Bugün neler olmuş ?

29 Kasım 2014 Cumartesi

"Attila Marcel" Biberli Sütlaç.

    Sütlaç yermiş gibi olurkene gözünüze acı açılar gelir.
   Silvenkome, naif (ve fakat okkalı) animasyonlardan sonra çektiği ilk uzun metrajda, görseli feci halde Vesendırsın'ı çağrıştıran ve fakat üslupta her ne kadar benzese de içerikte bir o kadar farklı bir işe imza atmış (Allaam nebçim cümle bu !).
   Pol, hayatını iki egzantrik, aşırı korumacı, übergizlifaşist teyzesiyle geçiren otuzüç yaşında bir genç irisidir. Feci halde Frodo Begins'e benzemesi, onu iki yaşından beri konuşmamasına engel olmaz. Nedir : Pol'cük iki yaşında Anacığını ve Babacığını gözlerinin önünde kaybettiğinden o yaşa sabitlenmiştir.
   Konu hakkında daha fazla çürüntü (spoiler'in şu anda bulduğum karşılıktır) vermeyeceğim. Ancak :
   İnsanın geçmişiyle hesaplaşmasının ne denli önemli olduğunu,
   Geçmişlerimizin geleceğini şekillendirmedeki yerini,
   Toplumdaki ayrıkotlarının (ki Madam Prost'a selam olsundur), hayatımıza nasıl da gökkuşağı için güneş rolü oynadıklarını,
   Yaşlı, hasta bir ağaç için verilen mücadeleyi (ki izleyen herkesin aklına aynı şeyler gelmiştir sanırım),
   Sanat Yönetmenliği denilen işin önemini daha iyi anlamayı,
   Şu anda aklıma gelmeyen ve izlerken "bunu muhakkak yazmalıyım" dediğim onlarca ayrıntıyı (ki bunun başlıca nedeni : filmimizin katmanlardan oluşması, en üstte görsel bir neşe olmasına rağmen, foya sıyrılınca alttan hüzün, daha alttan mutluluk, daha altında bilmenin getirdiği coşku sonra yine hüzün ve nihayetinde yine yakalanan mutluluk olmasıdır),
   görmek için izlemek gerek.
   1 Ağustos'da ülkemde vizyona girmiş olmasına rağmen gişe yapmayan filmdir. Güzel ve yalnız ülkemizin sanat düşkünü vizyon film severlerin tercihine terstir. Şiddet, entrika, aksiyon, cinayet, kabalık, intikam yoktur; "şiddet şiddeti bitirmez, uzatır." tarzda incelikler barındıran diyaloglar, dantelanglez gibi işlenmiş karakterler, tablo gibi sekanslar, şükela bir müzik, iyi oyunculuklar, sıkmayan bir kurgu, akıllıca oluşturulmuş senaryo vardır. Hülasa gişe yapmaz.
   Mevsimi geçiyor ama güzel kırmızı üzüm hala var. Salkımlarından koparıp, kurutarak soğutun, açın şarabınızı biraz hava alsın. Doldurun piyaleye, kapatın telefonları, "Attila Marcel"i izleyin. Badeyle beraber film de bitince, olmuşsunuz demektir.

26 Kasım 2014 Çarşamba

"Ayçöreği ve Denizyıldızı" Suna Yakın'dan Bayrak Metaforu.

   Sunay Bey hep bildiğiniz gibi.
   Son yıllarda okuduğum en korkunç kitabı bitiremedim (pek yakında bu güncede). Okuduklarım uykumu kaçırmaya başlayınca dedim "bir "ara okuma" kitabı bitireyim de aklım başıma gelsin.". Başladık Sunay Bey'in bayrak metaforlu kitabına, yatmadan evvel yapılan yarım saatlik dört okuma ile sonunu getirdik (aklım başıma geldi mi ? hayır ! çünkü arada Interstellar'ı izledim, beyin yine mavi ekran verdi).
   Yazarın üslubuna aşinaysanız ve daha önceki kitaplarını okuduysanız, biraz bıkkınlık verebilir. Nedir : ardarda gelen bilgi bombardımanı zihinde bir süre sonra lakaytlık yaratır ve bilgileri kaydetmekten ziyade yazının akışına yoğunlaşırız. 
    Seçilen konuların yelpazesi, kallavi bir endülüs yelpazesini kıskandıracak çeşitliliktedir. Osmanlı tarihi de vardır, ecnebi tarihi de, şiirler, şarkılar, dedikodular, kıskançlıklar, hoşluklar, acılar, kahkahalar, tutuklamalar, yalanlar, dolanlar, gerçekler, hurafeler, siyam ikizleri, şairler, ressamlar, ilk kadın heykeltraşımız, cadıların uçan süpürgeleri (ki bu bölüm sabi sübyana okutulmamalıdır) ve daha neler.
   Gündemden, yaşananlardan, hayhuydan fenafillah olanlar usturuplu okuma ararlarsa, ne duruyorlar efenim. İşte de huzurunuzda, gözlerinizin, zihninizin emrinde "Ayçöreği ve Denizyıldızı". Her türlü anksiyeteye şıpınişi çözüm. Pırıl pırıl olmak isteyenlere. 
   Bazı yazılar zülf-ü yare dokunur niteliktedir ama. Son yazıdan bir kuplecik : "Güneş ışığının kendisini yok edeceğini çok iyi bilen vampir, bütün pencereleri siyah perdelerle kapatmak istiyor." Burada elbette seyrek bıyıklı, sinirli şahsiyetlerin üzerlerine alınmaması gerektir.

"Interstellar" Nolan'dan İnce Kılçık.

   Pek merak etmeme rağmen ancak dün izledim.
   Genel izlenimi merak ediyordum da ondan. 
   Fakir; genelde genel izlenimin dışında çıkarımlar yapmayı sevdiğinden (yahut serde snopluk olabileceğinden (ki en hazzetmediğim haslettir)) herkesin gördüklerinden farklı şeyler idrak etmeyi tercih eder.
   Nolan'ın üslubu malum. Adam; çizgiroman karakterini dahi sahici bir çerçeveye oturtmayı başarabiliyor (Bkz.Batman serileri). Adam; rüyaların dünyasında yaşananlarla ilgili farklı çıkarımların olabileceği konusunda kemikli kılçıklar atabiliyor (Bkz.Inception). Adam, sinemaya farklı bir dil, görülmemiş bir kurgu getirebiliyor (Bkz.Memento).
   Bu film, diğerlerinden daha farklı bir kulvarda.
   Üç saatlik kordelada pek fazla bir görsel efekt yoktur. Bilimkurgunun tam göbeğinde durmasına rağmen böyle ucuzluklar peşinde olmaması, ziyadesiyle takdire şayandır. Yalnız son bir saate kadar robot olarak gösterdikleri yanyana  durmuş üç çubuğa bir türlü alışamadım (ama son bir saate kadar). Asla ucuz bir bilimkurgu (holivut işi bilimkurgu) usulü çerçeve kullanılmamıştır (Bkz. Guardians of Galaxy). Sadece karadelik ve wormhole görüntüleri ile ses efektleri bile holivut bilimkurgularını ıslak meşe odunuyla döver kesafettedir. 
    Metyuvmekkanigi, herşeyin farkında ama bir şey yapamayan, kızına aşık pilot babayı güzel oynamış. Enhetevey'in pek bir numarasını göremedim. Maykılkeyn, Canlitgov, Metdeymın, Kesieflekt her zamanki gibi. Müzik ve ses efekti kullanımı çok ekonomik ve çok akıllıca. Bir kere daha yazıyorum : karadelik ve wormhole görüntüleri için dahi IMAX'de izlenmesini öneririm. Asimov, Hawking okumuş adamı uçurur.
   Başlangıç ve gelişme bölümlerinde beklenen frekans gerçekleşmiş, izleyici sona dair yorumları zihninde şekillendirmeye başlamıştır. Ancak son yarım saatte Nolan biraderler, yarattıkları imgelemin izleyiciyi şallak mallak etmesini sağlamaktadır. Nedir : dün gece izlediğim film hakkında ancak bir gece uyuyup zihnimin yatışmasını bekledikten sonra bir şeyler yazabiliyorum. Çıkarımlara gelecek olursak :
   GİRİŞ VE GELİŞME :
  • Gelecekte bir şeyler olacak, pek iyi şeyler olmayacak, olacakların sorumlusu bizler olacağız.
  • Ordular, sınırlar kalmayacak ama bu zaruretten olacak.
  • İşte bu ahval ve şerait içinde dahi insan ırkını kurtaranlar Amerikalılar olacak.
  • Evrende yalnızız.
  • Bildiğimiz boyutların ötesinde boyutlar var. Bunlardan biri de sevgi boyutu. (bu iyice feysbuk özdeyişine bağladı)
  • Teknoloji ve yapay zeka o kadar da kötü değil.
  • Poltergeist bilimsel bir şey.
  • Yaşayakalma içgüdüsü bazen tüm insan ırkının kurtuluşuna mani olsa da, insanoğlu bu konuda ölümcül yalanlar söyleyebiliyor (Bkz.filmdeki Dr.Mann).
  • Maykılkeyn'in 24 yıl yaşlanma efekti olarak bir tek tekerlekli sandalye kullanılabilir. (aynen öyle olmuş)
  • Kimi zaman kitleleri uyutmak adına bilimsel uyutucu yalanlar söylenebilir, mübahtır.
SONUÇ :
  • Mal da yalan, mülk de yalan.
  • Kader, Gelecek, Tanrı; bunlar hep bizim şekillendirdiğimiz kavramlar.
  • Her şeyin bir nedeni var.
  • Büyük bir çölün ortasında küçücük kum taneleriyiz ve bunların her biri olması gereken yerde.
  • Bir babanın kızına duyduğu sevgi, insanlığı kurtarabilir.
   Kuantum mekaniği ve uzay zaman tekilliği ilginizi çekmiyorsa, bilimkurguya aşina değilseniz, mütedeyyin bir kişiyseniz; bu bombastik filmi izlemek sizi bayar. İlk iki saatten sonra gözkapaklarınıza yenik düşebilirsiniz. Ancak bu özelliklerden birini dahi taşıyorsanız, beyninize kıvılcımlar çıkartacak bu geleceğin klasiğini kaçırmayın derim.


24 Kasım 2014 Pazartesi

"The Salvation" Danimarka'lı Western.

   Şu ahir ömrümde izlediğim ilk Danimarkalı westerndir.
   "Du bakalım nolecek ?" diyerek ekran başına geçmemizle, ilk onbeş dakikadan itibaren koltuğa yapışmamız farz oldu. Danimarkalı yönetmen Bay Levring, sekiz yıl aradan sonra çektiği ilk filmle; western türünün tüm klişelerini kullanarak, sinefile bir buçuk saatlik hoş bir seyir vaadetmektedir.
Evagriin
   Bir şekilde vahşi batıya eklemlenen Danimarkalı bir ailenin dramıyla harmanlanan senaryo, başlardan itibaren tipik bir intikamlı western filmine dönüşmekte, sonraki adımların neler olacağını az çok (haydi tamamen diyelim) tahmin etsek de, kötülerin nasıl öleceğini izlemek için bir 92 dakikayı harc-ı alem etmekteyiz. 
Şarlotrempling
   Elbette ki filmimizin en önemli kozu, Medsmikelsen'dir. Bay Mikelsen; karikatüre dönüşebilecek kadar klişeler barındıran protagonisti, kâh aşık olduğu kadına olan hayran bakışlarıyla, kâh kardeşinin ölümünü idrak ettiği anda yaşadığı katatoniyle (ki yönetmen burada tüm sesleri durdurarak güzel bir alkışı haketmiştir) vesair oyunculuk gösterileriyle; ete kemiğe büründürmekte, filmimizi daha bir izlenesi hale getirmektedir. Evagriin ise tek kelime etmediği rolünde deli deli bakmadığı zaman feci halde Şarlotrempling'e benzemektedir.    
   İlk yarıdan itibaren eksenini hafiften kaydıran (intikamdan, komploya) senaryo, sonlara doğru artan şiddetin etkisiyle izlenebilirliğini sürdürerek izleyiciyi sıkmamaktadır. Filmimizin pek bir mesaj kaygısı yoktur. Baskın otoritenin işlediği bariz suçların toplum tarafından nasıl içselleştirildiği, toplumun yönetici kitlesinin nasıl baskın otoritenin suçlarına müdahil olduğu gibi alt mesajlar ancak dikkatli ve politik yönden uyanık sinefilin dikkatini celbedecektir. Kovboy filmi izlemek isteyen düz sinefilin ise bundan haberi bile olmayacaktır.
   Hülasa; akşamları kafa boşaltmak isteyen mısırını patlatır, çocukları yatırır (şiddet ve kan vardır), oturur izler. Kaçırırsa da üzülmez. Böyle yani...



20 Kasım 2014 Perşembe

"A Walk Among the Tombstones" Scudder'ı İzleme ve Okuma Rehberi.

 
   On küsur yıldır beklediğim filmdir. Lawrence Block'un Scudder karakterini naçizane tanıtmıştım evvelki entarilerde. Nihayet filmi de gösterime girdi, dün izledim.
   Beklenen frekans gerçekleşmiş. Filmimiz, romandaki havayı pek az yakalamıştır. 
   Laymniisın başrole eğreti durmuş, romanda ciddi olarak gözünüzde kurduğunuz atmosfer filmde olmamış, zihninizde oluşturduğunuz kast hiç de zihninizdeki gibi kurulmamış, karakterler derinleşmemiş, senaryo ve kurgu aksamış (üstelik romanın ciddi olarak dışında kalmak pahasına), arakolpa da edebiyattan (polisiyeyi edebiyat sayarsanız (ki ben sayıyorum)) sinema yapma tehlikesini bir kez daha idrak etmiştir. 
   Nedir : herkesin muhayyilesi kendinedir. Benim oluşturduğum filmde Scudder'ı Cefbiricis oynar, çiğ renkler değil gri filtre kullanılır, diyaloglar daha sert olur, kurgu da yaş üzüm rakısı gibi ipek şeklinde akardı. Neyse, buna da şükür.
   Romanını okumayanlar, polisiye izlemeye hallenenler hayal kırıklığına uğrarlar. Polisiye için fazla ağır, dram içinse fazla hafif bir filmdir. Ancak romanına iptila olanlar (ki öyle olan yegane kişiyi sadece aynaya baktığımda görüyorumdur) , hayalkırıklığına uğramak pahasına olsa da izleyeceklerdir. 

"Ankara Türk Dünyası Müzik Topluluğu" Ankaralılar Lütfen İlgisiz Kalmasın.


   Nasıl hicap duyuyorum bilemezsiniz !
   Hasbelkader iki yılı aşkın süredir Ankara'da yaşıyorum. Kısmetse Foça'ya döndüğümde özleyeceğim nadir keyifli anlardır, Ankara Türk Dünyası Müzik Topluluğunun konserleri.
   Bir topluluk düşünün ki, Türkçe konuşulan tüm coğrafyalardan geleneksel repertuvarı derleyip her ay ücretsiz konserler versin. 
   Bir topluluk düşünün ki müzik dağarcığında medeniyetin beşiğinde yatan külli ezgiler (hem de kadim olanlarından) bulunsun. Derledikleri tüm ezgileri şahane bir disiplinle, kulağa en hoş gelen şekliyle icra etsin. Topluluğun tüm sazende ve hanendeleri, başta şefleri olmak üzere izleyiciye müzikal anlamda unutulmaz anlar yaşatsın. Üstelik ayda bir kez olmak üzere ücretsiz (ÜCRETSİZ) olarak, herkese açık olarak konser versin. 
   Hicaba gelirsek.
   Bu mümtaz topluluk, konserlerini (şimdilerde nedense kapanan) Operet Sahnesinde verirdi (Resim Heykel Müzesinin içindeki şükela yaldızlı salon). Salonun koltuk kapasitesi pek azdı. Kimi konserlerde koridora sandalyeler falan konulurdu. Şimdi konser yerleri değişti. Gençlik Parkı Kültür Merkezinde konser veriyorlar. Oranın koltuk sayısı fazla. Bu akşam salonun sadece yarısı doluydu (balkona bakmaya içim elvermedi). Seyircinin azlığına rağmen, topluluk Kerkük'ten Kırım'a, Prizren'den Uyguristan'a, Gagauzya'dan Tiva'ya çok değişik coğrafyalardan ezgileri mükemmel icra etti. Fakir; Baba tarafından Kosovalı, Ana tarafından Çerkes olduğundan her coğrafyanın ezgilerinde duble mest oldu. Ama konserin sonlarına doğru dolan salon, finalde Tiva'dan "Turan Yurt" destanından bir türküyle iyice coştu. 
   Konserlere davet ettiğim ve icabet ettikçe bu gecelerin müptelası olan Türkmenistan'lı bir arkadaşım "Kuşt Depti" türküsünün Türkmenistan'da bile bu kadar güzel söylenmediğini söyledi. Herhalde diğer coğrafyalar için de aynı hassasiyeti gösteriyorlardır. Benim hayret ettiğim : Azerbaycan'dan seslendirilen bir türküden sonra aniden Kerkük ağzına yaptıkları inanılmaz geçiştir. Bu geçişler kolay geçişler değil. 
   Işık, ses, kostümler, solistler, danslar, repertuvar, sesler ve sazlar için söyleyecek hiç bir şey yok. Şehirde yaşayıp da bu nimetlerden faydalanmayanları, müzikten, kültürden imtina edenleri anlamıyorum. Aynı saatlerde tıklım tıklım olan AVM'lerde dolaşan kuru kalabalıkların vitrinlerde alamadığı metalara bakıp, bu faaliyetlerden uzak durmasını anlayamıyorum. Topluluktaki insanların gözlerindeki ışığı, yaptıklarından duyduğu gururu paylaşmayanları hor görüyorum. Ve bu topluluk adına, katılımın sefaleti yüzünden aşırı derecede hicap duyuyorum.
    Topluluğun sonraki konseri 19 Aralık 2014 Perşembe akşamı 20.00'da Gençlik Parkı Kültür Merkezinde. Metro istasyonundan beş dakikalık yürüme mesafesinde. Kaçıracaklar ve kaçıranlar utansın.
Bu ezginin, herhangi bir siyasi partinin (ki temellerini etnik değil dinsel temele oturtan bir siyasi partinin) tematik ezgisi olmasından da hicap duyuyorum.

16 Kasım 2014 Pazar

"Caramel" Ağdalı Kadın Filmi.

     Almodovar Lübnanlı olsaydı çekecek olduğu filmdir.
   Oysa Nadine Labaki; yazmış, yönetmiş üstelik şükela şekilde oynamış.
   Lübnan'da geçmesini gözardı edebilirsiniz. Arkaplan her ne kadar farklıysa da yaşanılanlar bir o kadar tanıdık. 
   Kordelamızın türüne ise "kadın filmidir" desek hiç karnımız ağrımaz. 
   Beyrut'da güzellik salonu işleten üç kadının hayatlarını izliyoruz. "Karamel" ise bildiğiniz ağda. Klasik tarzda hazırlanan ağdanın hazır olmasının ardından tadına bakılması, kadınların kendi aralarındaki ilişkiler, hayata karşı duruşları, toplum kurallarının getirdiği kısıtlamaları nasıl hallettikleri, arkadaşları, sevgilileri, aileleri, sırları, yalanları, aşkları, inatçılıkları, saplantıları ve daha neler.
   Senaryonun belirli bir omurgası yok. Ya da omurga demeyelim de, kılçığı mevcut. Eksende Layale'nin yasak aşkı, çevrede ise yaşananlar var. İşte bu zaman diliminde; Beyrut'daki yaşamlardan kendimize ve çevremizdeki kadınlara uyarlayabileceğimiz onlarca duygu pıtırcığı bulmak mümkün.
   Filmin müziklerine ayrı bir parantez açmak farzdır. Coğrafyanın ve kültürün yakınlığından olsa gerek, filmdeki (ki hepsi Halit Muzannar'ındır) müzikler aklınızdan çıkmayacak. Özellikle sonlara doğru "Mreyte Ya Mreyte" (bir de çevirisini okudunuğunuzda) nasıl içine dokunur insanın anlatamam. Müziklerin yapan kişinin filmden sonra Bayan Labaki ile evlenmesi de iyiymiş. 
   Görüntü yönetimi için de bir parantez şarttır. Çok özenli bir renk seçimi, filmi nerelere götürüyor bilseniz. (bu parantez kısa oldu)
   Kendi açımdan özellikle dikiş makinesi başında geçen sahnelerde salya sümük olduğumu itiraf etmeliyim (hep Anacığım düştü aklıma). Kadınların ve kadınları anlamaya hallenen erkeklerin izlemesi çok iyi olur. Androjen sinefiller ise kaçırmasınlar efem.


10 Kasım 2014 Pazartesi

"Dracula Untold" Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

    Yönetmen ve senarist tarihsel gerçekleri kendilerine göre yorumlamakta tamamen özgürdür. Misal : "Şaerefsiz Kopuklar"da Tarantillo; Hitler ve avenesini şükela bir şekilde Musevilere katlettirip izleyiciye sinematik bir orgazm yaşatmakta herhangi bir beis görmeyebilir. II.Dünya Savaşını azıcık bilen sinefil dahi bu kuntastik sahneyi müstehzi de olsa gülümseyerek temaşa edebilir. Yönetmen bey öyle arzu etmiştir, film öyle çekilmiştir. Bütün olarak değerlendirildiğinde filmin bu kadar tarihsel fantazyayı barındıracağı zaten bellidir. Bu saptırma fakirin gözüne batmamaktadır.
   Lakin Vlad Tepes'in hikayesi bir türlü içime sinmemektedir. Osmanofil değilim. Irkçılık ve faşizmle hiç işim olmaz. Hayatımı şekillendirebilecek herhangi bir aidiyete hiç bir yakınlığım yok. Mütevazı olarak tarihle ve sinemayla ilgileniyorum. Filmimiz bana fena halde şekilci propagandacı geldi. 
Sentineller Sion'a saldırmıyor.
   Nereden bakarsanız vasat altı bir holivut kordelasıdır. Göze fena halde batan CGI efektleri, olmazsa olmaz güç/aile ikilemi, herhangi bir şekilde derinlemesine işlenmemiş üstünkörü karakterler (yan karakterleri bırak, ana karakterler bile sığ kalmış) tarihsel saptırmaları daha da çekilmez hale getirmektedir. Bir de matrix'ten araklanan dövüş sahneleri, sentinel benzeri yarasa sürüleri, LOTR'den intihal edilen savaş efektleri falan, eşşeğin mahrem yerlerine su kaçırmaktadır.
Bu şekil bir II.Mehmet !
   Benim bildiğim büyük bütçeli yapımların sanat yönetmeni olur. Bizdeki dizilerde bile var. Bunlar, çevresel faktörleri, aksesuarları, kostümleri, dekorları, aksanları falan olayın geçtiği mekana zamana adapte ederler. Bu filmde sanat yönetmenine boşuna para verilmiş. Osmanlı'da yeniçeri dediğimiz asker grubu hakkında hiç bir araştırma yapılmadan vermişler kostümü olmuş klabır tarzı yeniçeri subaşısı, Osmanlı Padişahları hiç araştırılmadan vermişler çakma Kenan Doğulu'yu II.Mehmet olarak kasta. Gerçekte Vlad Tepes'in kafasının yollandığı II.Mehmet'i de Vlad Tepes vakumla kurutarak finalde tüyü dikmektedir (deyimin etimolojisini merak edenler bağlantıyı tıklayıp, yazının sonunu okuyabilir). Bu arada İMDB'de filmimizin Türkçesi olarak "Tarihdeki Yalanlar" yazıyor. Gerçek mi bilemedim ama pek komik. Hem anlamı, hem de "tarihdeki" ne demek yav. Onu bari doğru dürüst ("tarihteki") yapın kardişim. Filmi izledikçe Ülkü Tamer'in (şiirseverlerin pek bir sevdiği, benim ise her zaman garip hislerle andığım) meşhur şiiri geliyor aklıma. Sevap pointlerimin yükselmesi adına onu da alta yazıyorum.
   Neticede; tarihin bu kadar ters yüz edildiği yapım olarak "The Life of Brian"ı biliyorum ama kendileri über absürd bir yapım olduğundan (ki monti piton'a selam olsundur), bu tersyüzlük dikkate alınmamaktadır. Bu filmdeki tersyüzlük ise bayağı ciddi ciddi verilmekte, bu da sinirlerimi ciddi olarak bozmaktadır. Yine de akşam yapılacak herhangi bir şeyiniz yoksa sörvayvır izleyeceğinize (hala sürüyor mu o ?) bunu izleyip sinirlerinizi daha az bozabilirsiniz.

KONUŞMA 

- aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci ?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
- çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.

Ülkü Tamer

1 Kasım 2014 Cumartesi

"Yeraltından Notlar" Galiba hepimiz biraz yeraltındayız.

    "Ben hasta bir insanım... Huysuzum. Hiçbir cazibesi olmayan biriyim." diye başlayan kitabımızı ilk gençlik yıllarında okumuş, pek de bir haz alamamıştım (içim kararmıştı). Aradan geçen otuz yıldan sonra rahlemize yatırmak şart olmuştu. Nitekim onbeş günde anca bitti.
   Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'yi de okumayalı hayli olduğundan, üstadın gizli bir humor (ne işim olur humorla) alaycılık barındıran lezzetli üslubunu keyifle tattım. Dedim ki : çizeyim altını üstünü daha iyi olur. İlk yirmi sayfadan sonra vazgeçtim. Bay Fyodor, kelimelerle kâriyi alenen dövmektedir. Tamamen monolog şeklinde yazılan eser, kolay okumaların kitabı değildir. İyice odaklanmak, dışsal etkenlerden uzaklaşmak gerektir. 
   Aforizma peşinde dolanan feysbuk trolleri bir keşfetseler, bulunmaz hazinedir. Ancak bütün olarak değerlendirildiğinde; her insanın kendine yakıştırabileceği hasletler barındıran oldukça da (şimdi burada ne yazayım bilemedim. karamsar yazacağım olmayacak, acınası olmaz, komik hiç olmaz) trajik (hah bu olur gibi oldu) bir başeserdir.
   Nedir : okumaya hallenen körpe kârilere göre değildir. Bayan Dostoyevski'nin oğlu Mihayl, kimi zaman bir cümleyi beş (beş, BEŞ, 5) sayfaya yaymakta, herşeyi iki satırlık cümlelerden anlamayı (bkz.Y.Özdil köşeyazıları) iptila haline getiren günümüz modern (cesur, yeni dünya ve huxley'e selam olsun) insanına bu biraz ağır gelebilmektedir. 
   Arada pek nadir de olsa, anlatıcının günlük hayatına dair anekdotlar vardır. Bunlar, yeraltı müdaviminin günlük hayatına yönelik kimi somut ipuçları verse de (ki bu anekdotlar, yazarın eserlerini okuyana çölde vaha gibi gelecektir.) kitabın geneli, insanın fıtratına yönelik yazıldığından anlatıcıyı bir şahıs değil acımasız bir tespitçi olarak görmek daha doğru olur.
   Okumaya niyetlenenlere acizane önerim : bu kitabı sonbaharda okumayınız. İçinde bulunduğumuz nazik ahvalde, kayıpların sıradanlaştığı zamanlarda, arsızlık hırsızlığın rutine bağlandığı günlerde, sınırların tartışıldığı haftalarda, gökyüzünün kurşuni bir şekilde arza aktığı havalarda, pulvarize yağmurlarla ıslanan çamurlu caddelerde, sinüzitin kaşlara çöreklendiği durumlarda, Selahattin Pınar şarkıları çalarken okunmaz, okunmamalıdır.
   Lakin.
   Nebatatın canlandığı, güneşin ısıtmaya başladığı, olumsuz haberlerin azaldığı zamanlarda Refik Fersan'ın "Rüzgar Uyumuş" eseri dinleniyorken, okunması yeğdir. 
   Ha ! İsviçre'de yaşıyorsanız her zaman okuyabilirsiniz.