Bugün neler olmuş ?

24 Şubat 2015 Salı

"Beni Siz Delirttiniz" Metis'in Ajandası.

   Genelde kitap. film ve seyahat yazıları yazıyorum ama bir istisna yapmazsam karnım şişecekti. O yüzden buyurun efendim Metis'in 2015 model ajandasına :
   Ajandamız; 15x11 cm. boyutlarında, 222 sayfalık, takvimi her haftaya iki sayfa gelecek şekilde ayarlanmış, içinde her ajandada bulunması gereken temel bilgiler dışında radyo istasyonlarının frekansları gibi "gerçekten" gerekli bilgileri barındıran, karton kapaklı, 2.hamur kağıdına basılmış fiyatı da İdefiks gibi sitelerde 3.75 TL. gibi makul ötesi bir defterciktir.
   Fakir gibi günce tutmaya niyetli okurlara hiç hitap etmez, günlere ayrılan boşluklara sadece günlük randevuları yazabilirsiniz, fazlaca bir şey sığmaz. 
   Nedir peki ajandamızı diğerlerinden ayıran fark ? 
   Efemdim ajandamızın teması "delilik"tir. Ön ve arka kapağı, uzun süre bakıldığında insanın başını döndürecek desenlerle bezeli olup, sunuşundan, kaynakçasına, satır aralarından, hafta aralarına kadar "delilik" denen kavramla ilgili küçük bilgiler, anekdotlar, beyanatlar (ki çoğunda okur kopmaktadır), aforizmalar ve önemli günler içermektedir. 
    Hafta aralarına serpiştirilen yazılar "Şizofrengi" gibi kuntastik bir yayına müptela olmama neden olmuş, bu efsanevi derginin onbeş yıldır yayımlanmadığını öğrenince bilinç hüzünle dolmuş; ama olsun eski sayılarına da bu bağlantıdan ulaşabildiğimi görünce mutluluk tezahür etmiştir (olmaz olsun böyle cümle).
   Aşağıda; gün aralarına serpiştirilen beyanatlar göreceksiniz (birçoğu muktedirlerin söyledikleri/saçmaladıklarıdır). En sona da bir yazı alıntıladım ki okurken dimağa şenlikli ziyafet vadeder.
   Yılın henüz başlangıcındayız, kitapçılarda da bulunuyor, internet satışı da var, büyük para da değil. Hem randevularınızı düzenler, hem de zihninizi şenlendirir. Öneriyorum yani.

"Bir olayın olmadığını söyleyen raporlar bana hep ilginç gelir, çünkü bildiğimiz gibi, bilinen bilinenler vardır - bildiğimizi bildiğimiz şeyler. Ayrıca, bildiğimiz bilinmeyenler olduğunu da biliyoruz, yani bilmediğimiz bazı şeyler olduğunu. Ama bir de bilinmeyen bilinmeyenler var - bilmediğimizi bilmediğimiz şeyler." 
ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld

"MİT sınırsız ama muğlak etkiden sınırlı ama berrak bir yetkiye sahip olacak"
İçişleri Bakanı Efkan Ala

"Açık söyleyeyim, rüyalarımda bazen Gazali ile Hegel ile tartıştığımı hatırlarım."
Başbakan Davutoğlu

"Nükleer enerjiye karşı çıkanlar, radyasyon riski olduğu için bilgisayar kullanmıyor mu, televizyon seyretmiyor mu ?"
RTE


"Öyle kolay bir inançtan geliyoruz ki, başını eğmiş bir yetimi okşadığında öbür tarafa eft yapmış oluyorsun."
Fatma Şahin

"İnsan kesinlikle zırdeli. Bir kurtçuk bile yaratabilmekten acizken onlarca tanrı yaratıyor" diyen Michel de Montaigne doğdu (28 Şubat gün notu)

"ULU TANRIYA MARUZATIMDIR

Bendeniz naçizane ve de hasbelkader hekim bulunuyorum, efendim ve de üstüne üstlük ruhiyat işleri ile meşguliyete memur bulunuyorum. Yani, taksiratını affet, müntehir bir mesleğin mensubu sayılmam mucip olmaktadır. Bundan otuz sene mukaddem, işbu mesleğe mensubiyet ile şerefyab olduğumu zannettiğim esnada henüz en büyük hazinemizin aklımız olduğu ileri sürülmekteydi. Ancak geçen zaman zarfında işler bir hayli değişti, efendim. Şimdi en büyük hazinemiz, Nike marka pabuçlarımızla Levis kotlarımız olmuş bulunuyor. Böyle olacağını bilseydik psikiyatri yapacağımıza proktolog falan olurduk. Olmadık. Üst tarafla uğraşmayı sürdürdüğümüzden, nihayet meslekçe intihara karar vermiş bulunuyoruz. Hassa bir kısım meslektaşların, DSM III-R ismali suretiyle intiharı başardıkları bile rivayet ediliyor. Bendeniz, bu civarda henüz dayanmaya çalışıyorum, ama düz duvarda kertenkele misali tutunmaktayım. Durumum hiç de parlak değil, haberiniz olsun, efendim.
   Bütün kutsal kitapları dikkatle tetkik ve tetebbü etmiş bulunuyorum, efendim. Birisinde, "Evvela kelam var idi" buyuruluyor. Oysa şimdi kelam yerine görüntüler ve sayılar bulunuyor, fendim. Kelamın önceliği eskidenmiş. Şimdi, birtakım makinelerden birtakım sesler, şekiller ve renkler dökülüyor. Durun düşünmek ve anlamak için kimsenin vakti yok. Çağımız artık akıl çağı değil, iletişim çağı. Makinelerden dökülen ıvır zıvırdan herkes kendince birşeyler kapıp yola koyuldu ve hemen dönmek için bir köşe aramaya başlıyor. Bugün insan kulların bol bol iletişiyor, etkileşiyor, ama düşünmeye ve konuşmaya gerek görmüyor. Konuşmak yerine "sözsel iletişim" denebilecek bir şeyler kullandıkları olmuyor değil. Ancak o da, bir çok işimiz gibi dövize endeksli vaziyette...
   Hatırlar mısınız, bilmiyorum efendim: Bizim rahmetli peder sık sık "Allahım, sen aklımızı muhafaza et." şeklinde ricada bulunurdu. Bendenizse vazgeçtim efendim.
   Şimdilerde bildiğiniz gibi nostalji takılmak moda oluyor efendim. Bacak kadar veletler çıkıp "Ah, neydi efendim bir zamanlar..." diyorlar da perişan ediyorlar insanı. Bendeniz pek o kadar katılmıyorun buna efendim. Dünyanın her zaman asıl kelimeyi söylemeye terbiyem mani, ama hani şöyle diyelim, biraz kazurat misali olduğuna kaniim. Ancak belliki eskiden sıhhatli bebek kakasına benziyordu da şimdilerde iyice ishal oldu. Maamafih, bendeniz de zaman zaman nostalji takılıyorum, efendim, günahımızı af buyurum. İnsanların akılları ile tartıldıkları, birbirlerine söz söyledikleri, söylenen sözleri anlamaya çalıştıkları ve kafa yorup düşündükleri, birbirlerine yanıt vermeye çalıştıkları, hepsinden önemlisi de birbirlerine baktıkları ve birbirlerini görmek istedikleri zamanları özler gibi oluyorum. Gerçi hemen topluyorum kendimi, uyumlu otist çağımıza avdet ediyorum, ama kaptırıyorum bazen işte. İnsani zaaf addediniz, lütfen efendim.
   Arzettiğim gibi, hikmetinden sual olmayan Ulu Tanrım, bendeniz aklımın ne işe yaradığını pek anlıyamıyorum. Bana kör barsak gibi rudimenter bir takıntıymış gibi geliyor. Onun için istirham ederim efendim: Siz bize iyisi mi hayırlısıyla, tez zamanda münasip bir bunama lütfediniz, efendim.
   Durumu görüş ve onaylarınıza saygılarımla arzederim, Tanrım."
Ali Babaoğlu - Şizofrengi

23 Şubat 2015 Pazartesi

"American Sniper" Eyvah eyvah.

   Ben Klintiistvuud'u bu akşama kadar severdim. Yaptığı filmlerde hep bir şeyler anlattı bana (Hereafter'ı saymıyorum, Cörsiboyz'u da izlemedim). Taa "Unforgiven"dan beri izlemedeyim. Şimdiye kadar nadiren hayalkırıklığına uğradım. Milyon Dolarlık Bebek olsun, Gran Torino olsun; hep bittikten sonra düşündüren (üstelik de iyi düşündüren işlerdi). Kendisinin; (milliyetçi olarak bilinmesine karşın) makineye karşı çalışan bir yönetmen olduğu zehabına bile kapılmıştım. Yanılmışım (yahut usta bunamış).
   Teksaslı tipik bir rednek; liseyi bitirdikten sonra bir baltaya sap olamayınca orduya katılır. Keskin nişancı olarak Irak işgalinde en çok insan öldüren kişi olur. Olaylar gelişir.
   Film kötü. 
   Hani propaganda unsuru ve konu bir kenara konsa dahi kötü. Senaryo kopuk kopuk, insanı içine çekmiyor. Bir an "Kurtlar Vadisi"ni mi izliyorum zannına kapıldım, o derece. Karakterler (ki başrolün karakterini (buraya birşeyler yazmadan iki dakika kadar düşündüm) o kadar sevmedim), pek derinlemesine işlenmemiş, sinematik açıdan izleyiciye pek bir şey katmaz. Bakmayın IMDB'deki puanlara yanıltır sizi.
   Düşünce yönünden ise : ele gelecek hiç bir tutar tarafı yoktur. 11 Eylül'de olan saldırının sonucu (ki tüm bağlantılar suud cenahını işaret ediyordu), Amerika Irak'ı işgal eder. Başkenti bombalar, sonraki süreçte sayısı belirsiz kişi ölür, Irak'a demokrasi gelir, Irak bölünür, Irak'ta bugün bile 50 (ELLİ)yi geçen günlük ölümler vakayı adiyedendir. Irak'ta olduğu iddia edilen kitle imha silahları asla bulunamaz (neticede olmayan şeyin bulunması zordur). 
   Bu gerçekler ışığında; keskin nişancımız bir araca roketatar yönelten bir çocuğu vurma vurmama anını yaşarken sevdiceğim sordu bana "-sen olsan vurur muydun ?" . "- Başka yerde hayır, ülkemde evet." dedim. Bu tip hassas noktaları aydınlatırken zemin ve zaman çok önem taşıyor. Filmde gösterilen protagonist, eylemlerini "işgalci" olarak gerçekleştirirken "terörist" adı altında bize dayatılanların aslında ülkelerine işgalcilere karşı savunan vatanseverler olmadığını kim iddia edebilir ki ? Nitekim; küçük bir çocuğu, bir anne oğulu tepeden tırnağa silahlı, her türlü (havadan, karadan) destekli Neyvisiyıllarının karşısına ilkel silahlarla çıkaran dürtü; nasıl bir dürtüdür. O çocuk niye sana saldırıyor ? Bay İiistvuud bu soruların yanıtını aramaya kalkmadan, nazi propaganda filmlerinin bir tık altında bir işe imza atıyor. 
   Filmine birazcık tansiyon katmak için, senaryosuna temel oluşturan kitapta bir paragraf bahsedilen suriyeli keskin nişancıdan bir antagonist yaratıyor. Öldürmeyi "sadece yapılacak bir iş" olarak gören sahtekar bir rednekten bir kahraman yaratmaya çalışıyor. (ki ikincidünyasavaşında 5 (BEŞ) milyon çingeneyi gaz odalarında katleden sorumlulara da sorulduğunda onlar da aynı cevabı vermişlerdir). Sinirim geçmiyor.
   Velhasıl, izlemenizi hiç bir şekilde önermem. Hem vakit kaybı olur, hem de sinirleriniz bozulur. 
son bir not : Bredlikuupır kilo alınca "American Bull" gibi bir şey olmuş. Tercümede boğa yerine sığır kelimesinin kullanılması daha münasiptir.

18 Şubat 2015 Çarşamba

"Halk Üzerinden Kazanç" Noam Chomsky'den İnce Ayar.

   Siyasi aktivist, dilbilimci ve yazar Noemçomski'nin 1996 ve 1998 yılları arasında yayımlanmış yedi adet makalesinden mürekkep kitaptır. 
   168 sahifelik kitabımızdaki yedi makale; "Neoliberalizm ve Küresel Düzen" gibi klişe başlıklardan oluşabildiği gibi "Nihai Silah" ve "İyi Haydutlar Güruhu" gibi fantastik başlıklar da görülebilmektedir. İlk üç makalede daha küresel bir tanım ve eleştiri getiren yazar, son yazılarında sadece Amerikan ekonomisi ve yasal düzenlemelerini eksene oturtmuş. 
   Okuyanlar bilecektir amma Bay Çomski'yi ilk okumanızsa biraz kasabilir. Nedir : yazarımız okurun sağlam bir siyasi ve ekonomik altyapısı olduğunu varsayarak yazar. Makaleye pattadanak ortadan başlar (misal 7.yazının başlangıç cümlesi şudur : "Altıncı Bölüm MAI'nin OECD ülkelerince imzalanması için kararlaştırılan Nisan 1998 tarihinden birkaç hafta önce baskıya gitti."). Bu bağlamda çılgın profesörümüz Yalçın Küçük'ün üslubuna feci halde benzerdir.
   Sağlam bir ekonomik, siyasal bilgi birikiminiz yoksa da üzülmeyin makalelerin ana fikrine değil uzun paragrafların arasına gizlenmiş küçük tespitlere yönelin. Eminim ki beyin kıvrımlarınızı elektriklendirecek fikirlere erişeceksiniz.
   Yolculukta, gürültüde, yorgunlukla okunacak kitap değildir. Herkesi yatırdıktan sonra, okuma ışığıyla, konyakla gideri vardır.

10 Şubat 2015 Salı

"Jupiter Ascending" Wachowski'ler Düşüyor.

  Matriks nasıl da yamultmuştu eksenimi. Devamları hafiften çarşafa dolansa da, ilkinin ekmeğinden fazla yememişlerdi. Bulut Atlası desen duraklama denilebilirdi. Velhasıl Vaçovski biraderlerin sıradaki filmini birazcık da olsa merakla bekliyordum. Fragmanları standart bilimkurgusal aksiyon tarzında idi ama nebliyim, altında yatan bir zihin açıcı düşünce fikir bekliyordum. Olmadı.
   Fakir ki, bilimkurgu operanın hastasıdır. Bu hastalığını tatmin çün Deyvidlinç'in "Dune"unu, Ridik Günlüklerini falan arada seyreder. İş bu filmi de sadece bu hastalığının (yalnızca görsel) tedavisi için izlemiştir. Çünkü gereksizce büyük heykeller her yere serpiştirilmiştir, bir sülale mücadelesi vardır, hiç de aerodinamik olmayan uzay gemileri mevcuttur.
   Nedir : filmimizde fazlaca intihal vardır. Biçare kızcağızın, cevval savaşçı tarafından kurtarılması fikri, bizzat kendi filmlerinden apartılmıştır (Cloud Atlas). Bürokrasinin sarsılmaz bankları önünde yaptıkları (anlamsızca) mücadeleler Otostopçunun Galaksi Rehberinden intihal edilmiştir (damga sırasında bekleyen "majesteleri" yahut "Zaphot Beeblebrox the president of galaxy"). 












   Tuvalet temizleyen reenkarne bir prensesin, sıksam bir saatte yazabileceğim bir tretman üzerinden gelişen, hiç bir yaratıcı düşünce içermeyen, mantık hatalarıyla dolu hikayesinin anlatıldığı film; sadece görsellik açısından tatmin edicidir. Jigsovpazıl gibi taşıtlar, Geleceğe Dönüşteki havalı kaykayın postal versiyonu, gözü sürmeli kurt genomlu albino (hafiften geye mi benziyor ?) esas oğlan, abiyeyle Lara Croft arasında karar verememiş bir Milakunis, anlamsızca uzatılan aksiyon sahneleri, gargoyl donunda diplomatlar, Bay Spock'un kulaklarına rahmet okutan kulaklar, fena halde Yılmaz Morgül'e benzeyen bir kötü adam (ciddi ciddi benziyor) ve daha neler.
   














   Koca filmden aklımda kala kala "tüm kaynaklar ele geçirildikten sonra aslında en kıymetli şeyin peşine düştük, yaşanan zamanın" repliği kalmış. Zira filmden çıkar çıkmaz harıl harıl unutmaya çalıştım 127 dakikayı.
   Hülasa : opera bilimkurguyu sevseniz de, efekt düşkünü olsanız da, Matriks'in hatırı uğruna Vaçovski biraderleri izleseniz de asla ve kat'a önermeyeceğim filmdir. Yazık iki saatinize, gitmeyiniz, gittirmeyiniz. 

9 Şubat 2015 Pazartesi

"Beyaz Önlük Siyah Şapka" Tıp "Endüstrisinin" Müstakbel Hal-i Pür Melali.

  Yıllar önce sinüzitim nüksettiğinde gittiğim asık yüzlü, fısıltıyla konuşan nemrut doktor "bunu da kullanırsan iyi olur" diyerek bir vitamin reçete etti. Bir süre sonra soğuk algınlığı için yine aynı ilacı verince hafiften kıllandım. Aynı ilacı bir süre sonra kızıma da yazınca, artık tıp denilen bilimin endüstri olduğu konusunda ciddi şüphelerim oldu.
   Arka kapağa gelelim : "Hayat kurtarması, hastaları iyileştirmesi beklenen "beyaz önlüklü" tıp, her ne pahasına olursa olsun daha çok satmak isteyen "siyah şapkalı" agresif bir endüstriye dönüştü. İşte modern tıbbın karanlık yüzüne yolculuk tam da bu dönüşümün hikayesi aslında." diye bir girizgahla başlıyor "O neşterin dokunduğu tıbbın yumuşak karnından ortaya saçılanları okuduğunuzda siz de çok şaşıracaksınız !" diye bitiyor. Kötü kokulara hazır olunuz.
    Yazarımız Karleliyıt, pediyatri ve tıp etiği profesörü. Yani mutfaktan. Babası da hekimmiş. Ancak eski usül hekimlerden. Yani yıllar içinde tıbbın geçirdiği evrime, taa çocukluğundan beri aşina.  
    Önsözü, daha geçen bir kitabını (Yemezler !) üzüle üzüle okuduğum Dr.Yavuz Dizdar yazmış, iyi de yazmış. Kitabımız : "Kobaylar", "Hayaletler", "Tanıtım Elemanları", "Kanaat Önderleri", "Basın Sözcüleri" ve "Biyoetik Uzmanları" başlıkları altında altı bölümden mürekkep. Dili yalın, kavramlar çarpıcı örneklerle pekiştiriliyor, alıntılar ciddi yayınlardan, verilen örnekler hem bildiğimiz hem hayatımızı etkileyen hem de pek ciddi sonuçları olan örnekler. Tek sorun : kitabın tümünün (tıbbın çok önceleri endüstri haline gelmiş) Amerikan tıp sistemine odaklanmış olması. Dolayısıyla ülkemizde henüz görülmeyen "kobaylık", "biyoetik uzmanları" gibi bize uzak kavramlar var. Ama "Tanıtım Elemanları" bölümüne konu represantlara aşina olmayanımız yoktur. 
   Talidomit faciası belki size yabancı gelecektir ama menopozda artık neden hormon takviyesi kullanılmadığını merak ediyorsunuzdur. Oysa geçmişte menopoza giren her kadının östrojen kullanması mecburiydi. Neden şimdi kullanılmıyor ? Gibi somut örnekler vereyim de merakınız artsın. 
   Yukarıda yazdığım gibi; kitabımız, Amerikan tıp sistemine bir eleştiri olarak yazılmış. Lakin her açıdan batılılaştığımız modern zamanlarda tıbbın da oradan etkilenmemesi ancak azgelişmişliğimize (kibarca ifade ederse gelişmekte olmamıza) bağlanabilir. Yine de bu bağlamda ülkemizdeki tıp da, endüstrileşmiş tıbba doğru freni kopmuş kızak misali sürüklenmektedir. Kitapta bahsedilen "rep"lerle benim gözlemlediğim ilaç tanıtım mümessillerinin benzerlikleri pek yürek burkucudur. 
   Her bölümünü haşyetle, hüzünle, adeta bir siyah beyaz yeşilçam filmini izlercesine duygulanarak okuduğum bu kitabı, tıp sektöründe çalışan tıbbi sekreterinden, ABD (anabilimdalı) başkanlarına (ki açılımını bilmediğim zamanlarda Barakobama falan zannederdim (nasıl bir saflıktaysam (akü suyu saflığı))) varıncaya kadar sektörün/endüstrinin her seviyesindeki çalışanların okuması adeta farzdır. Sağlık ve tıp konularına kafa yoran bibliyofil ise ızdırap içinde okur. "Cehalet mutluluk" mottosu olan insankişilerinin ise haberi bile olmaz ve avuç avuç ilaç almakta bir beis görmezler. 
   Hülâsa : bilmekten korkmazsanız, okuyunuz.
Aklımda kalan satırlardan bazıları.
".... Belki de böyle yapmakta haklıyız. İnsanlar doktorların olmadığı bir dünyaya alışabilir. Lantos'un da altını çizdiği gibi ayakkabıların olduğu ama ayakkabı tamircilerinin olmadığı bir dünyaya alıştık.  Arzuhalci olmadan belgeleri çoğaltabiliyor, demirciler olmadan alet edevat yapabiliyor, mücellitler olmadan kitap basabiliyoruz. Eski dünyayı geride bıraktık ve büyük bölümünü özlemiyoruz. Geleneksel hekim figürünün yerini yavaş yavaş, sorumluluğu ilaç pazarından olabildiğince güçlü rekabet etmek olan rep benzeri bir figür alıyor. Hastaların yeriniyse, en iyi pazarlığı yaparak bulabildikleri en iyi sağlık hizmetlerinden yararlanan müşteriler alıyor."

"Otuz yıl öncesinde bipolar çocuk sosyal anksiyetesi olan erişkin, hiperaktif öğrenci yoktu, en azından bugün anladığımız anlamda yoktu. Bütün bunlar ilaçlara paralel olarak türedi."

"Çağdaş nörobiyolojik kavramlarımızı farklı kılan şey bunların ilaç pazarlamacıları tarafından pompalanmasıdır. Utangaç değilsiniz, sosyal anksiyete bozukluğunuz var. Aklınız bir karış havada değil, hayalperest ya da yerinde duramayan biri değilsiniz, hiperaktivite ve dikkat eksikliği bozukluğundan mustaripsiniz. Dengesiz değilsiniz; bipolarsınız. Her tanıyı bir reçete izler. İlaca duyduğunuz gereksinim kimliğinizin bir parçasıdır artık."

Dr.Fox etkisi diye bir olguyu inceleyin. Tıbba değil siyasete de rahatlıkla uyarlayabilir ve çok şaşırabilirsiniz. 

"Hastalık Markalaştırma" kavramını inceleyin (misal "idrar kaçırma" değil "aktif mesane sendromu") ve hayatımızı nasıl değiştirdiğini ürpererek farkedin.

3 Şubat 2015 Salı

"Whiplash" Kamçı ama ne kamçı !

   İzleyeli bir saati geçmesine karşın henüz etkisinden kurtulamadım. Beyne, üç enerji içeceğini ardarda zerk etmişçesine takla attırdı, yıllar sonra ilk kez (böyle kalabalık bir salonda (önden ikinci sırada oturdum, boynum tutuldu)) sinemada film izlemenin keyfine vardım. "Başka Sinema"larda antrak da vermiyorlar (zaten kimsenin çişi de gelmedi filme odaklanmaktan), 107 dakika gerim gerim gerildik.
   Elbette ki filmimizin türünü rahatlıkla gerilim olarak niteleyebiliriz. Evet, gerilmek "zın zın" müzikler, kan, şiddet olmaksızın da mümkün. Şahsen, son yıllarda hiç bir filmde olmadığı kadar gerildim. 
   Bir sadist (andropoza girmiş keloğlan) ve bir mazoşistin (adolesan Fazıl Say) yolları konservatuvarda kesişir, olaylar gelişir. Hakkını yememek lazım : drama tekniğinin tüm argümanları yerli yerince kullanılmış, serim/düğüm/çözüm sırasıyla verilmiş, finalde ise düğüm; ilmek ilmek, nota nota açılarak seyirci kafası betonlaşmış bir halde (üstelik ters köşeye yatırılmış olarak) serinliklere salınmıştır (kış gecelerinde izlediğimizi varsayarsak). 
   İlk on dakikadan itibaren sonunu doğru tahmin ettiğim halde finalde çalan dokuz dakikalık Karavan (ki en sevdiğim caz eserlerinden (saz eserlerinden değil. o Muhterem Bay H.S.Arel'in "Mini Mini" nihavent peşrevidir) biridir) şu ahir ömrümde dinlediğim en helecanlı Karavan'dır. Karavan'ı falan biliyorum da caz denilen müzik hakkında fikir sahibi olacak kadar bilgim yok. Haliyle; filmde müzikle ilgili olabilecek yanlışlıklar hakkında ahkam kesemem. Temelde "mükemmeliyete giden yol" işlendiğinden, arkaplana caz'ı da koyabilirsiniz, başka bir eylemi de. 
   Misal : Endrüyuv çok iyi bir sıvacı olmak isteyen bir ameledir. Ustabaşı Fleçır, asıl sıvacının malasını üçüncü kattan düşürmesi nedeniyle Endrüyuvu "sıva bakalım şu tirizi" diyerek işe koşar. Adamımızın sıvaya başlamasıyla Fleçır "nat may faking tempo" diyerek malayı Endrüyuvun tepesine geçirir ve bu böyle sürer.
   Eğitimciler bilirler; "negatif stres"in motivasyonu arttırıcı bir etkisi vardır. Bay Fleçır bunda kendini aşmıştır. Kendi argümanlarına göre gayet de haklıdır. Hatırladığım ve unutmayacağım bir replik şöyleydi galiba : "- Mükemmelliğin en büyük düşmanı "aferin"dir". Dibine kadar katılıyorum. Lâkin abartılınca (eski öğrencisine olduğu gibi) ruhsal bunalımdan çıkmanın yolunu intiharda arayabilir insankişisi.
   Neyse filmimize dönelim. Kurgu, senaryo, çekimler, (özellikle ışık kullanımı) pek güzeldir. Müzikler içinse bir şey demiyorum (muhakkak ses sistemi iyi bir salonda izleyin, evde falan izleyip ziyan etmeyin güzelim filmi) dinlemek gerektir. Oyunculuklarda : Ceykeysimmıns (ki taa Juno'nun babasıykenden beri severim) nasıl bir antipati yaratıyor o kadar olur. Obsesif adolesan davulcu rolünde Maylstellır sırıtmıyor. Gerisi yalan zaten. Bu iki karakter arasında nasıl bir saikalar silsilesi gümbürdüyorsa, izleyici de kendini beyazperdeye kilitlenmiş buluyor. 
   Velhasıl; "Yapışık Kardeşler" gibi muhteşem filmler yerine bu filme bir şans verirseniz sinemayı daha çok seversiniz. 

1 Şubat 2015 Pazar

"Hector and the Search for Happiness" Rahat mı battı Hektor ?

   Hektor; Tems nehri kıyısında (ki demokratik özgürlükler konusunda dünyada hayli önde olan İngiltere'nin başkentinin ortasından akan nehirdir) bir evi ve muayenehanesi olan, her işini karısı Klara'nın (ki o da Rozamundpayk'tır haa !) toparladığı zengin ve "mutsuz" bir psikiyatristtir. Bir gün yaşadığı tekdüze hayatın "mutsuzluğu" kıçına batar ve kökeninde gençlik aşkı ile buluşabilme sinsilikleri düşündüğü uzak rotalara kaçar. Buraları kâh Şangay diskotekleri olur (ki filmde söylendiğine göre gerçek Çin, Bond caddesindeki Hayatrecınsi otel ve diskoteklerdir), kâh Afrika'nın savanaları, kâh Losencılıs'ın plajları.
   Her gittiği yerde muhakkak ingilizce konuşan birileri karşısına çıkar (misal : Afrika'nın uygarlığın uğramadığı coğrafyalarında bir sahra hastanesinde yatmakta olan yeniyetme, pek de güzel ingilizce konuşur) (misal : Çin'deki bir diskotekte "r"leri söyleyebilen (üstelik ingilizcede) bir genç üniversiteli fıstıkla tanışır) (misal : Tibet'teki rahipler de ne hikmetse ingilizce bilmektedirler). Ben de biraz gezdim ama bana böyleleri hiç gelmedi. Neyse; neyşınılceyografi tarzı yapılan bu gezilerde, karısının armağanı olan deftere, mutlulukla ilgili notlar alır (ki okumuş yazmış adamı çileden çıkaran notlardır). Finali Losencılıs'ta gençlik aşkı ile buluşarak yapar, evine döner, yazılar çıkar.
   Nereden bakarsanız bakın; intermediyıt seviyesinde okuryazarlığı olan avrupalıya hitap eder tarzda yapılmış kof bir filmdir. Kişisel gelişim kitaplarını okuyup kişiliğini geliştireceğinin zehabına kapılan yurdum insanı da izleyip, kişisel olarak geliştiğini falan düşünebilir. Ama sinemayı; "insana, insanı insanla anlatmayı" zanneden sinefil için (ki aslında tiyatronun tanımıdır) asla tatmin edici değildir. 
   Hiç bir duygu derinlemesine verilmemiş, hiç bir karakter yeterince anlatılmamış (ki Stellansıkarsgard, Janröno, Kristofırpılamır heba olup gitmiştir. Rosamundpayk'ı saymıyorum bile, Saymınpeg'in hastası olmama rağmen bu filmde (hem de başrolü) oynadığını unutmaya çabalıyorum vargücümle), tüm senaryo gerçeklikten uzak yazılmış, bir tek görüntüler pek güzel olmuş, seyredilmese de (hatta daha iyi) olur filmdir. Filmle ilgili tek iyi duygum, memleketimde gösterime girmeyeceğidir. Lâkin televizyonununuzda bir tek Flaştiivi var ve "Mapushane Gecesi" izlemek zorundaysanız, onun yerine bunu izleyebilirsiniz. Yoksa hayatta tavsiye etmem !

"Sokakların Ölümü" Gürsel Korat'tan Sıkı Eleştiri.

   Sokaklar ölüyor. 
   Yeni Türkiye'mizde pıtırak gibi beliriveren AVM'ler ve gittikçe yaygınlaşan site tarzı yerleşkeler yüzünden sokaklar ölüyor. Yeni, zuhur ederken eskiyi silmese itirazımız olmayacak da; "Kentsel Dönüşüm" denen oluşum eski mahalleleri, kentin ruhunu yaşatan merkezleri de hedef aldıkça, çocuklar "sokağa çıkma" denen bîhaber büyüyorlar. "Arsada" oynama zaten tarih oldu, kentlerde arsa marsa kalmadı. 
   Gürsel Korat, doğduğu yer olan Kayseri'yi merkeze oturtarak bu olguyu teşrih masasına yatırıyor. Satırlarında temel olarak mimari üzerinden gitse de satır aralarında bir çok ideolojik ve sosyal eleştiri (hem de nasıl) var. Yazdıklarına katılmamak elde değil. Bir çok bölümü okurken "fincancı katırlarının" neden yazarımıza "paralelci" yaftasını vurmadıklarını düşündüm. Alıntı yaptığım bir kaç seçkiyi altta okuyunca, eminin sizler de bana katılacaksınızdır.
   Ekler hariç 169 sayfalık, cesameti olmayan bir araştırma. Kolaycacık okunuveriyor. Bölümler halinde yazılmış, kimisi bir iki sayfa, kimisi daha uzun. Temel olarak Kayseri, Kapadokya üzerine yazılmış olmalarına rağmen, yaşadığınız yerlerle ilgili bir çok paralellik içerdiğinden eminim. İyi kötü yaşadıklarımız hep birbirine benziyor çünkü. Kent merkezinde oturan "kentlilerin", daha güvenli, daha modern diyerek; sitelere hicretini hangimiz gözlemedik ki ! Haftasonları, pikniğe, parka gitmelerin yerini AVM gezmelerini aldığını fark etmedik ki ! Bu minvalde, zamanı kısa periyotlarla yaşayan balık hafızalı çoğunluk değişimi pek umursamasa da; toplum bilinci daha uzun zamana yayılmış okur yazar (ve tabiki de hatırlar) tayfası endişelere garkoluyor (cehalet, mutluluktur). 
   Hülasa, vehim vehim vehimlenmek isteyen "kentli"ler okusunlar. Daha da bilgilenecekler lakin daha mutlu olamayacaklardır ("söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil" etkisi). Kentlilik olgusundan uzakta olanlar okumasalar da olur.
İşte altını çizdiğim kimi satırlar :
"Bu ülkede Moğollardan beri son altmış yılın yöneticileri kadar yıkıcı davranmadı."
"Osmanlıların Balkanlardan neredeyse yüzelli yıl sonra İç Anadolu'ya girebildiğini dikkate almayan bu "tarihçilik", korkarım aynı köksüzlükten hareketle İç Anadolu kültürünü bu kadar kolayca ve hunharca katledebilmektedir."
"Büyük burjuvazi siyasete, küçük esnaf ise ideolojiye basınç yaparak gündelik yaşamı kodluyor."
"Toplumsal işbölümü derinleşirken, toplumsal çeşitlenmeyi reddeden bir kök faşizm büyüyor."
"Yetmişli yıllara kadar köylüler kente uymaya çalışırdı; oysa seksenlerden itibaren kentliler azınlık haline geldi ve kentsel değerler kayboldu."
"Bugün dünya kentlerinin iki görünümü var : Birincisi evrensel olarak her yerde kenti kent olarak tanımamızı sağlayan caddeler ve bulvarlar; ikincisi ise o kentin kendi tarihinin dokusu. Eğer bir şehrin tarihi dokusunu gösteren sokakları yoksa, bir ülkede sokaklar rant ekonomisinin yüksek katlı binalarına teslim olmuşsa, o ülkenin sömürge olduğundan kuşkulanmak mümkündür. Ağzını her açışında "maneviyat"tan dem vuran sömürgeci tacirlerin ve onlar adına şehri dümdüz eden çok katlı blok plancılarının "materyalizm"den anladıkları şey kendi yaptıklarıdır. Bir insan ancak kendi zaaflarını açığa çıkarttığı için taptığı şeyleri zapturapt altına almak ister. Maddeyi para, yanlış inancı put sanan bu tacir zihniyet, fethetmek fiilini de işgal ve yok etme olarak anladığı için ülkemize bir sömürge görünümü vermiştir." 
   "Ülkemizi hallaç pamuğu gibi atan, karıştıran inşaat partisi güruhu, kendini hiçbir zaman bu ülkeye ait hissetmemiş olan, "milli" sömürgecilerden oluşur."