliyor. Bilmekle kalmıyor, üstüne yorum ekleyip yeni şekillere sokabiliyor. Neticede yorumladıkları bu zamanın ve coğrafyanın dışında konular. Bu bilgileri/yorumları günümüze ve buraya uyarlıyor. 
   Mahalleden arkadaşları, kuntastik komşuları, bir cinayet, eski hesaplar var. Üstüne zehir hafiye Alper Kamu. Satır aralarında güzel aforizmalar, tespitler (ki devlete yönelik olanları fakiri kendinden geçirmiştir).
   Hülasa : tam yolculuk kitabı. Alın okuyun, sıkılmazsınız, eğlenirsiniz. Okumaya heveslenenlere de önerilecek ilk okuma kitaplarından olabilir. Okuma eylemine sıkı çengel atıyor.

30 Nisan 2017 Pazar

"Asaf Halet Çelebi - Bütün Yazıları"

   Çelebi, tombulca bir insan. Mevlevi muhibbi. Cihangir'de doğmuş (Galata Mevlevihanesine yürüme mesafesi). Beylerbeyi'nde bir yalıda yaşamış. Bir süre Fransa'da kalmış. Çağdaşlarının aksine yaşamını memuriyetle kazanmış (kendi halinde gaile derdi var !). Kendi diktiği kıyafetleri giyer. Yakasındaki gülün solmaması için, sapını ceket cebindeki su şişesinde taşır (şimdi burada çok ince bir görüş rica ediyorum sevgili kâri : gülü yakasında taşıyacak kadar çok seviyor ama çabuk ölmesine de tahammülü yok). Baudelaire'i, Bhagavat-Gita'yı, Şeyh Galip'i sufilik potasında birleştirebilecek donanıma sahip ve bunu kullanıyor. 
   Mevlevilik, klasik Türk Müziği, şiir konularında, yumuşak mizacının çok dışında bir üslupla kalem oynatabiliyor (kalemi çelikten yontulmuş ve en nazik noktalara batırmaktan hiç çekinmiyor). Hacı Arif Bey'e Serdar Ortaç muamelesi yapıyor misal ! Mozart'a zıpçıktı (haydi buyrun !). Tam bir malumatfuruş (İstanbul'un semtleri hakkında yazdığı yazılara bir baksanız !). Yazılarında kullandığı üslup osmanlıcaya yakın ama şiirleri okuduğunuz zaman afallıyor okur. En ünlü şiir kitabının adı "Om Mani Padme Hum". Ada vapurlarında satılan en ünlü şiirleri "siddharta", "Mariya". 
   "Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz" atalarsözünü (pek de severim) boşa çıkartıyor. Yazdığı şiirleri okuduğunuzda aklınıza Dino, Mualla tarzı bohem kişilikler geliyor ama karşımıza çıkan karakter : bildiğimiz saray katibi kılıklı bir zat. 
   Asla çağdaşları kadar popüler olmamış (ne yazık !). Şiirleri döneminin ilerisinde olduğu halde, zahiren kadim olması hasebiyle (al işte bak ! üsluptan esinleniyorum (üslup zayıflığı belirtisi)), kenarlarda köşelerde kalmış. Hep milletvekili adayı olmuş, hep yenilmiş, yine olmuş, daha iyi yenilmiş.  
   İşte bugüne kadar fazla göz önüne çıkmamış şairimizin (aslında eleştirmen de denebilir) şiirleri haricinde yazdıklarını YKY almış, toplamış, basmış. İyi de yapmış. Biraz uzun (586 sayfa). Yazılanlar muhtelif : hint edebiyatı da var, kendi edebiyatımız da, kasaplar, kediler, İstanbul'un semtleri (boğaziçini bildiğini iddia edenler bir de üstadın iskele sıralamasını okusunlar da şeşibeş olsunlar !), mevlevi geleneği (bir ayin-i şerif tarifi var ki, semanın sadece dönmek (ki ayinin küçük bir bölümüdür) olduğunu zannedenler mutlaka okumalı), Şeyh Galib (bilhassa Şeyh Galib), sanat akımları, şiirin halleri (vuzuh, şekil, ruh anı vs.), düdüklü tencere, Mevlana ve Şems (Celaleddin Rumi'nin hayatında hiçbir zaman imamet edip namaz kıldırmadığını ve postnişinlerin de böyle yaptıklarını ilk kez okudum), müzik (buradaki üç tenkit yazısını ayrıca bir yerlere not aldım, ara ara okuyorum), konferans konuşmaları, röportajlar, çağdaşları hakkındaki düşünceleri ve daha neler.
   Edebiyatımıza meraklıysanız erinmeyin okuyun. En azından ilginizi çeken başlıkları okuyun. Bir edebiyatçı kahvesinde yuvarlacık gövdesini islemleye yerleştirdikten sonra yakasındaki gülü koklayan, cebinden çıkardığı teneke kutudaki envai çeşit (demirhindi olur, sarı kimyon olur) şekerlemeleri size uzatıp "buyurmaz mısınız efendim ? zihne şetaret veriyor." diyen bu çelebi edebiyat dervişini tanımamak olmaz !
"renkler güneşten çıktılar
renklar güneşe girdiler
renkler güneşsiz öldüler
ne renk gerek bana
ne renksizlik"

"Bana ait olan hiçbir şeyim bulunmadığı için servetim sonsuzdur" S.192

19 Nisan 2017 Çarşamba

"Tatlı Rüyalar" Alper Canıgüz'den Saykodelik Polisiye

   Asaf Halet Çelebi'yi okuyorum. Bu okumalar çok zaman alıyor (üstad, isviçre çakısı gibi, her telden çalıyor, bir hindistan'tasınız bir fransa'da, mevlevi ayini usüllerinden giriyor, Abdülaziz'in klasik musikinin içine etmesinden çıkıyor (Hacı Arif Bey'e zıpçıktı diyor (Serdar Ortaç muamelesi çekiyor))). Neyse konumuz "Tatlı Rüyalar".
   Çelebi'den ara ara baygınlık gelince (ilk 300 sayfadan sonra) elime geçen ilk polisiyeye saldırdım, iyi de yapmışım.
   Tatlı Rüyalar, iki günde (sadece uyumadan önce yapılan okumalarda) bitti. Elinize alınca bırakamıyorsunuz (yazar her bölümün sonunda meraklı bir kıymık atıyor okura (eski numara) ama çalışıyor). 
    Paralel evrenler, kuntastik karakterler, fantastik sahneler (neydi o Hektor'un 14 dakika nefesini tutması !), Froyd, Berlioz, ilginç bir açılış cümlesi (aşağıda), helecanlı bir kurgu ve iyi bir final.
   Nedir : Bay Canıgüz'ün (Dublörün Dilemması kapağının en sağdaki karakteri) diğer kitapları na da bakılacak ve bu yazı geliştirilecektir.
   Uyurkulak, Serbes, Menteş ekolüne (anladınız siz onu !) yakınsanız zaten okumuşsunuzdur, değilseniz ve dimağı resetlemek (ne işim olur resetle mesetle) sıfırlamak (hah bu daha iyi oldu) istiyorsanız bulun, alın, okuyun. 

"zeki müren'in zeki müren rolünde olduğu filmlerde canlandırdığı karakterlerin gerçek zeki müren'le ilgisi ne kadarsa, bu kitapta sözü edilen kişi ve olayların gerçekle ilgisi o kadardır"

10 Nisan 2017 Pazartesi

"Yeşil Peri Gecesi" Sen nasıl bir şeysin ?

   Girizgahı sayılabilecek "Kapak Kızı"ndan daha çok popülermiş. Hakkıdır !
   Nedir : "Kapak Kızı"nda hayata kenardan bakanlar didiklenirken, bu kitap hayata bodoslama dalan Şebnem'i anlatır. Daha albenili, hareketli, komik, dramatik, trajiktir Şebnem (daha güzeldir elbette). 
   Köprüler yanarken başlayan kitabımız; "sor bakalım niye yakıyorum ?" sorularına cevap arar ve bu minvalde Şebnem'in çocukluğundan başlayarak hayatındaki kavşaklara göz atarız. Bir ileri, iki geri, bazen şimdiki zaman; kitap akar biter. Akar derken abartmıyorum, başlayınca 472 sayfanın nasıl ilerlediğini anlamıyor insan. 
   Bayan Tunç'un dili çok akıcı, yarattığı karakterlerin bazısı kanlı canlı olarak karşıma çıktıklarından (hayır elbette romandakiler değil ama sanki romandakiler (ne güzel betimledim)) çok gerçekçi. "Kapak Kızı"nı da okuduğumdan kelli (kelli ?) zaten bir tanışıklığımız var Şebnem'le. Absinth'i ilk tecrübemiz Şebnem'le aynı (bi bok anlamamıştım). Kimi karakterler doğrudan (Seda), kimileri laf arasında (Ersin), kimileri de satır aralarında (Bünyamin (ama ona üzüldüm)) geçiyor. Hoş tabi.
   Kimi satırlar insanın içini acıtıyor. Yok, hayır kurgu değil, yaşananlar değil. Mekanlar... Hisar'daki Ali Baba'nın bahsi geçince, orada yaşadıklarım, yaşananları hatırlıyor insan gayri ihtiyari. Öyle süpersonik olaylar da yaşanmadı ama Hisar, çokça Ali Baba'ydı fakir için. Paramız çıkışmazsa kolayca kredi açardı, zuladan kanyak içmeye ses çıkarmazdı. Hesapları abartmazdı. Kalenderdi. Önündeki duvarlara ayaklarımızı dayayınca içimiz bir rahatlardı. Boğaz akar, biz bakardık. Sonra kapandı. Allah belasını versin yeni İstanbul'un ! Dünyanın en güzel şehrini aldık, silikonlu magazin motorlarına benzettik (benzettiler). Şehrin çıpalarını kapattılar (kapatıyorlar (emek, inci, baylan, ali baba, çınaraltı, sahaflar, sebil, hacıbaba, salih efendi vs.vs. (Allaam bari Kanaat kapanmasın)). Neyse kitaba dönelim.
  Edebiyata meraklı olmayanların bile değişik tatlar alacağı ve ilk 20 sayfadan sonra saracakları kitaptır. Hani çevrenizde okumayı sevmeyen birileri varsa kolayca önerebilirsiniz. Ama okumayı seviyorsanız kimsenin önermesine gerek kalmadan alınız okuyunuz.

9 Nisan 2017 Pazar

"Fusi" İzlandalı Derviş.


   Kız Fusi'ye "Bence harika bir adamsın ama hepsi bu. Biliyorsun değil mi ?" der. Fusi biliyordur, daha fazlasını da talep etmemektedir. Fusi işinden izin alıp, bipolar arkadaşı işsiz kalmasın diye onun yerine çöpçülük yapar, evini toparlar, kahvaltıda omletler kızartır, portakal suları sıkar, kedisini besler, balık şnitzeller yapar. Sırf iyilikten.
   Fusi; 40'lı yaşların başında. Annesiyle yaşıyor (biraz buyurgan, baskın ve dırdırcı bir karakter), naif hobileri var (2.dünya savaşı tank savaşlarını maketlerle canlandırmak, maket monster truck (ne işim olur monster truckla) canavar kamyonlarla oynamak, ekşınmen biriktirmek), kimseye kötülük etmiyor, içki içmemeye gayret ediyor (yaramıyor ona), kin gütmüyor, becerikli, yalan söylemiyor, kibar, iyi kalpli, geceleri dağıtmak derken arabasını denize karşı park edip radyodan şarkı istemeyi biliyor, değişmez rutinleri var (her cuma aynı uyduruk lokantada aynı mönüyü ısmarlamak gibi). Fusi 140 kilo civarında. Belki bu yüzden belki de kişisel özelliklerinden; dışarıda o. 40'lı yaşlarda ama 14 civarında kalmış, içeri girememiş. Hayır zihinsel değil fıtrat özelliklerinden. Fit, trendi, modern yeni toplum onu içeri almıyor. Fusi de bu durumdan şikayetçi değil. Ama birşeyler oluyor, zorla bir dans kursuna falan katılıyor, olaylar gelişiyor.
   Dagur Kari'yi izliyormuşum farkında olmadan. The Good Hearth'ı eleştirmenler beğenmiyorlar. Beğenmesinler. Ben seviyorum. İki yılda bir izlerim. Hep hoşuma gider.
   Noi Albinoi'yi de sevmiştim. Demek ki Bay Dagur'un tarzını seviyormuşum. 
   Fusi de aynı hissi verdi (ne akla hizmetle afişe "Bakir Dağ" adını koymuşlar bilmem). Bir incelik, bir yalnızlık (fırtınada sallanıp duran ve ışık saçan o sokak lambası), sakin bir akış, çizgi üstü bir müzik.
   Holivut sevenler uzak dursun. Filmlik bir durum yok. Düz hayat var. Ama ince görenler, incelikleri görecektir.

7 Nisan 2017 Cuma

Uykusuz'daki Engin Ergönültaş Yazıları

 
   Bilmiyorum bir tek ben mi okuyorum.
   Sektirmeden her hafta üç mizah dergisi alıp dip bucak (amatör köşelerinin balonlarını çok küçük yazıyorlar, kınıyorum) okuyorum. Hepsinin yeri ayrı. Bu mizah dergisi tutkum da Gırgır, Fırt (gizlice okurdum Yavrunuzun Sayfasından ötürü), Çarşaf, Pişmiş Kelle, Hıbır (of yazmaya üşendim. nedir bu bölünerek çoğalma eğilimleri !) diye diye bugüne kadar geldi. 
   İçlerinden birini her hafta perşembeden itibaren bayi kovalayarak alma nedenim : Engin Bey'in yazıları. 13. sayfada (kapağı saymıyoruz), başlıksız, her hafta şükela resimlerle (film afişi olur, kitap kapağı olur, güzel tablolar olur (misal bu hafta Botero'dan iki eser var), kendi çizdiği desenler olur, olur da olur), her yazıdan önce insanın ince yerlerine dokunan şiir (Bayburtlu Zihni olur, (bu hafta mesela Edip Cansever var)), aforizma alıntılarıyla, metin içinde geçen parantezli iç seslerle, sektirmeden her hafta (seremoniyle) okutturuyor.
   Seremoni derken şöyle : hayhuyda okunmuyor, herkesler yatacak, okuma ışığı olacak (mecburen gündüz okunuyorsa, gölgelik bir yer bulunacak), haznedeki tütünün (körolasıca bir de pipo içiyor) üstü iyice kızaracak, müskirat da varsa yanında tadından yenmez oluyor. 
   Kimi zaman çok zâti yazıyor Bay Ergönültaş, iç sıkıntıları, mahallenin kedileri/köpekleri, köşedeki pizzacı.. Kimi zaman da (misal bugün şişmanlar için yazmış, ama ne güzel yazmış) hep gözümüzün önünde olan ama fark edemediğimiz incelikler üzerine döktürüyor. Filmler yazıyor (ki katılmamak ne mümkün), kitaplar, mekanlar yazıyor. Hepsi de insanın içinde bir yerlere dokunuyor. Belki hemşehrim, çocukluğumuz aynı yerlerde geçmiş (draman, beyceğiz, balat, çarşamba) ondan bu yakınlık diyorum. Ama yok, değil ! 
   Yeni kitap yazsa da alsam, bitirmemek için her gün bir sayfa okusam (ama Minare Gölgesi'ni yalayıp yutmuştun arakolpa !). 
   Bir roman, bir film değil ama gözünüze çarparsa okumadan geçmeyin. Bu har gür içinde böyle ince yazılara ihtiyaç var.

6 Nisan 2017 Perşembe

"Kapak Kızı" Orta Sayfa Güzelinin Ettikleri...

 
   "Arkadaş ! bu nasıl bir Şebnem'miş."
   Kitabı bitirip arkama yaslanınca, gayri ihtiyari böyle geçti içimden.
   1992'de yazdığı kitabı Bayan Tunç 2005'de yeniden "zemin aynı zemin, inşa aynı inşa" mottosuyla (ne işim olur mottoyla !) ilkesiyle yazmış. Niye böyle yaptığını da kitabın sonunda bir güzel açıklamış. Üzerinde ahkam kesecek derinliğim olmadığından "olur öyle" diyerek kapattım kitabı.
   Ankara-İstanbul Mavi Treni, 1990'lı yıllar (yemekli vagonda rakı servisi var (şimdi ne uzak geliyor o günler), gazete bayiilerinde poşet içinde playmen, playboy, erkekçe dergileri, bazı özel televizyon kanallarında geceyarısından sonra "tutti frutti"ler falan (adeta İsveç'mişiz yahu)). Uyduruk erkek dergilerinin pek latif bir kapak kızının görüntüsü, birbirini tanımayan üç insan. Bünyamin, Ersin, Selda. 
   Çok küçüklüğüm sirkeci-bakırköy banliyö hattında geçtiğinden Bünyamin'i, babasını küçüklüğümde gördüğüm için Ersin'i, iş yaşantımın büyük kısmında da üniforma giydiğimden Selda'yı tanıyorum. Küçük şehirleri pek gezdim. Büyüklerinde de hayli ömür tükettik/tüketiyoruz. Velhasıl; anlatılanlar hep aşina.
   Bundan mıdır, Bayan Tunç'un akıcı üslubundan mıdır bilmem kitap çabucak bitiverdi. 
   Hayata bodoslama dalan bir Şebnem, "hayat tembeli" insanların ezberini, rutinini bozar. Tren İstanbul'a ilerler. Konu budur.
   Pratikte Bünyamin'in hikayesi daha bir elle tutulur olmasına karşın Ersin ve Selda'nın varoluş sorunları da bir süre sonra içine çekiyor okuru. 
   Bir tek akraba çeşitliliği konusunda hayli zorluk çektim. Cavidan Hala kim ? Fikriyanım nedir ? Hülya kimin kızı ? Süleyman, Ersin'in babasının adı mı ? Halıcı mı o ?.... Kafamda deli sorular. Bir ara dedim "bir soyağacı çıkarayım". Sağolsun bir ağ güncecisi yapmış. (okumagunlugum 'e de selam olsun, umarım soyağacını burada yayımlanmasını küşüm etmez)
   Okuma listemde olmamasına karşın "Yeşil Peri Gecesi"ni hemen üstlere ayırdım ki, zannediyorum o kitapta da buradaki kapak kızının izini süreceğiz. Nasıl merak ediyorum bir bilseniz.

5 Nisan 2017 Çarşamba

"Brimstone" Allah Belanı Versin Muhterem ! 3214

   Filmimiz bitince başlıktaki ifadeyi söyledik bir ağız dolusu. Sonra düşünmeye başladık. Hımm. Bir kere ilgimizi düşürmeden iki buçuk saat izledik mi, izledik. Görüntüler, akış, oyunculuklar (hele ki Gaypörsi), iyi miydi, iyiydi. O halde varsın senaryodaki abukluklar (boğazı kesilen adamın canlanması, bağırsaklarından çitlere asılan adamın o kadar uzun yaşaması, (okuyunca oldukça gore bir filmmiş ha !) tuvalette asılan adamın niye ölmemek için neden ayağa kalkmadığı, o siste çok uzak mesafeden isabetli atışlar, büyükbabanın nasıl olup da duvara mıhlandığı vs.vs.) zihnimizi fazla meşgul etmesin.
   Ama böyle yazınca ister istemez meşgul ediyor tabiy ki.
   Sapık bir din adamı, kızına (ve hatta torununa) hallenir. Olaylar alabildiğine gelişir. Konu böyle...
   Filmin afişine bakıp "aa kovboy filmi" demeyin (çünkü afiş öyle bağırıyor) sonuna kadar gore dramdır. Dört bölümden mürekkep olup bölüm isimleri Holibaybıl'dandır. Sıralama başlıktaki gibi 3214 şeklindedir. Senaryo, dönemin atmosferini ne kadar gerçekçi yansıtmıştır bilinmez ama eğer birazcık bile yakınından geçiyorsa "olmaz olsun böyle vahşi batı" hissiyatı uyandırmaktadır. Dayatmacı bir toplum ve din anlayışı (düz insanlar arasında), havsalaya sığmayan ve cezaları engizisyonu aratmayan bir kasaba genelevi kuralları ve daha gider de gider.
   Geymoftrons'dan filmimize tayini çıkmış leydimelisandre ve consnov ikilisi neden afişe duhul edildiklerini anlamadığım halde figüranlık yapıyor, Gaypörsi şükela rol yapıyor, Dakotafening'in büyümüş haline ise alışamadım bir türlü.
   Bütün bu olumsuzluklara karşın, izleyince sıkmayan filmdir. İkinciye izlersem (ki uzak ihtimal) belki başka mesajlar da bulurum ama hiç sanmıyorum.
   Siz bilirsiniz yani !

3 Nisan 2017 Pazartesi

"Sarmaşık" Şebnem İşigüzel'den Adı Gibi Bir Roman !

 
   15 yıl olmuş yayımlanalı, hep okumak istemiş, hep ertelemişim. En nihayet oturduk Sarmaşık'ın başına, bir haftada bitti. Ne yalan söyleyeyim, ilk bölümlerin sonunda Ayfer Tunç romanı okuyor hissiyatına kapıldım. Daha geçenlerde okuduğum "BDEYYAKT" ile değişik bir benzerlik gösteriyor kitap.
   Renkleri unutan portre ressamı Ali Ferah, harfleri unutan Nobel'li yazar Salim Abidin (ne ilginç tesadüf !) ve bir avuç karakterle ilerleyen bir eksende : cinayetler, entrikalar, sosyal tespitler, kişisel analizler, intikam, aşklar, saplantılar, katatonik şizofrenler, kimi ünlü tablolar, gayet ölü ve fakat aramızda dolaşan ünlü ressamlar (vangok olur, pikasso olur her türlü !) ve nihayet tesadüfler, tesadüfler (zati yazar da "tesadüfler hayatın atomlarıdır" tespitini yapıyor (katılıp katılmamak size kalmış))...
   İlk bir iki bölümden sonra kitap aktı. Anlatıcının bazen değişmesi, bir karakterden öbürüne geçmeyi, daha doğrusu her karakterin gözünden bakabilmemi kolaylaştırdı. Hızla ilerleyen kitapta, okurun dikkat etmesi gereken satır araları gırla gidiyor. İlerleyen sayfalarda karşımıza çıkabilecek (çıkacak) tesadüfleri kaçırmamak için böyle okumak gerek. Hoş; yazar zaten bu tesadüfleri güzelce açıklıyor. Zaten sonlara doğru kendisi de romanımızda zuhur ediyor. 
   Kitaptaki mantık ve dil hataları ise hızlı okuyan okur için önemsizdir. Konu çok harlı yanıyorsa bu gibi ayrıntıları sarfınazar ederim de, roman fazla sarmadıysa kullanılan dil ve mantık örgüsü; kıymık gibi batar fakire. Bu romanı da (konu sarınca) hızlıca okudum ama bitince tamamlanmamış bir şeyler var gibi geldi. Açtım aşağıdaki bağlantıdaki eleştiriyi okudum. Taşlar yerine oturdu.
   Roman, yanlışlanamaz çünkü adı üstünde romandır (kurgudur). Bir ödevi vardır (muhayyilemizi canlandırmak, zihnimizi düzenlemek ve daha çok (üşenmediğim bir zaman yazmaya çalışırım)). Bu kapsamda "mantık hatası var" demek mantıklı değil. Yazar öyle münasip görmüş öyle yazmış. Ama bu hatalar özellikle değil de bilinmeden yapıldıysa, fena. Merak edenler tıklasınlar okusunlar bu ince kıyım eleştiriyi. Bazılarına katılıyor, kimilerine katılmıyorum. Zîra, kimileri kasıtlı kimileri kasıtsız yapılmış gibime geliyor. Kasıtlılar neyse ne de ! kasıtsız hatalar kötü ! Allam Herrn Alzheimer'li ihtiyarlar gibi satırlar yazıyorum. Ne olur durdurayım kendimi.
   Bitiriyor ve çekiliyorum.
   İster okuyun, ister okumayın efendim.
http://www.sabitfikir.com/elestiri/detaylar-romanin-atomlari-midir