Bugün neler olmuş ?

27 Haziran 2016 Pazartesi

"Where to Invade Next" Kızım Sana Söylüyorum, Gelinim Sen Anla !

 
   ABD, 2.Dünya Savaşından beri girdiği hiç bir savaşı kazanamıyor. Yolaçtığı savaşların tek getirisi, daha fazla şiddet. 
   Bunun üzerine ABD askeri otoriteleri Baymaykılmuur'dan yardım ister ! ve Bay Muur, her zamanki hınzır zekasıyla tek başına bir istilaya çıkar. Bu şanlı seferdeki şartlar basit : kan dökülmeden, şiddet olmadan kazanılacak (petrolden daha kıymetli) fikirler.
   İtalya, Fransa, Slovenya, İsveç, Almanya, Finlandiya ve Tunus gibi ülkeleri fethediyor, bayrağı ortaya dikiyor ve ülke temsilcilerinin (bunların arasında Slovenya Cumhurbaşkanı bile var) rızasıyla, memleketine bir takım fikirler götürüyor.
   Buraya örneklediği fikirleri yazmak; belgeselin neredeyse tümünü aktarmak gibi olacağından; yazmıyorum. Ama şunu söyleyebilirim : (o 1950'lerden beri yalnız ve güzel memleketime gazlanan) American Way, iflas etmiştir, batıl olmuştur, çürümüştür, bırakılmaya mahkumdur, yakıtı tükenmiştir, kendi kuyruğunu yiyen yılandır. 
   Getirilen çözümler ise atla deve değildir. Misal : 15 yıl önce Finlandiya'nın eğitim sistemi yerlerde sürünmektedir. Uluslararası sıralamalarda ABD ile aynı yerdedir. Fin eğitimciler bu durumdan hiç memnun değillerdir ve sistemi değiştirirler. Şu anda dünyanın en iyi eğitimi Finlandiya'da verilmektedir. Uluslararası sıralamada ilk sıradadır. Oradaki okullarda yapılan görüşmelerden en çok şunu hatırlıyorum. Tüm eğitici ve öğrenciler "çoktan seçmeli sınavları bırakın" diyorlardı. "o halde doğruyu nasıl seçecekler" diyor Bay Muur. "Seçmeyecekler, bilecekler" diye yanıt alıyordu. 
   İtalyan patronlar; kendilerine yapılan "bakın şöyle yaparsanız daha çok para kazanırsınız, daha zengin olursunuz" teklifine "niye daha zengin olalım ki ? çevremizdekiler iyi kazanmadıkları için mutsuz olursa biz de mutsuz oluruz" diye cevap veriyorlar.
   Fransız ya da İtalyan bir çift : "Hayata bir kez geliyoruz, bir daha böyle bir şansımız yok" diyor.
   Portekizli polisler uyuşturucu kullanmaktan ötürü 15 yıldır kimseyi tutuklamazken, ülkedeki uyuşturucu kullanım oranı 15 yıldır düşüyor.
   Alman şirketlerinin denetleme kurullarının en az yarısı işçi olmak zorunda. Hem karlılıkları yüksek, hem çalışanların hakları sonuna dek gözetiliyor.
   Tunus'da İslamcı partinin lideri başbakan "insanların evlerinin içinde ne yaptıkları devleti ilgilendirmez. Devlet halka yönelmelidir, devlet kadınlara "örtün" diyemez." diyor. Kulaklarıma inanamadım. Üstelik bu ifade, eşcinselliğe devletin yaklaşımını soran bir soruya cevaptı.
   Yazacak şey çok. Baymaykılmuur, ABD sistemine karşı keskin bir eleştiri ve ilginç çözümler öneriyor. İzlerken, memleketi düşündüm. Farkettim ki; akil muktedirlerin yapacağı şeyler aslında basit ve kolay. Öyleyse niye böyle oluyor ? Ne yapmalı ? 
   İşte böyle sorularla belgeselin sonuna geldim. Uyarayım : tehlikeli bir belgeseldir, %51'in izlememesi gerekir ama uygar insan nasıl yaşamalı, bir toplum nasıl şekillendirilmeli, çocuklar nasıl eğitilmeli, kadınların yeri neresi, mahkumlar nasıl cezalandırılmalı, sanayide işçinin rolü ne olmalı gibi saçma sapan sorulara cevap arıyorsanız, ıskalamayın.

23 Haziran 2016 Perşembe

"Yıldız Gemisi Titanic" Yazarı Douglas Adams Değil, Aldanmayın !...

   Fakir, Daglısedıms fanı (ne yani bilgisayar fanı mı olaydım ? (kabul ediyorum. Bu, espriyse demokratik bir ülkede yaşıyoruz)). Hal böyleyken, DNA'nın (bay edıms'ın mahlası) ne kadar kitabı varsa aldım. Opus Magnum'u "Otostopçunun Galaksi Rehberi" tam baskı olmak üzere ve hatta içindeki bölümlerin ayrı ayrı kitapçıklar olarak satılanlarını dahi aldım (olmadı bu cümle, sıcaktan kelli düzeltecek mecalim de yok, idare ediverin artık). 
   Sarmal Yayınlarına da bu bağlamda şimşeklerimi gönderiyorum. Böyle kapak olur mu ? Bu kapağa bakan sinefil, yazarın DNA olduğunu düşünmez mi ? Aniden gaza gelip almaz mı ? Alıp da; iş bu eserin aslında bilgisayar oyunu olarak tasarlandığını, tutunca "roman yazalım bari" denildiğini, ama DNA'nın tembellik edip kitabı yazmayı Tericons'a kavanca ettiğini (ha severiz tericonsu (montipiton'un sacayaklarından biridir (montipiton da candır ha !))) anlayınca öfkesi kulaklarından çıkmaz mı ?
   Neyse alınca okundu (cimridir fakir).
   Tericons firfirikli bir adam. İşlerinden belli. Ama nesirde DNA'nın kalibresinden uzak. Fazla uzak değil ama hiç de yakın değil. Kitapta uzaylıların bombastik isimleri var ama hiçbiri "Slartibartfast" tadında değil. Başroller Arturdent'in yanına yaklaşamaz. Olay örgüsü yanpiri. Yani Daglısedıms kitabı arıyorsanız, bu kitaptan uzak duracaksınız. Yemin ediyorum, ikinciye okumak istemez oldum (bu cümle bozuk değil, DNA'nın kitaplarında kullandığı fantastik cümlelerden araktır.) 

"Hardcore Heny" Senaryolu FPS.

 
   Timur Bekmambetov sıradışı bir yönetmendi. Ama bir süre sonra yönetmenliği tükendi. Abrahamlinkılnın elinde baltayla vampir avladığı bir işinin sonunda bir yılbaşı filmi çekti (kimseler görmesin !) ve yönetmenlikten çekildi (oysa gece nöbeti ve gündüz nöbeti ne güzeldi). Hardkorhenri'de yapımcı olarak adını görünce "hımm" dedim, bir izleyelim.
   Filmimiz başından kıçına kadar FPS olarak çekilmiş (bilmeyen bünyelere hemencecik bedava izah : FPS : first person shooting : oyuncunun gözünden vurmalı öldürmeli oyun tiplerine verilen kısaltma). İlk anlarda afallıyorsunuz, sonra alışıyorsunuz, en sonlara doğru kusacak gibi oluyorsunuz. 
   Konusu da var ! Bir zeplindeki montajı biten henri, yeryüzüne düştüğü andan itibaren başı dertten kurtulmaz, herkes onu öldürmeye çalışmakta, hep aynı donda zuhur eden bir garip cimi de her nedense ona yardım ederek (her seferinde) öldürülmektedir. Olaylar gelişir.
   Senaryo tırt. Ancak çekimler felaket sıradışı. Gözlerinize ve beyninize güveniyorsanız, bir izlemekte fayda var. Ancak sabi sübyanı zinhar yaklaştırmayın. Ortadan ayrılan kafalar da midemi bulandırır diyorsanız yine yaklaşmayın. Meme, bacak izlemek meşrebime aykırı derseniz yine yaklaşmayın. Gore filmden hazzetmem diyorsanız uzak durun. Yani filmimiz aslında pek azınlık bir sinefile hitap ediyor. Onlar da kaçırmayacaklardır zati.
HAMİŞ : Timrot 50 USD'dan fazla yevmiye aldıysa yazık. Sen filmde tank, helikopter kullan; Timrot'a masraftan kaçmak için 30 sn.rol yaz. Yok olmamış.  

19 Haziran 2016 Pazar

"He Never Died" Habil miydi Kabil miydi ?

    Yoğun bir iş gününün ardından kafa boşaltmak için (sadece afişi ilginç gelmişti) izlediğim bir filmdir. Tahminlerimin ötesinde eğlendirmiştir. Bari dedim yazayım bunu.
   Cek asosyal bir adamdır. Kanlı bir şeyler yemekte (ne olduğunu göremiyoruz), sinirlenince garip sesler çıkarmakta ve bir türlü ölmemektedir. Olaylar gelişir.
   Bağımsız bir film gibi duruyor, ama kimi klişeleri var, Henrirolins (esasoğlan) role cuk oturmuş, bütçe düşük, fikir güzel, iyi başlıyor, ortalarda coşuyor, sonlara doğru çarşafa dolanıyor. Yine de boş bir akşamınız varsa, izlemeye değebilir.

"Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı" Okuyalım, okutalım.

 
   Elli yaşından sonra okula başladım. Bölüm de sıkı bölüm. Bu minvalde çok okudum (hocalar çok hayın, nasıl okumalar veriyorlar inanamazsınız). Kitapların hepsine aynı heyecanla başladım. İtiraf edeyim hepsi de aynı heyecanla bitmedi. 
   Mecburi okumaların arasında olmamasına karşın sırf entellektüel kaşıntıdan edindiğim bu kitap ise vasat bir şevkle başlayıp "keşke bitmese" deyip hemencecik bitirdiğim bir eser oldu.
 Orijinal ismi : "The Demon haunted World : Science as a Candle in the Dark" yani "İblisin Lanetlediği Dünyada : Karanlıktaki Mum Işığı Bilim". İblisler niye dünyamızı lanetliyor, karanlık neresi, bilim ne ? gibi soruların cevapları ise kitabın içinde.
   Tarlalarda bir gecede zuhur eden garip geometrik şekiller, dünyamızı ziyaret eden uzaylılar, UFO'loji, cadılar, medyumlar, kahinler, uzaylılar tarafından kaçırılanlar, astroloji, yıldız falı gibi konular ilginizi çekebilir. İlgi çekmekten ziyade bunlara inanabilirsiniz de. Güzel ve yalnız memleketimde bu tip konular (gündemin çok daha acil konularla dolu olmasından olacak) fazla gündeme gelmiyor. Olsa olsa uzaylıya taş atan köylüler bir iki gün, üçüncü sayfalara çıkıp kayboluyor. Ama "karabasan" denilen illete yakalananları, basubadelmevt/reekarnasyon vakaları duyduğunuz olmuştur. 
   Bay Sagan, bu tip olayları gerçek zanneden ve inananları tatlı tatlı hırpalıyor. Üstte yazdıklarımın hepsinin bilimsel ve mantıklı açıklamalarını, iç yüzlerini bir bir ifşa ediyor. Bunu yaparken kullandığı üslup o kadar zarif ve nüktedan ki, dayak yediğinizi anlayamıyorsunuz. 
   Altını, üstünü çizdiğim, kenarlarını kıvırıp bir kez daha okumaya hallendiğim (ve okuduğum) o kadar çok bölüm var ki; buraya yazmamın pek imkanı yok. Günümüzde bilimin geldiği yeri, siyaset bilim ilişkisini, hurafelerin şahlanışını, inceden çarşafa dolanıyor oluşumuzu (ki bu : bilimin, teknoloji ve sermayenin emrine girmesiyle açıklanıyor)
   TÜBİTAK yayınları yayımlamış (nasıl olmuş da olmuş bilmem (zira gelecek kitaplarının "Nur Kaç Amperdir ?" minvalinde bir şey olmasını umuyorum)). Fiyatı inanılmaz insaflı : 9 TL. (şaka gibi). Yani, alıp okumamak için hiç bir neden yok. Kanımca ortaokuldan itibaren okunmaya başlanabilir, Lisede ise kesin gideri var. Üslup kolaycacık akıyor. 
   Alın, eşinize dostunuza hediye edin, çocuklara bağışlayın, kütüphanenizde de bir tanesi dursun, ara ara açar bir bölümü okursunuz. Sıkılmayacağınızı, yararlanacağınızı, ufkunuzun açılacağını garanti ediyorum. 
   Aşağıda da : yazmayı üşenip, çeşitli yerlerden kopyalayıp yapıştırdığım küçük alıntılar var. Zihninizde bir fikir oluşabilmesi açısından.
   Arakolpa çekilir.
  
"aklı geçersiz kılmaya çalışanlar, akla akılla mı yoksa akıl olmadan mı karşı çıktıklarını ciddi olarak düşünmek zorundalar; eğer akla başvuruyorlarsa, yıkmaya çalıştıkları ilkeyi bizzat güçlendiriyorlar demektir: ama bu işi akıl olmaksızın yapıyorlarsa (ki kendileriyle tutarlı olmak için öyle yapmak zorundalar), ne mantıklı bir kanıya varabilir ne de makul bir sav geliştirebilirler. "
"ulusal bilim yoktur, tıpkı ulusal çarpım tablosu olmadığı gibi "Anton Çehov
"ahlaki açıdan değerlendirilecek olursa, kendinizi iyi hissetmenizi sağladığı sürece bir şeyin doğru olup olmadığını umursamamak, cebiniz doluysa paranın nereden geldiğine boşvermek kadar kötüdür."

kuşkunun olduğu yerde özgürlük vardır

18 Haziran 2016 Cumartesi

"Anomalisa" Kofman'ın Son Filmi.

   Başarılı halkla ilişkiler uzmanı Maykılston (bu konuda kitap bile yazmıştır), konuşma yapacağı bir kongrede, hayatını sorgular, başka denizlere yelken açmaya niyetlenir, bir kaçamak yapar, konuşmayı yapar, evine döner.
   Konu bu. 
   Çarlikofmın'ın gözünden bakılmazsa pek klişe bir omurgaya sahip filmimizi neyse ki (hem de stop motion olarak) Bay Kofmın çekmiş. Stopmooşın sinema yapmak çiledir. Aktör kaprisi, plato aksilikleri falan yoktur ama resmen iğneyle kuyu kazmaktır. Aynı zamanda risktir de. İzleyici tanıdık sima göremeyince öyküye duhul etmez, bir yabancılık çeker vs.vs.
   Son zamanlarda izlediğim, kendimce sorular sorduğum (hem izlerken hem sonrasında), içimde bir yerlere dokunan nadir filmlerden biri oldu Anomalisa. Seslendirmeyi sadece üç kişinin yapması, panik anında düşüveren yüz kalıpları, peşinden koşulan maşukun yegane kadın sesine sahip olması ve ele geçirilir geçirilmez sesinin değişmeye başlaması gibi bir sürü oturmamış taşı yerine oturtma çabası ile kendimi kimi zaman Maykılston yerine koyduğum anlar dahi oldu.
   Tarif etmek zor, izlemekte fayda var.
   (ha bir de nasıl olsa "kukla filmi" deyip çoluk çocukla izlemeyebilirsiniz, gerçeğinden çok daha gerçek bir yatak sahnesi var)

"Bir Disiplinin Gelişim Hikayesi : Bilim Tarihi" Sadece İlgilisine

   Saseks Üniversitesinden Profesör İliffe, entellektüel tarih ve bilim tarihi dersleri vermekten artakalan zamanlarında oturmuş, iş bu kitabı kaleme almış.
   Ben insanlık vazifemi yapayım : eğer bilim tarihi ile ilgilenmiyorsanız, sakın paranızı ziyan etmeyin (22 sayfa kaynakça var (kitabın kendisi 119 sayfa)). Dokuz bölümlük eser, erken bilim tarihinden başlayarak son gelişmelere kadar, bu disiplinin önemli isimlerini, dönüm noktalarını ve kısa bir tarihini güzelce özetliyor. 
   Önsöz ve Sunuş, kitaptan en çok haz aldığım bölümlerdi. Diğerlerini ise marazi merak illetinden okudum. Son gelişmeler yerimden doğrularak, okuma gözlüklerini daha bir indirerek okundu ama düz okura gelmez.
   İlgili olmayanlar yaklaşmasınlar...

16 Haziran 2016 Perşembe

"Mesleğin İncelikleri" Bir Zanaat Olarak Sosyoloji.

   Hard science ile uğraşanlar küçümseyebilirler ama sosyoloji bir bilim.
   Nesnesi var, bunu okuyacak aletleri var. 
   Kralını reklamcılar yapıyor (hem de çok acımasızca)
   Nedir : memleketimde sosyoloji birazcık kadük kalmıştır. İş bu kitabın çevirmeni Bay Ünsaldı'nın takrirlerinde sık sık dile getirdiği gibi "memur sosyoloklar" tarafından habire yöntem üzerine yapılan çalışmalar ("zagon üstüne öttürmeler" İhsan Oktay Anar'ın Descartes çevirisine de bin selam olsun) yöntemin kendisi pek hazmedilmediğinden; pek çok kimseye bir şey ifade etmemektedir. 
   Bay Bekır, iyi bir sosyolog. Akademik kişiliğinin yanı sıra gerçek hayatı da biliyor. Bir çok saha araştırması yapmış, mesleki hayatı amfilerde olduğu kadar sokaklarda geçmiş. İyi bir eğitimci olduğunu da (kitabı okuyup bir çok "inceliği" içselleştirince) tahmin ediyorum. Oturmuş kitabı yazmış. İsmi de manidar. "Mesleğin İncelikleri"
   Sosyoloji okuyorsanız okumanız mecburi, ilgili bir insan kişisiyseniz okumak size çok şey kazandırır, düz insansanız (fakir gibi) teknik kısımları pas geçer "inceliklere" yoğunlaşır ve bazı şeyler kazanırsınız.
   Misal : "nasıl ?" sorusunun "neden ?" sorusundan daha iyi çalıştığı ya da bir kurumu incelerken en üst düzeyden değil en alt düzeyden araştırmaya başlanılması ve sorulacak "buralarda işler nasıl ? eskiden daha iyi miydi ?" gibi basit bir sorunun; kurumun nasıl okunabileceği hakkında iyi ipuçları verebildiği gibi.
   325 İznik konsilinde 300 piskopos üç ay boyunca sapkınlıkla mücadelede gerekli olan bazı dogmaları onayladılar ve Yunanca hairesis sözünden gelen ve seçim anlamına gelen sapkınlık sözcüğünün bundan böyle hata anlamına gelmesine karar verdiler (E.Galeano "Ve Günler Yürüdü" 25 Mayıs günü). Aykırı ve sapkın olarak da nitelendirilen Heretik sözcüğü son yıllarda bir yayınevine de adını vermiş. Logo da bombastik. Yayınladıkları kitaplar da. "Mesleğin İncelikleri" de buradan yayımlanmış. Çeviri iyi güzel de asıl okunması gereken (sosyoloji öğrencileri için) Takdim bölümüdür. Burayı iyi okuyup, hazmetmek gerektir.
   Kitaptan alıntıladığım ve çok hoşuma giden bazı satırlar da aşağıda.
"Hizmet sektöründe çalışan herkes, hizmet ettikleri insanlardan nefret eder."
"Kurumlar kendi hakkında yalan söylemeye çok güçlü bir eğilim gösterirler."
buraya hepsini yazmaya üşeniyorum : S.217 ve 218'deki zihinsel engel konusunda yaptığı tanım ve karşılaştırma süpersonik.
ve en sevdiklerimden :
   "Araştırmacılar sıklıkla, insanların bir şeyin o şey olmadığını söylediklerini duyarlar. "Bu, fotoğrafçılık değil", "bu bilim değil", "bu, Yahudilerle ilgili değil". Bunlar, "bu değil"in üç genel tipidir : sanatsal, epistemolojik ve etnik. Bu ifade tarzı, bir ayrıcalığı ve sahip olunan bir şeyi herhangi birisiyle paylaşmayı hiçbir şekilde düşünmeksizin muhafaza etmek isteyen birinin ayırt edici özelliğidir. "Bu, İslamiyet değil." "Bu, milliyetçilik değil" gibi.
   Yakın durmak gerek.


"Ve Günler Yürümeye Başladı" Saatli Maarif Takvimi (Galeano Version)

   Açık Radyonun gazetesinde her gün bir hikayesi okunmuş zamanında.
   Güney Amerika'nın aykırı sesi Galeano, oturmuş her gün için bir metin yazmış. Satırların kimi gerçek, kimi söylence ama bir çoğunu (hatta pek çoğunu diyeyim de başım ağrımasın) gizliden övündüğün malumatfuruşluğuma rağmen bilmiyordum. 
   1 Ocak'la başlayan kitabımız, her günün özelliğine münhasır bir iki sayfalık metinlerle 31 Aralık'ta sona eriyor. Genellikle Güney Amerika'da dolansa da, kimi zaman Kudüs ve kimi zaman da "güzel ve yalnız memleketim"de bile at koşturuyor. Memleketimde 6 Ocak günü koşan ata Bay Ran biniyor. Ve onun güzel bir şiiri.

"Giderayak işlerim var bitirilecek.
....
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı"

   Her halûkarda okunur, sardırılırsa bir iki saatte de bitebilir ancak böyle yapmayın bence. Alın kenarda dursun, bazı günler "a acaba bugün için neler var ?" diyerek o günün hikayeciğine bakın daha fazla haz alırsınız. Ben öyle mi yaptım ? Hafif dipsoman (bakınız ! ne güzel oksimoron yapıyorum) olduğum için bir günde bitirdim. 

"Gods of Egypt" İçkale usulü Mısır Tanrıları.

   Karşı komşu asıllı, Mısır doğumlu (uzaktan hemşehri sayılırız yani) Alex Proyas; Dark City'i, The Karga'yı çekmemiş olsa vallahi bu yazı yazılmazdı. Şimdi referanslar sağlam olunca insan birazcık filme benzer bir şey bekliyor. 
   Yemin ediyorum, Bay Proyas'ın içine Nadire İçkale kaçmış. Ankaralılar bilir, Maltepe'de önü yaldıza boğulmuş bir İçkale Otel vardır. Alın o dekoru, daha fazla yaldıza boğun, önüne buna uygun "şıklıkta" giyinmiş bir kaç ünlüyü yerleştirin, CGI'ları basın (öyle ki ergene bile "ööö" dedirtir) olsun size "Mısır Tanrıları".
   Yanarım yanarım o komik saçla gigantik haşereleri sopasıyla ışıklar çıkara çıkara kovalayıp rol kesmeye çalışan Cofriraş'a yanarım (bkz.en alt foto).
   Diyeceğim odur ki : koşarak uzaklaşın.
   Bilmem kendimi ifade edebildim mi ?
   

14 Haziran 2016 Salı

"Kumpanya" Bizim Kuşak İçin Asla Eskimez.

   İş Bankası Yayınları ne iyi yapmış da Kumpanya'yı böyle bir kapakla basmış. Hatırlayanlar olacaktır. Eskiden böyle pembe beyaz kalın karton kapaklı yevmiye defterleri olurdu, bakkallar veresiye hesabı tutarlardı genellikle. Üstüne de, dönemin zerafetini yansıtan danseden bir çift. Boyut da eski Sait Faik kitaplarının aynısı. 
   Kitap zaten zahiren çağırıyor, iş bilen bibliyofili.
   Yeniyetmeyken okudum, gençken okudum, on yıl önce yine okudum, elli biterken yine okuyorum. Her seferinde Babacığım anılarını anlatıyormuş gibi oluyorum. Karakterler, mekanlar gözümde canlanıyor. Ha ! ne var böyle anlatılan derseniz : öyle dişe dokunur fazla bir şey yok. Ama Bay Abasıyanık nasıl bir sihir yapıyorsa kelimelerin arkasında hayat buluyorsunuz. Belki de ondan böyle eskimemeleri.
   Kumpanya ve Kriz beklenen frekansta, Gota Cambazhanesi ise (bunlar kitabımızdaki öykülerin isimleridir) fazlaca otobiyografik ögeler taşıdığından, önceki iki öyküden farklı seyrediyor. Yine de her halukarda bir iki saatte biter ve sizi alır götürür Eski Türkiye'ye.
   Yeni Türkiye'den (fakir gibi) hazzetmeyen okura önerilir.

"The VVitch" Güzel Pazarlama.

   Hazır Bay Weber'in püriten ahlakıyla da ilgili bir kitabını yeni okumuşken, hazır yayınlanan fragmanın çekim açıları, renkleri, müzikleri ve sadeliği ilgimi çekmişken, hazır malum ortamlara 1080p versiyonu düşmüşken (asıl neden bu tabiy ki) "The VVitch"i şöyle bir izledim.
   Beklentilerim yüksek miydi yoksa beklentilerim yüksek miydi bilmiyorum ancak hayalkırıklığına uğradım. 
   Korku filmi sevmiyorum, bu janrın sistematiğini çözdüğümden olsa gerek "Suspiria"dan beri korkmadım. Fakir için önemli olan : dönemin (ki pek ilginç bir dönemdir) bir izlenimini çıkarmaktı. Bir miktar çıkardım da. Özellikle filmin başlarında, köyde geçen sahneler ve ailenin iç ilişkisi; dönemin ruhunu (zeitgeist) birazcık da olsa özetliyurdu. Lakin sonlara doğru kuntastik ve hatta bombastik uçlara doğru kayan pelikulamız, zıvanadan çıkmıştır. Filmin bence tek dikkate alınacak tarafı, ilginç kamera açıları, ekonomik müzik kullanımı, başroldeki kızımızın saf güzelliği ve babanın sesidir (o nasıl ses yareppim !)
   Ne zamandır yazamıyorum, filmler birikti artık birer paragraflık tanıtımlar yapıciiim diyor ve çekiliyorum.