Bugün neler olmuş ?

29 Ekim 2013 Salı

"Hindistan Gezi Rehberi" Türkçe Lonli Plenıt İndiya...

    Fakirin emeklilik hayali Hindistan'a gitmekti. 
   Çeşitli sebeplerle erteledim, gerçekleştiremedim ama bu konudaki araştırmalarım hep sürdü. Bir süre sonra gördüm ki bu minvalde tüm yollar Zafer Bozkaya'ya çıkıyor. Bay Bozkaya çoook uzun yıllardır Hindistan'a karahavademir yoluyla mekik dokuyan bir zat. Bu rotadaki gelgitlerini halen sürdürmekte. Bir çok meslektaşının aksine yaşadıklarını, tecrübelerini, önerilerini buraya gitmeye niyetli tüm gezginlere açıkyüreklilikle paylaşıyor. Bu konuda gayet de aktif olarak çalışan bir internet sitesi de var. (işte bağlantı) Sitede; ilk etapta bilmeniz gereken pratik bilgilerden, gezginlerin birbirlerine olan çeşitli notlarına kadar her şey var. 
   Lakiin; bu geziyi gerçekleştirmek istiyorsanız önce bir kere durup düşüneceksiniz. Nüfus 1.2 milyar, resmi dil 18, dinler sayısız. Nereden baksanız kaotik bir durum. Şu halde internetten öğrendiklerinizin yetersiz olacağını tahmin edebiliyorsunuz. Bu durumda ne yapıyoruz ? İş bu kitabı ediniyoruz. Kitapta Hindistan'ın tarihi, coğrafyası, iklimi, dini yapısı, kast sistemi gibi genel bilgiler verildikten sonra önemli şehirler hakkında haritalar, gezilecek yerler, konaklama ve ulaşım seçenekleri ile mutfağı hakkında gerekli olabilecek bilgiler var. 
   Tecrübeli bir gezginseniz diyebilirsiniz ki "bu konuda uluslararası bir otorite var Lonely Planet. Ben neden bu kitabı alayım ?". 
   Ben de derim ki : "Lonliplenıt batılı gezgin için, memleketimin gezginine ise bu kitap yakışır. Ayvalık tostuyla, çabuk yiyim zincirlerinin hamburgerlerini mukayese etmek gibi olur. Türkçeyle Hindistan'da konuşulan dillerin benzer yanlarını Lonliplenıt'ta bulamazsınız. vs.vs."...Kafanızı şişiririm yani. 
   Velhasıl, Hindistan'ı görme niyetindeyseniz "Hindistan Gezi Rehberi"ne yakın durunuz !...

"The Kings of Summer" Biyacciyo harici izlemeseniz de olur.

   Afişte bir sürü ödül logosu görünce, bir de İMDB notuna bakınca (7.1) sazan gibi birbuçuk saatimi heba ettiğim filmdir. Sonradan araştırınca öğrendim ki : uyduruk bir "izleyici ödülü" (Dallas Uluslararası Film Festivali'nde (var mıydı böyle bir şey ?)) ile Sandınsta bir adaylığı var imiş. İMDB'yi de zaten ergenler belirliyor. 
    Neymiş, iyice araştırılmadan film izlenilmemeliymiş. 
   Co, babasına kızınca ormana kaçar, yanına iki kankasını da alınca tahta kılıçlarla şövalyecilik oynarlar. Konusu budur, işlenişi de son derece yavandır. (haa bir tek Co'nun babası Stephen King'e benziyor, o ilginç). Sadece Biyacciyo süpersonik bir karakter yaratmıştır. Mimikler, jestler ve çok iyi kullanılan beden dili, yan rollerdeki bu oyuncuyu (Moises Arias) filmden ayrı bir şekilde değerlendirmeyi gerekli kılmıştır. 
   "O Ses Türkiye" sizi baydıysa, bu film ondan daha iyidir ama "Kelime Oyunu" seyredeceğim diyorsanız. Ali İhsan'ı yeğleyiniz...

27 Ekim 2013 Pazar

"İ Kina Spiser de Hunde" yahut "In China They Eat Dogs" yahut Danimarka işi kara komedi...

 
   Geçenlerde "Bron/Broen" denen dizinin ilk sezonunu iki günde bitirdim. Martin Lohde namıyla mülakkap Kim Bodnia'nın oyunculuğu dikkatimi çekince, dedim "yav bu adamın diğer filmleri nasıl acaba ?". Bulduk bir yerlerden, "Çin'de Köpek Yerler"e böylece başladık.
   Arvid, ensesine vur lokmasını al bir banka memurudur. Vücudunda zuhur edecek bir siğil bile onu çok değişik yapacaktır (hesap edin !..), kazara kahraman olur, olaylar gelişir. Gelişen olaylardan bir kuplecik şöyledir : Arvid kafasına şişeyle vuran bir rock grubu gitaristini elinden vurmaya çalışırken, ağabeyciği Harald (Kim Bodnia) kendisine yardım eder, kazayla tüm grubu öldürürler.
   Son derece mütevazı bir bütçeyle çekilen, ilk başlarda o tipik Dan durgunluğunu izleyiciye hissetiriyor ancak yirminci dakikasından sonra öyle bir cozutuyor ki, sürprizlere alışkın sinefile bile "oha" çektiriyor. İki kanallı olarak gelişen filmimizin tek kanala dönüşmesi de sinematik açıdan senaristlerin kurcalaması ve hatta dürtüklemesi gereken derslerdendir. Ahlak ve doğru denilen şeylerle kuzey avrupaca inceden dalga geçilmekte, bu esnada sinefile keyifli dakikalar yaşatılmaktadır. "Sadece aşçıyız biz" tipleri, Vuk ve sırp gangsterler şükela yan karakterler olup Arvid ise hakikaten sıkıcılığın doruklarında dolaşmaktadır. (Arvid'in sırp olduğunu öğrendiğimde neşem birbuçuğa katlanmıştır).
   Hülâsa : kara komedi seviyorsanız kaçırmamanız gerektir.  Holivut'tan bıktıysanız sakızlı fırın sütlaçtır. Çocuklarınız varsa geç saatte izlenmelidir. Bira ve patlak mısırınız varsa iyi gideri vardır. 
   İkinci bölümü de mevcutmuş, kısmetse önümüzdeki günlerde...

"Sahi Beni Neden Almadılar ?" Görünenlerin Arkası...

    Bir ara Akşam'da yazardı, sonra SKYTÜRK'ün genel yayın yönetmeniydi, yazdıkları dikkat çekici, üslubu tarafsız, konuları "fincancı katırlarını ürkütecek" istikametliydi... Sonra; beklenen döngü gerçekleşti ve buharlaştı.
   Kitabımız, polisiyelere yakışan bir kaçış öyküsüyle başlıyor ve sık sık yapılan geri dönüşlerle, kitabın başındaki firarı ortaya çıkaran koşulları yavaş yavaş öğreniyoruz. Anlatılanlarsa kurgu değil, gerçeğin ta kendisi. Akinan; gazeteciliğe başladığı ilk günlerden bugüne hem Babıalinin hem ülkenin gidişatını, eksene kendini oturtarak anlatıyor. 
   Üslup akıcı, konu meraklı, kişiler şanjanlı, anlatılanlar ise hüzünlüdür. Neredeyse otuz yıllık bir dönemde basınımızın arka odasını, yalnız ve güzel ülkemizin hal-i pür melalini ibretle okuyoruz. Farkediyoruz ki, basın dünyası Bizanslıların işlettiği bir sabuncu dükkanıymış. Her an her yerde ayağınız kayabilirmiş. 
   İki çalışma gününde bitirdim. Fazla cesametli olmamasının yanısıra üslup da oldukça akıcı. Uzunca bir yolculukta bitebilir. Basın, gidişat, ülke gibi kavramlar size önemli geliyorsa açınız, okuyunuz, üzülünüz....

22 Ekim 2013 Salı

"This is the End" Arkadaşlar Arasında !...

   Setrogın'ın Setrogın'ı, Ceymzfranko'nun Ceymzfranko'yu, Emmavatsın'ın Emmavatsın'ı, Conehil'in Conehil'i, Rihanna'nın Rihanna'yı ve yazmaya üşeniyorum tüm oyuncuların gerçek hayattaki kimliklerini canlandırdığı bir komedi filmiyle karşı karşıyayızdır sevgili sinefiller. (Allaam bir daha böyle bir cümleyle yazıya başlamayayım noolur. Dinimiz süpaneke amin !)
   Başı Setrogın'ın çektiği bir grup arkadaş partideyken kıyamet kopar olaylar gelişir. Konumuz budur.
   Bu çok da fazla iyi olmayan oyuncular silsilesinin kendi aralarında oluşturdukları jargona aşinaysanız keyifli bir 107 dakika geçirebilir, bazı yerde gülebilir, bir çok yerde gülümseyebilir ve film bittikten sonra beyniniz pırıl pırıl olarak güzel bir uyku çekebilirsiniz. Bu jargon size itici geliyorsa (ot, alkol, parti, geyik) sizi açmaz.  Metafor seven sinefilseniz "cilası döküldükten sonraki insanlık hallerini" görür, selebritilerin gerçek hayatı hakkında komik de olsa bir fikir edinebilirsiniz.
   İçerdiği şiddet ve olumsuz hareketler (hah RTÜK gibi oldum iyice) için sabi sübyanla izlenmese güzel olur. Ama yukarıda dediğim gibi bu tayfaya aşinaysanız, özellikle kalabalık kafa arkadaş grubu ve biraçerezle gideri vardır.

Midilli'ye Gidecek Olanlara Öneriler...


AYVALIK
  •  Midilliye gidecekseniz önce Ayvalık'ta neler var, kısaca buna bakabilirsiniz. Çünkü an itibarıyla Midilli'ye tek ulaşım rotanız Ayvalık üzerinden. Dikili'den Midilliye Yunan feribotuyla yapılan seferler iptal edilmiş.
  • Ayvalık'ta sokak kenarları (mutad üzre) otopark olmuş, bir saate kadar üç lira, sonrası artıyor. 
  • Merkezde iskelenin karşısındaki Tansaş'ın yanındaki otopark hem tostçuların tam yanında hem de önereceğim lokantanın pek yakınında (1-3 saat 5 TL).
  • Tansaş'ın hemen arka sokağında eski bir binada bulunan "Kepçe" lokantası, hem yemekleri hem de atmosferiyle dikkat çeken bir yer. Çorbalar 4 TL. (yalnız porsiyonları "öksüzdoyuran" dikkat !), diğer yemekler de makul, yoğurdu ve kabak çiçeği dolması güzel.
  • Gümrüğe doğru ara sokaklardan birinde bulunan (ve tabiyki İstanbul-İzmir tayfası tarafından pek bir bilinen) "Güler Tatlıhanesi" sakızlı kurabiyeleriyle ünlü. Sakızlı kurabiye fena sayılmaz da, fırından yeni çıkmış tahinli kurabiye varsa asıl onu öneririm. Bir de lor tatlıları hem hafif hem lezzetli.
  • Midilli'ye Jale Tur'un iki teknesi çalışıyor. İnternetten 68 TL.ye gidiş dönüş bilet alabilirsiniz. Eskiden İlçe Emniyet'in yan tarafındaki otopark ücretsizken, şimdi bir oto galeri sahiplenmiş, değnekçilik yapıyorlar. (Günlük 10 TL.)
  • Yolculuk iki saate yakın sürüyor. (18 deniz mili)
MYTİLENE
  • Sadece yatmak amacıyla kiraladığımız odamız; hiç manzarası olmaması, odaların direkt sokağa açılması gibi dezavantajlarına rağmen temizlik, lokasyon ve fiyat açısından en tatminkar sonucu veriyordu (Fontana Rooms : çift kişilik oda fiyatı gecelik 30 euro, kahvaltı yok)
  • Merkezin en hareketli caddesi, sahilin paralelinde yer alan Ermou caddesi. Dükkanlar 12-16 saatleri arasında kapalı. Öğleden sonra açılıp gece sekize kadar falan açık kalabiliyorlar.
  • Ermou caddesinin sonuna kadar gidip özellikle sonda yer alan ilginç antikacılar ve yerel ürünleri görmeniz iyi olabilir. Yolda; her tarafı kapatılmış ve hafif metruk durumdaki bir camii ilginizi çekebilir.
  • Gelelim "Kalderimi" mevzuuna. 
  • Efendim bu yer, Ermou caddesini kesen küçük sokakların birinde (hatta sokağın tam ortasında) yer alan sevimli bir meyhane (idi). İki yıl önce gittiğimizde tesadüfen keşfedip neşeyle mamullerini taam etmiş, uzolarımızı (mavi Barbayanniyi öneririm) letafetle zıkkımlanmış, sonraki ziyaretlerimizde de buraya gelmeyi kafaya koymuştuk. Ancak adaya gelen Türk turistler çabucak burayı doldurup kallavi bir ilgi gösterince küçük değişiklikler olmuş. Şöyleki : eskiden gelen gözlemeler şimdikinin iki katıydı. Kabak çiçeği dolmalarının üzeri incecik hamurdu, şarapta ahtapot şimdikinin üç katıydı, kalamar dolması yapılıyordu, tabaklarda bu kadar sık saç çıkmıyordu ve en önemlisi fiyatlar daha haysiyetliydi. Şimdi pek öyle değil. Maalesef "Kalderimi" turistik bir yer olmuş.
  • Daha yerel bir yere gitmek istediğinizde yapacağınız şey şudur : sahilde sinemayı sorun. Sinemanın olduğu sokağın devamında küçük bir meydan göreceksiniz. Sağınızdaki iki katlı kafe yemekten sonra tercih edilebilir. Kafenin sağında ise kiş abidesi şeklinde bir lokanta göreceksiniz. İşte orası güzele yakın ve yerelin tam ortası bir mekandır. Deneyebilirsiniz.... Burası turistler için değil gezginler için. (keşfedilene dek)
  • Merkezdeki ikinci gecemizi daha rahat duş alabilmek için (Fontana'da sıcak su yoktu !) sahildeki Sappho Hotel'i tercih ettik. Konumu mükemmel, temizlik iyi, fiyatlar biraz daha yüksek (gecelik çift kişilik oda 50 euro, kahvaltı var (patetik, ama var)). Bankodaki amcanın kulaklarında, kafasından daha çok kıl var (mitillien werewolf). 
  • Sahilde Safo ve Lesvos otellerinden biraz ileride yüksek tavanlı bir kafe (ismini şimdi tam hatırlayamıyorum ama yamulmuyorsam Panmellion gibi bişiydi) var. Fiyatları normalin %50 fazlası ama dekorasyon ve ambiyans pek zarif. Abartmamak kaydıyla fiyat farkını vererek kendinizi sofistike bir insan gibi hissedebilirsiniz. İçeride güvercinler uçuşuyor ve sigara içilebiliyor. (Kahve 2, soda 2.5, pastalar 4-6 euro) 
  • Adada sol düşünce hakim, duvarlarda faşizme karşı sloganlar yazılmış, bu aşağıdaki duvarda da bir şeyler yazıyor ama ben tam çözemedim !...
  • Ekim ayı sezon dışı olduğundan otomobil kiralama fiyatları uygun, biz internetten kiraladığımızdan günlük 30 euro gibiydi ama karşılıklı görüşmede 25 euroya falan bulabilirsiniz. 
  • Molivos'a giderken yolunuza çıkan ilk körfezin hemen kıyısında küçük taştan bir kilisecik var. Yanından aşağıya inen yolu takip ederseniz bir termal hamama ulaşıyorsunuz. Dobermandan korkmayın kuzu gibi uysal. 2 euro karşılığı kadınlar ve erkekler için iki ayrı bölümden oluşan termalden yararlanabilirsiniz. Denizin hemen kıyısında, çok eski dönemlerden kaldığı apaşikar, camları açılınca denizi temaşa edebileceğiniz, akar termal şeklinde havuzlardan oluşan ilginç bir yer. Daha geniş zamanımız olsa bir öğleden sonrası feda edilebilir bir etkinlik. Maalesef sadece görmekle yetindik.
  • Başkentten Molivos'a giderken sağda Agia Paraskevi diye bir tabela göreceksiniz. Üşenmeyin gidin (yoldan 4 km. içerde). Küçük bir dağ köyü. Girişte turistikleşmiş kafeler restoranlar göreceksiniz, pas geçiyorsunuz, doğrudan meydana köy kahvesine gidip kuzu ızgara istiyorsunuz. Sakallı teyze ve hafif şehla kocası, kola dolabından çıkardıkları etleri gösterip ne kadar istediğinizi soruyorlar. Biz beş kişi iki kiloyla doyduk. Meşrebinize göre etleri sipariş ediyorsunuz, salata, patates kızartması, ev yapımı sofra şarabı (alkolü pek yüksek değil, hafif tatlı ama degüstatörler burun kıvırabilir), turşu, zeytin, feta peynirli salata, birkaç bira ile gelen hesap; beş kişi için 40 euro. Etler başarılıydı. Sonrasında da yoğurt üstü vişne reçeli geliyor. Etler hazırlanırken köyü gezebilirsiniz, görülecek pek bir şey yok ama oturup günlük yaşantıyı gözlemlemek bence daha iyi...


MOLİVOS / MYTHİMNA


  • Adanın Kuzeyindeki bu ilginç kasaba, görülesi bir yer. Yüksek bir tepede mukim kadim bir kalenin çevresinde Minas Tirith usulü evler ve sokaklar var.  İnişte ise aynı Assos limanına benzer bir yolun sonunda Assos usulü oteller ve lokantalar var.
    Sea Horse Balkonundan gece liman...
    Molivos sokakları
  • İnternetten bakıp beğendiğimiz ve yer ayırttığımız Molyvos Residence Apartments'ı, içeri girmek için bağırıp çağırmamıza rağmen kimseleri bulamadığımızdan değerlendiremedik. Belki de bu daha iyi oldu çünkü hemen limanın kıyısındaki Sea Horse Hotel'i bu sayede bulduk. Profesyonelce işletilen otelin fiyatları ilk tercihimizden yüksek olmasına rağmen (çift kişilik oda günlük 50 euro kahvaltı var ve iyi kahvaltı) verdiğimiz parayı hakketti. Odalar yeterli genişlikte ve çok temiz, balkonda bir güverte havası var, adeta denizin içindesiniz. Oteli, iyi ingilizce bilen bir çift gayet güzel idare ediyor. 
  • Kaleye çıkan daracık taş sokaklar sakince gezilebilir, hoş nüanslar yakalanabilir. Mesela kaleye otomobillerin çıktığı yegane yol çok ilginç. Kenarda sandalyede kitap okuyan bir dükkan sahibi otomobilin geldiğini duyunca sandalyesini kaldırıp içeri girmek zorunda kalabiliyor. Yol o kadar dar... 
Kaleden limanın görünüşü


Minas Tirith

  •   Akşam yemeği için güzel otelimiz bir musakkaya 10 euro fiyat verince başka mekan aradık. "Kısmet" i bu sayede bulduk. Otelin önünden iki restorant ileride, tahta mavi sandalyeli içeride iki masası, bahçede dört masası olan tipik bir Ege meyhanesi. Marios namıyla mülakkap "Türkçeniz çok iyiymiş" dediğimizde "Sizinki de fena değilmiş" diyen eski İstanbullu bir abinin de çalıştığı, "ne balıklarınız var ?" diye sorunca "tekneler gelince öğreniciiz" diyen, şarapta ahtapotu lokum gibi yapan, mezeleri taze, balıkları usulünce pişiren, ve beş kişilik balıklı uzolu bir yemeğe 50 euro gibi karakterli bir hesap yazan, samimi bir işletme. Biz memnun kaldık, gezginlere de öneririm.
Kısmet !..
  • Sezon bitmiş ama ben arnavut damarımın kurbanı olup "illa da Eressos'a gidecem" deyince yollara revan olduk. Adanın güneyi ne kadar yeşilse, kuzeyi o kadar çorak. Yollar hayli dar, çok virajlıyokuşlu ve Molivos Eressos arası kemiksiz iki saat sürüyor. Şair Sapho'nun yaşadığı bu yer, günümüzde lezbiyenlerin mekkesi kabul ediliyormuş. Ben görmedim, bilmem. Benim gördüğüm : şarköy mimarisindeki binaların yoğun olduğu güzel bir kumsal, sahile balkonlarla çıktı yapmış boş restoranlar, sahildeki meydanda Sapho'nun şık bir heykeli, sahilin ilerisinde küçücük bir adacık, boş sokaklardı. Hülasa; eğer yüksek sezonda değilseniz hiç görmeye değmez, sıcak günlerde ise ancak deniz güneş kum tatili için uğranabilir.
Şimdi de genel olarak uyarılar ve tavsiyeler.
  • Kalderimi'ye artık gitmeseniz de olur.
  • Vaktiniz kısıtlıysa çok yer göreceğim diye hiç uzak rotalara niyetlenmeyin, yollar yorucu.
Molivos - Eressos arası Vatoosa diye bir köy...
  • Ladotiri peyniri alın 1.1 Kg.ı 12 euro.
  • Herhangi bir bakkaldan 250 gr.lık plastik kaplarda satılan koyun yoğurdunu mutlaka alın (1 euro), tattığınızda "bu yoğurtsa bizim yediklerimiz ne ?" diyeceksiniz. 
  • Yemeklerden sonra tatlı niyetine servis ettikleri yoğurt üstü reçelbalmarmelat kombinasyonunu asla pas geçmeyin, üstte yazdığım yoğurttan yapıldığından damağınıza krema gibi gelebilir. Bilhassa; Agia Paraskevi'deki salaş kahvede sunulan yoğurtlu vişne'nin yoğurdunun, yoğurt kılığına girmiş kaymak olduğundan kıllanıyorum.
  • Zeytinyağı alın, litresi 6 euro ama verdiğiniz parayı hakediyor.
  • Bal da alın, kilosu 12 euro ama bu da haysiyetli ve hilesiz bir bal.
  • Hemen her kasabada bir kooperatif satış yeri var. Burada alışverişinizi marketbakkalturistikeşyacılardan daha ucuza yapabilirsiniz.
  • Kalderimi'nin Ermo caddesi ile kesiştiği noktadaki kasapta güzel dana pastırma var, çemeni çok taze ve tatlımsı ama çemeninden ayırdığınız pastırma gayet başarılı.
  • Halk genel olarak sıcakkanlı, porsiyonlar kallavi, mezelerde çeşitlilik yok ama hepsi taze.
  • Patatesler soyulup kızartılıp taze taze sunuluyor, donmuş patatesi fritöze batırıp çıkarıp getirmiyorlar.
  • Adada büyük market ve AVM hiç yok. Alışveriş bakkallardan ve hesaplarını kağıt kalemle yapıyorlar. (bunu çok sevdim)
  • Kiraladığınız araba için ya önceden model ve marka isteyin ya da direkt otomobili görün yoksa külüstür (modeli yeni ama külüstür (var öyle ! ben kullandım biliyorum)) bir otomobile razı olabilirsiniz.
  • Velhasıl, iki saatlik bir deniz yolculuğundan sonra başka bir kültürü tanımak ve yaşamak için hazır yeşil pasaporta vize istenmiyor ve diğer pasaportlara da limanda giriş vizesi (55 euro) alınabiliyorken, ekonomik bir tatil alternatifi olarak Midilli'yi deneyin derim.
  • Seyahat tarihimiz Ekim 2013 olup, iklim ve fiyatlar buna göre değerlendirilmelidir.
  • Haydi iyi gezmeler !...
Karşısında da bu var, nutkum tutuldu !...
Ermou caddesindeki anlamlı dükkanlardan biri !...



13 Ekim 2013 Pazar

"Doktor Uyku" Medyum ya da Işıltı'nın Meraklılarına...

   80'li yılların sonu... Altın Kitaplardan "Medyum" adıyla yayımlanmış, uyduruk kapaklı bir romandı okuduğum. Yabancı dil ilerledikçe kitabın isminin ışıltı olduğunu da idrak etmiş, bazı uyku öncesi hezeyanlarda "Bayan Küvette Yatan Hayalet"'in hayalgücümüzdeki yansımalarıyla uykusuzluğu uzatmıştık. Derken Bay Kübrik'in filmini de izledik. Manallahım o ne deli Ceknikılsındı o, o Ovırluuk ne saykodelik oteldi o. (ve bu nebçim cümleydi bu) 
   Bay King, her nedense filmi beğenmemiş, kendi versiyonunu çekmiş ve elbette ortaya buharları üstünde tüten bir at kemresi çıkmıştı. Ben bilmem. King'in Kitabını da sevmiştim, Kübrik'in filmini de... Aradan 25 yıl geçti ve Ovırluuk otelinden anacığıyla kurtulan Dentorens (babası Delicek'in deyişiyle "Doktor") Bay King'in bu son kitabıyla yine huzurlarımızda arz-ı endam etmektedir...
   Bayan King'in oğlu Stephen'ın yazarlık melekeleri üzerinde düşüncelerim bellidir. Zât-ı şâhaneleri süpersonik bir zenaatkardır. Kitaplarını okuduğunuzda elinizden bırakamazsınız. Beş altı tanesini devirince üstadın tarzını çözer, sonraki kitapların başını önceden tahmin edebilirsiniz. Gariptir ! Bu kestirilebilirlik, yeni kitaplarını alıp bir çabuk hatmetmenize engel olmaz.  Sanat yönü zayıf (ilginçtir kısa öykülerinde sanat yönü daha öne çıkar), zenaat yönü kuvvetlidir. Ve bu yazı farklı mecralara kaymaktadır. Bunun için arakolpa derhal kitabın tanıtımına geçmektedir...
   Aradan uzun yıllar geçmiş, Dentorens babasının izinden giderek şişeleri devirmiştir, zurnanın zırt dediği bir noktadan sonra AA'e katılır (alkolle sorunu olan bağlantıyı tıklayabilir). Hayatını düzene koyar, bir bakımevinde çalışmaya koyulur ve ışıltısı çok güçlü bir kız çocuğunu ışıltı emen vampirlerden korumak için zorlu bir mücadeleye girişir.
  Bay King zenaatini konuşturmuş, esaslı bir çevre ve karakter kokteyli ile koşuşturmacalı bir olay kurgusunu da oturtarak, kâriyi kitabın başına esir etmenin her yolunu denemiş, başarılı da olmuştur. Kendi hesabıma iki günde (çalışma gününde) bitirdim. Diğer kitaplarından farklı olarak AA'in (Negzel orijinali de ("Alcoholics Anonymous") Türkçesi de ("Adsız Alkolikler") kısaltmayı karşılamaktadır) daha detaylı ve uzun bir işlenirliği vardır. (Bilen bilir : yazarımız da alkolle ilgili ciddi sorunlar yaşamıştır.) Zihninizde canlandırarak okursanız çok güzel film çıkar. (King'in çekmemesi koşuluyla)
   "The Shining" okumuş olanlar zaten alıp okuyacaklardır, aşina olmayanlar ise yolculuk kitabı niyetine alıp okuyabilirler. Canınız sıkılmaz, muhayyileniz güçlüyse ürperebilirsiniz bile...


3 Ekim 2013 Perşembe

"Man of Tai Chi" or Squirrel Man

 Kafayı boşaltmak için üst üste başarılı devam filmlerini (Mansomhatarkvinnor ve kalan ikisi), başarılı bir dizinin komple sezonunu (Bron/broen (haa ikinci sezonu bitsin onu da komple izleyeceğim)) ve önceden okuduğum (okuması kolay) polisiyeleri devirerek girdiğim Ekim ayının bu soğuk ve yağışlı Ankara günlerinde, hazır destrodo da pik yapmışken "kavgalıdövüşlü bir film izleyeyim oldu olacak" diyerek karşısına oturduğum bir film tanıtımımıza hoşgeldiniz sevgilim "arakolpa" okurları. (Allaam bir daha asla böyle cümle yazmamaya and içerim (böyle and içmek (sahi niye içiyoruz ki ?) daha yasak değil sanırım !))
   Önceden uyarımı yapayım ! Vasat düzey aykuya sahip, sinemadan uzak bir çinli değilseniz asla beğenemeyeceğiniz bir filmle karşı karşıyasınızdır sevgili sinefiller...
   Çindeki yurtiçi kargoda çalışan sincap benzeri esas oğlanımız, kötü beyaz adamın ayartmalarına dayanamayıp para için dövüşen bir esnafa dönüşür. Konumuz budur.
   Kiyanuriivz, kendisiyle dalga geçeceğim diye mi yapmış ? Yoksa gerçek gerçek film çekeceğim diye mi yapmış ? Anlayamadım... Uçamaması haricinde matriksten çıkıp gelmiş gibi oynuyor, bakışlar, vücut dili, mimikler hep aynı...
   Kötülerin hep siyah giyip, siyah mekanlarda bulunması, iyilerin hep beyaz giyip, ferahfeza yerlerde salınmaları gibi artık cılkıcıbırığı (duble cılk) çıkmış klişeler mi kullanmak dersin. Yüzüne (iş saatinde Beylikdüzü hattındaki metrobüste bulunan) akbil makinası gibi seri şekilde darbeler yediği halde façada en küçük bir sapma olmayan kötü adamlar mı dersin. Sincap kılıklı esas oğlanı geçtik, mirket benzeri "arıza kadın polis müfettişi" mi dersin. Artık ne dersen de sevgili sinefil ama gözünü seveyim, sinema aşkı adına bu filmden uzak dur, hatta koşarak uzaklaş...
   Açılışta "vilicroodşov asya pikçırs" ve çinli askerlerin zuhur ettiği logoyu görünce uyanmam lazımdı ama üstte yazdığım gibi kafa boştu, ayamadım. Başlayınca da yarım bırakmayı hiç sevmem. Bari dedim "ben bunu ağ güncemde yazayım da, belki okuyan bir iki kişi seyretmez de, kendimi feda etmiş olayım bari". 
   İşte böyle...