Bugün neler olmuş ?

31 Ocak 2014 Cuma

"Dallas Buyers Club" Dallaslı Kovboy Gregor Samsa....

   Sert filmdir. (bu meyanda belirteyim : sabî sübyanla zinhar izlenmez)
   Homofobi, ırkçılık, AİDS, FDA, ilaç sanayisi, devletin insan tercihlerindeki baskısı, eşcinsellik, hukukun nasıl hukuka aykırı olabildiği gibi pek çok konuda (üstelik kıllıkışlı mevzulardır bunlar) iki saate yakın süresiyle izleyiciyi meşaz bombardımanına tuttuğu halde, senaryonun omurgasına bir değişim hikayesi otturtuğundan ilgiyi düşürmeden sonuna kadar sürdürür. 
   Homofobik, ırkçı, canki, ayyaş, tüm tepkilerini fiziki şiddet olarak gösteren, cahilcühela (İdris Amil'in Dallas Şubesi (Bkz.Galiz Kahraman)) Dallaslı bir kovboy, AİDS olduğunu ve 30 (yazıyla otuz) günlük ömrünün kaldığını öğrenince, e mecbur olaylar gelişir. 
Bu insanlar aynı kişi !...
   Gerçek bir hikayeye yaslanan senaryomuz ajitasyona son derece açık olmasına rağmen Yönetmen bey dümdüz bir film çekmeyi, seyirciyi kışkırtmamayı tercih etmiş, pek de iyi yapmıştır. Kimseyi övme ya da yerme gibi bir kaygısı olmayan kordelamız, çekimleri olsun sanat yönetimi olsun, renkçisi (80'li yılları pek iyi anımsatmaktadır renkli sepya kareler) olsun, ışıkçısı olsun, bilet parasının hakkını vermektedir. Bunun hakkını fazlasıyla veren iki unsur ise Metyuvmekkanıgiy ile Cerıdleto'dur. İsmini okumasam 23 kilo veren başrolün bir zamanlar ejderhalarla savaştığına, yardımcı rolün ise zaman yolculuğu yaptığına asla inanmazdım. Fiziksel değişim bir yana başrol oyuncumuz; aksanı, yürüyüşü, bira içişi, direksiyon tutuşu, hülasa her türlü başka bir insan olmuş, yardımcı oyuncumuz ise başka bir insan olmakla kalmayıp, başka bir cinsiyet olmuştur. Alkışlar bu iki oyuncuya, ıslıklar ise Cenifırgarnır'a gitsin (nasıl bir hayalkırıklığıdır bu yareppim ?) 
    Eğlenmek için izlenmeyecek, düşünmek için izlenecek filmdir. Kayıtsız kalmayınız...
Leto'nun erkek kostümlerinin eğretiliğini nasıl çalıştığı, aktör okullarında anlatılmalıdır.

30 Ocak 2014 Perşembe

"Bir Ses Böler Geceyi" Ahmet Ümit'ten Mistik Gerilim (değil, değil !..)

   Bir günlük novelladır. Devamlı geri dönüşlerle kahramanımızın yaşadığı süreçler olay örgüsüne eklenerek kitap sündürüldükçe sündürülmüştür. Anlık örgü Alevilik ritüelleri ve bir ölüm etrafında gelişmekte, geri dönüşlerde ise protagonistin solculuk geçmişi hakkında bilgi sahibi olmaktayız.  Standart A.Ü. polisiyesi bekleyenler, kitabın sonunda hayalkırıklığına uğramaktan kurtulamamaktadırlar (Bkz.Ben). 
   Okuduğum en başarısız A.Ü. kitaplarındandır. Çünkü : karakterler pek iyi işlenmemekte, olaylar sanki bir tiyatro sahnesinde (geri dönüşler hariç) gerçekleşmektedir. Köylüler arada lehçeli arada İstanbul Türkçesiyle konuşmakta, araya katılan mistik ögeler inandırıcı olmamakta, cinsellik ise bazı sayfalarda gereksizce detaylandırılmaktadır.  Diyeceğim odur ki : hatt galât, mâna galât, imlâ galât, inşâ galât (yalnız şapkaları unutmayayım diye amma sıkıntı yaptım haa !)
   İflah olmaz Ahmet Ümit müptelasıysanız ve Aleviliği de merak ediyorsunuz, okuyabilirseniz. Değilseniz uzak durunuz !...

NOT : Biraz araştırdım filmini de yapmışlar. Başrolde Cem Davran varmış galiba, koşarak uzaklaşınız !...

29 Ocak 2014 Çarşamba

"Galîz Kahraman" İhsan Okta Yanar'dan Sıradan Olmayan Kâriye Sıradışı Novella.

    Başlıktaki harf hatasının açıklamasını arzedeyim. Bu; kendimce üstadın yazma usulünü betimleyen bir benzetmedir. İOA kitapları yaydan fırlatılmış bir okta yanarcasına okunur, menzile ulaştığında ateş söner. Kimi hedefi ıskalar, kimi boğayı gözünden vurur. Bu okurun meşrebine ve birikimine bağlıdır. Her hâlukarda; okun üzerinde hafiften bir yanış durumu olur ama...
   Üstad; "Suskunlar"dan sonra okurun dimağını şenlendiren "Yedinci Gün"de, artık yavaş yavaş günümüzde geçen satırlar karalayacağının ipuçlarını vermişti. "Galiz Kahraman"da bu kehanet gerçekleşiyor. 
   TDK güncel sözlüğe göre "galiz", "kaba ve çirkin, iğrenç" anlamına geliyor. Anar, 181 sayfalık novellasında, sıfatıyla müsemma bir anti-kahramanın hayatından kısa bir bölümü bize aktarıyor. Her ne kadar protagonist tahtına otursa da Kasımpaşalı İdris Amil asla ve kat'a okurun sempatisini kazanamıyor. Ne Aslan Asker Şvayk'ın bön kurnazlığı ne de Zübük'ün çıkarcı eblehliği yok Kasımpaşalı İdris Amil'de. (Efgan Bakara adamımdır. O başka)
   Uzun İhsan Efendi, her zaman olduğu gibi okuru şöyle bir silken ve arasıra at gibi kişneten şanjanlıyanardönerli bir dil kullanıyor. Eğer dile ve anlatıma takılıp okursanız çok eğlenir bir günde bitiriverirsiniz kitabı. Lakin, makaralı anlatımın arkasında yatan yüzlerce (abartmıyorum) gönderme ve detaya takılıp kalırsanız, fakir gibi uzuun uzuun altını, üstünü çizer, lugat karıştırır, gece gündüz okumak kaydıyla on günden önce bitiremezsiniz. 
   Çoğunlukla edebiyat dünyası olmak üzere bir çok ahkam kesici bu eleştirilerden payını alıyor. Sadece eleştiri değil, toplumsal tespitler de gırla gitmektedir. Aşağıda ilk sayfalarda altını çizdiğim bazı satırları yazıyorum. Devamını ve dahasını okumak isteyenler kitabı alacaklar bir zahmet. Zinhar korsanına sarkmayın, fiyatı anormal makul, haysiyetli bir kitapçıdan (Gazi Kitapevi) 9 törkişliraya edinilmiştir. Alın okuyun, pişman olmazsınız.
"Kadınlar kavga etmezdi ama bütün kavgalar kadınlar içindi, medeniyeti kadınlar kurmamıştı ama medeniyet kadınlar için kurulmuştur."
"İyi bir edebiyatçı kabiliyetli değil cesur olmalıydı. Herhalde bundan, iyi fizikçilerin de zeki değil, cesur olması gerektiği sonucu çıkardı."
"bu suretle, hanımın camiasında akıl ve ahlak konusunda, mitostan logosa geçilemediği için ezkaza bir güneş doğarsa, kalleşçe yollardan Şark'ta derhal batırılır ve ufuktaki kanın kızıl rengi keyifle seyredilirdi."
   Burada pavyonlar hakkında kısacık ama şükela bir tespit paragrafını aktarmazsam olmaz. 
   "Ama yine de pavyonlar o kadar kötü yerler değildi. Çünkü tuhaf gelecek ama, bir yanıp bir sönen rengarenk neon lambaları, yol iz bilir ve hürmetli fedaileri, cömert garson ve kadirşinas komileri ile bu tür bir mekana devam etmek, insan olmanın iki yolundan biriydi ! Hakikaten de insanlar iki ayrı sınıfa ayrılırdı : yapanlar ve yaptırtanlar. Para, yaptırtmanın bir yolu idi ve bir kadına kendisine cilve yaptırtmak, bir şarkıcıya şarkı söylettirmek, bir dansöze göbek dansı yaptırtmak, garsonlara hizmet ettirtmek ve oradakilere kendisine saygı duydurtmak isteyenler, buranın müşterisiydi. İnsan olmanın diğer yolu ise, aşık olmak, şarkı söylemek, dans etmek, kendi işini kendi görmek ve kendine saygı duymaktı. "İnsanı insan yapan aklıdır" diyen Aristo eğer o pavyona gitseydi, "parayı koklatanlar da insan yerine konulur" fikrine varabilirdi. Kısacası, hayatlarını para kazanmaya adanmış sahısların insan onuruna yaraşır bir şekilde yaşamaları, pavyonda gelen hesap sebebiyle, onlara pahalıya patlıyordu." 
   Son olarak da ustanın son sayfada patlattığı grenat, zihni pırıl pırıl yapmaktadır. Burada öğreniyoruz ki İdris Amil hazretleri bir Hyperanthropos, bir Übermensch, bir üstinsandır. Bu da sayfaları hakkıyla çeviren kâri için (müziksevere kreşendo, şikempervere kaymaklıcevizlifırınlanmışkabaktatlısı) überkuntastik bir kapanıştır.
   Haydi iyi okumalar...  

26 Ocak 2014 Pazar

"Blue Jasmine" Ne oldum dememeli !...

  Şükelâ bir Vudielın filmidir. Yok "To Rome in Love"da çuvalladı falan demeleri boşa çıkartan filmdir. Bir buçuk saat (98 dk.) ilgiyi düşürmeden izlenmeyi hakkeden (k şeddeli) filmdir. 
   Cenıt ismini fazla avam bulup Yasmin olarak değişen sosyetenin gülü (kremdolakrem) başkarakterimiz (ama ne karakter !), dibe vurduktan sonra burun kıvırdığı kızkardeşinin yanında yeni bir yaşama başlamaya çalışır. Konumuz budur. 
   Keytblençıt, nevrozun eşiğindeki kayıp yasmin'e öyle bir yorum getiriyor ki, şapka çıkarmak gerektir. Yalnız ben tüm film boyuncaki o nevroz eşiğinden ziyade yalan söylemeden hemen önce girdiği kararsızlık modunu daha bir zevkle temaşa eyledim. Diğer roller biraz üstünkörü geçiştirilse de özellikle amerikan rednekleri Çili ve Ogi ile kızkardeş Cincır, betimlemede vasatın üstüdür. Alekboldvin hiçbirşey yapmadan kendini oynamıştır. Kostümler, aksesuarlar pek elegant (şimdi baktım da bütçe şişmesin diye hepsini kiralamışlar), çekimler, müzikler ortalamanın üstüdür.
   Filmimiz geri dönüşlerde Niyork'ta, aktüel çekimlerde ise Senfrensisko'da geçmekte ve bu geçişler arasında ciddi farklılıkların Yasmin karakterinde nasıl deformasyona neden olduğunu ibretle idrak ediyoruz. Bu arada Yasmin'e hafiften kıllanmaya başlıyor, filmimiz ilerledikçe gördüğümüz aşırı snopluk ise kıllanmanın dozunu ifrit olmaya doğru doğrultmaktadır. 
   Nedir : Bayan Elın'ın oğlu Vudi bizlere bu pelikulada kapitalizmin insana neler ettiğini zarafetle ve hissettirmeden anlatmakta, finalde ise bu tuzağa kapılanları nelerin beklediğini yüzümüze çarpmaktadır.
   Marka düşkünlerine, arabasının markasıyla övünenlere, vudielın müptelalarına, keytblençıt hayranlarına hararetle öneririm.

25 Ocak 2014 Cumartesi

"Kör Saatçi" Richard Dawkins'ten Yaratılışçılara Bilimsel Bir Şaplak...

   Canlıların mükemmelliği ve karmaşıklığı hem saygıyı hem de "derin" bir soruyu hak ediyor. Mükemmel ve karmaşık canlılar nasıl var oldu ? Kimileri her şeyi tasarlayan bir Yaratıcı'nın olduğuna inanıyor, kimileri de karmaşık canlıların rastlantı eseri ortaya çıkabilecek kadar basit olan canlılardan evrimleşerek oluştuğunu savunuyor. Zooloji Profesörü Richard Dawkins doğal seçilim yoluyla gerçekleşen evrimin yaşamın karmaşık tasarımını açıklayan tek kuram olduğunu düşünüyor. Kör Saatçi bu düşüncenin kuvvetli ışığında yazılmış, söylemek istediğini berrak bir biçimde söyleyen, anlatan, öğreten bir kitap; ama hepsinden de öte, bütün iyi kitapların yaptığını yapıp kafa karıştıran, soru sorduran bir kitap.
   Paralel yapılanmanın yalnız ve güzel ülkemizde ilk kadrolaştığı kurumlardan biri olan TÜBİTAK'ın bu kitabı yayımlaması ise ayrı bir hayret nidasıyla kaşlarımızı kaldırıyor. Malumunuz badem tayfası evrim teorisine pek sıcak bakmaz. Bizim bademler yine iyi, hrıstiyan bademleri evlerden ıraktır. Evrim dediğinizde turnusol gibi renk değiştirme yetenekleri vardır. Hemmen "göz kadar mükemmel bir organın evrimle oluşamayacağına" dair "ara fosillerin bulunamaması"na kadar ezberlemiş ne kadar klişe argümanları varsa yüksek sesle dile getirirler (bkz.çığırmak). 
   Neyse... daha sonraları "Şeytanın Papazı" ve "Tanrı Yanılgısı" kitaplarıyla dini çevrelerin hışmına uğrayan yazarımız, 1986 yılında yayımladığı bu kitabında üstte belirtilen tüm argümanlara karşı bölüm bölüm önüne yatırılan tezleri (bilimsel kanıtlarla birlikte) çürüm çürüm çürütüyor. İtiraf etmeliyim sonlara doğru gittikçe çetrefilleşen konular yüzünden hepi topu 15 tane olan gri hücrelerim hayli ısındı. Ancak kallavi fasılalarla bölüm bölüm okudukça daha kolay aktı okumalarım.
   Evrim konusuna merakınız varsa, bir fikrinizin olmasını istiyorsanız bilgilenmek amacıyla okumanızı öneririm. Kitapçılarda var, korsanı yok, fiyatı ucuz. Alın, bir kenarda dursun.






24 Ocak 2014 Cuma

"Çıplak Ayaklıydı Gece" Alışkın Olmadığınız Uslüpta Ahmet Ümit Öyküleri...

   Ahmet Ümit'ten dokuz hikaye.
   Bildiğiniz Ahmet Ümit tarzı polisiye değil ama.
   Daha ziyade 80 darbesi öncesi ve sonrası yaşananları (zannediyorum biraz da kendi yaşadıklarından yola çıkarak) yorumlayan öyküler...
   Sonuna kadar okudum ama içim bayıldı. Kimi öykülerde digemkârlık yapacak denli yaşamışlıklarım da vardır lakin, dil mi bayıcıydı, tasvirler mi karamsardı bilemiyorum, çok zor aktı.

Yine de dönemi merak ediyorsanız ve Ahmet Ümit'in müptelasıysanız yolculuklarda gideri vardır.


22 Ocak 2014 Çarşamba

"Tam Yetki" Jeffery Deaver'dan gereksiz Bond Romanı...

 
   Hayatımda okuduğum en gereksiz, en sığ, en başarısız James Bond romanıdır.
   Kötü çevirinin de etkisi var muhakkak (bir meslektaşı Bond'a "tamam kardeşim sen merak etme" diyor mesela). Her bölümde en az birkaç kez burnumuza sokulan reklamların da etkisi vardır. Lakin esas unsur; daha önceki bond romanlarında gördüğümüz incelikli kurgunun, snop mizahın, düşündüren hikayenin bu kitapta olmamasıdır. Utanmadan itiraf ediyorum, ilk kez ileri sararak bitirmeyi başardığım bir kitaptır. 
   Yazarın da bulabildiğim en antipatik fotosunu koyayım da öfkem soğusun bari.
NOT : Ankara'da yaşayan kâriye, kendine eziyet etmek istiyorsa bu kitabı ve yazarın bende bulunan kitaplarını bilâücret vereceğim. Tandoğan civarlarında olma ihtimaliniz varsa erharat@gmail.com e-posta adresinden bana ulaşın, ben de (evden ırak) kitapları size vereyim. Bu ihtimal gerçekleşmezse, kitaplar Mebusevleri Ören Sokak'ta bulunan banklarda bulunabilirler.  

19 Ocak 2014 Pazar

"About Time" Bilimkurgu olmayan zaman yolculuğu...

   Yirmibir yaşında babanız sizi tenhaya çekiyor ve zaman yolculuğu yapabildiğinizi söylüyor. Genetik bir durum, biraz kısıtlı (sadece geçmişe yönelik) ama olsun, yine de zaman yolculuğu. Çok fazla değişiklik yapılmadığında kelebek etkisi gibi şeyler olmuyor. Para peşinde koşmak mutluluk getirmiyor. Bazı küçük ama önemli püf noktaları var. Hepsi bu. Turuncu kafalı esas oğlanımız Tim ise önceleri katatoniye düşse de hayat ilerliyor, olaylar gelişiyor.
   Romantik komediler şahı, sayntolojist yönetmenimizi görünce "Allam bu adam nasıl zamanda yolculuk filmi yapar ?" dediydim. Ama gâvur yapıyor arkadaş ! Zaman yolculuklu, aşklı, evlilikli, çocuklu, ebeveyn ilişkili bildiğiniz güzel film olmuş...
   Bilimkurgu meraklısıysanız ve romantizme uzaksanız bu filme de uzak durun. Azıcık bilimkurgu ve zaman yolculuğu konularına aşinaysanız ve bilimsel yönüyle incelediyseniz yine uzak durun (bu kişiler için tahammülfersa hatalar içermektedir) velakiin fakir gibi hem bilimkurguyla hemhâl hem de gülümseten filmler seviyorsanız, izleyiniz...
   Bill Naygi (öyle miydi o soyadının telaffuzu ?) kişisini "Slartibartfast" olduğu dönemlerden beri sevmekteyizdir. Burada da hindi gıdısını titrete titrete iyi rol kesiyor.  Portakalkafa esas oğlanımızı daha önce farketmemişim (ki aslında birçok filmde görmüşüm dikkat etmemişim) burada iyice bir farkettim. O da iyi. Reyçılmekedıms için bir şey demiycem, görmeniz daha iyi olur.
  Yalnız; doğan çocuklarınızın aynı kalmasını istiyorsanız, geçmişe gidip kaybettiğiniz sevdiklerinizi görmemek gibi bir  ikilem var. Burası çok ilginç. Bu kırılma, kişinin kendi egosuyla göçen sevdikleri arasında kalıp ikilem yaratan bir durum. Kaldı ki filmimizde bu ayrıntı güzel bir şekilde işleniyor.
   Tek eleştirim süresinin uzunluğu (123 dk.) olabilir. Yönetmen her nedense birbuçuk saatlik filmi iki saate sündürmeyi tercih etmiş. Olsun hiç sıkılmadım, aynı kafadaysak sizlerin de sıkılmayacağını kuvvetle tahmin ediyorum. Müzikler de cabası (iyiler)...
   Haftasonu sevdiceğinizle meşrebinize göre ister şarap ister osmanlı şerbeti ile telefonlarınızı kapatarak izlenilesi filmdir.

NOT : Bir de "Dayı" diye çevirmişler ama "Uncle" ne kadar dayıysa o kadar dayıdır bir karakter var ki, filmden azade olarak değerlendirmeliyiz. O ne şahane karakterdir o öyle. Adamımsın Ankıldii...

18 Ocak 2014 Cumartesi

Eğlence Parkı "Bay King'den Lunaparkseverlere"

   Önce adetimiz olmadığı üzre yayınevi hakkında bir iki kelam edelim.
   İlk kez sayfa6'dan kitap alıyorum. Kapak özenli, cilt iyi, Karton kapağın arkasını oranj yapıp silik bir sayfaaltı logosu basmak akıllıca (arızalı bibliyofiller haricinde kimse anlamaz), çeviri özenli. Sonra baktım İnkilap'ın alt markası "Hımm dedim iyiymiş."
   Devıncons, kız arkadaşından ayrılınca üniversiteye bir yıl ara vererek bir lunaparkta bir yıl geçirir. Konumuz budur. King müptelaları bilir de bilmeyenler için söyleyeyim bari. 291 sayfalık novellamız sular seller gibi akmakta, Bandırma-Ankara arası otobüs yolculuğunda başlandığında, AŞTİ'de bitmektedir. Bay King, doğaüstü olayları serpiştirmediği romanlarında kullandığı ne kadar klişe varsa bolca kullanmakta, lakin bu handikap bile kâriyi bıktırmamaktadır. 
   Koca ! novellada hepi topu bir tanecik hayalet vardır (o da esas oğlanımız tarafından bir türlü görülememektedir). Stivın amca, kitabında gerilim değil neredeyse polisiye denemiştir. Zira son sayfalara gelinceye kadar zihnimize takılmış kıymık çıkarılmamakta, akıp giden olayların arasında habire merak edilmektedir. Üstad, mutat (mutad biliyordum yanlışmış) üzre şükela karakter tasvirleri yapmakta, dönemin ayrıntılarını capcanlı vermekte, holivut filmlerine yakışacak kleler attırmakta, eğlence parkı jargonunu hoyratça kullanmakta (ki çevirmen Seda Çıngay Hanımefendiye teşekkürler sarkıtmak boynumuzun borcudur) ve yevmiyenin hakkını vermektedir. Ha kitap bitince aklınızda ne kalmaktadır ? Pek bir şey değil. Yalnız bir iki satırı çizmişim. Yazayım da aklımda kalmasın.
   "Başımızdakilerin sıradan insanların yaptığı bir sürü güzel şeyi yasadışı ilan etmek gibi bir huyları var. Sebebini bilmiyorum, tek bildiğim bunun gerçek olduğu."
   "- İnsanların neden din aracılığıyla birbirlerini incittiklerini anlayamıyorum. Dinin insanlara huzur vermesi gerekir." (bu güzel işte) 

4 Ocak 2014 Cumartesi

Kaybederek Büyümek....

   
   Nereden duyduğumu, kimin söylediğini bilmiyorum ama "Bir insan ebeveynleri ölmeden büyüyemez" diye bir şey duymuştum. İlk anda özümseyememiş, "Nebçim aforizma bu böyle ?" diye içimden geçirmiştim.
   Beş buçuk ayda büyüyüverdim. İlk önce babacığım, geçen hafta da anacığım göçüp gittiler. Baba Ana evimiz kapandı. Bayramlarda öpülecek el, yola çıkarken arkamızdan dökülecek su, ardımızdan edilecek dualar bitti. Sırtıma, böğrüme durmaksızın bıçaklar saplanıyor.
   En yoğunlaştığım, en sevdiğim fiil olan film seyretme işine dalayım dedim, en beklediğim kitapları alıp okumaya çalıştım. 
   Yok, olmuyor. Ne izlediklerimden, ne okuduklarımdan zerre haz almıyorum. Bir yavanlık, bir boşluk duygusu içindeyim. 
   Biliyorum zamanla geçecek, biliyorum hayatın döngüsü böyle. Ama bilmek ve hissetmek çok farklı. Beyin ve kalp çok farklı. 
   Ananızın Babanızın gönlünü hoş tutun, giden geri gelmiyor...