Bugün neler olmuş ?

28 Şubat 2013 Perşembe

"Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar" Kule Tutkunlarına....

   Bir yazıyı beyhude yere yazmaya çalışmak ne zordur.



   Çünkü biliyorum ki Stephen King'in Kule serisini ya seversiniz ya sevmezsiniz. 


"The Gunslinger"a başlayıp "amaaan bu da ne be !" diyenlerdenseniz zaten sonrasını da merak etmeyecek ve "kule sevmeyen" bir kâri olacaksınız. Yok diğer tayfadansanız, zaten kitabı almış, yutmuş, muhtemelen zihninizde bile canlandırmışsınızdır bile. Olsun ! Ben yine de yazacağım.
   Serinin dörtbuçukuncu kitabıdır. Romanımızın içinde başlayan bir hikaye, diğerini doğurmakta, ikinci hikayeye odaklanırken birinciyi, birinci hikayeye odaklanırken asıl romanı (kesafetinden dolayı (327 sayfa) novella demek daha doğru olacaktır) unutuyoruz. İlginç bir deneyim oldu.
  Ancak uyarmakta fayda görüyorum ki : Kule serisindeki diğer kitaplardaki enerji, yaratıcılık ve hayalgücü bu kitapta pek bulunmuyor. Hüzünlenerek belirtiyorum ki : "kuzey pozitronik", "teşekkürler derim sai", "yeryüzündeki günleriniz uzun olsun" gibi "Kule"yi çağrıştıran ifadeler olmasa biraz yavan gelebilirdi. 
   Fakir; kule serisini üç kez okuduğundan, Roland, Edi,Ceyk, Suzenna ve tabiy ki Oy ka-tet'i biraraya gelince, henüz okumadığı satırlar bünyede kılçık etkisi yaratır ve o satırlar okunduktan sonra rahat bir uyku çekilir. Kaldı ki işbilir yazarımız Bay King, bu pilavın daha çok su kaldıracağından emindir. Bir trafik kazasına daha maruz kalmazsa (ışınlar korusun !) kalan ahir ömründe buna benzer daha pek çok "buçuk" romancıklar yazacağını kuvvetle umuyorum. 

  Eğer Kule serisine aşina değilseniz hiç yaklaşmamanızda fayda vardır.
  Eğer Kule müptelası iseniz zaten alıp okuyacaksınız.    

SON NOT : 1987 yılında "Silahşor"u okuduğumda, silahşoru zihnimde hep Klint İistvuud olarak canlandırmıştım. Sonraki kitapları okuyunca, kafamda canlandırdığım filmde Roland olarak Klint Amca (Dede mi demeliyim ?) iyice pekişti. Aradan geçti yirmibeş sene. Klint Amca oldu Klint Dede. Sonra bir baktım filme çekiliyormuş, başrolde de Havier Bardem varmış. Şaka gibi... Neyse sonra iptal edilmiş. Bence Roland karakteri Klint İiistvuud için yazılmıştır. O da yaşlandığından tek çare en son teknoloji ile bir animasyon yapmaktır. (diye düşünüyorum.)
EN SON NOT : Bu arada kitabımızın çevirmeni pek kıymetli Sayın Canan Kim'e de selam sarkıtmak boynumuzun borcudur. Kendisi yine şükela bir çeviri ile aklımızı başımızdan almıştır. "roda", "alizarin" gibi unutulmaya meyyal kelimecikleri tam da yerinde kullanarak, dilimize emekleri geçmiştir. Sağolsun, varolsun, uzun günleri, hoş geceleri olsun...

26 Şubat 2013 Salı

Çalışmak İnsanoğlunun Fıtratına Aykırıdır ! Evet...

   Zihinde, bilim ve inanç kompartımanlarını ayıramayanlar bu satırları okumaya zahmet etmesinler. 
   Zira sayıklamamızın yaslandığı omurga, evrim teorisidir.

   İnsansılar üç milyonu aşkın yıldır yeryüzü olarak adlandırdığımız bu gezegenciği şenlendirmekte.
   Şu anki görünümümüze en yakın olan Homo Sapiens fosilinin yaşı ise son testlerde ((potasyum-argon yöntemi ile) 190.000 (+/- 5000 yıl) yıl olarak çıktı. 
   Hülasa ikiyüzbine yakın yıldır yaşayakalmaktayız. Bir o kadar daha yaşayamayacağımız (bu ivmeyle gidersek) kesindir. 
   Bu ikiyüzbin yılın ancak son onbin yılını yerleşik düzende geçiriyoruz. (Göbeklitepe'yi bilmeyenler bir zahmet araştırsınlar) Yazıyı ancak yaklaşık beşbin yıl önce bulduk. 
   Kolayca yiyecek bulmamız (biz şanslı azınlık olarak) ancak endüstri devriminden sonra oldu. 
   Bu satırları yazmanın verdiği lükse ulaşmamızın ana elemanı olan transistör ise sadece 1947'de (55 yıl kadar önce) icat edildi. 

   Oysa içgüdülerimiz (bir okula göre üçbuçuk milyon yıla) ikiyüzbin yıla yaklaşan bir zamanda oluştu. Bu güdüler inkar edilemeyecek kadar güçlü ve kimi zaman hayatımızı yönlendirebilecek kadar etkili.

 
 Çoğumuz karanlıktan korkar, tatlıya dayanamaz, marketteki kuleleri (kazara bile olsa) devirince panikler (sürüden dışlanma korkusu), kızınca yüzü kızarır, harekete geçmeden önce beti benzi atar, sevdiğine mırıldar, kızdığına homurdanır, uzar gider...

   Pekiyi bu uzuun süreçte homo sapiens en temel ihtiyaçlarını nasıl gidermiştir ? 

   Açalım ihtiyaçları : Bay Maslov'a göre piramidin altında yiyecek, barınma, üreme gibi çok temel ihtiyaçlar vardır. Fakire göre haklıdır da. (piramidin üstü başka bir yazının konusu olacaktır). Bunun için ağaçlar, mağara/kovuklar bulması ve bulunduğu bölgenin kaynaklarını bitirinceye kadar toplaması ve riske girmeden avlanması yeterli olmaktaydı. 
(MALUMATFURUŞLUK : uykuya dalmadan önce ani bir düşme hissiyle uyanırsınız ya ! Nedeninin, ağaçlarda uyuyakalan atalarımızın düşme hissinden kaynaklandığını söylüyor antropologlar)
   Başka bir deyişle tarım ve kent unsurları ortaya çıkana kadar insanoğlunun çalışma kavramından azade olduğunu çıkarabiliriz. Daha ziyade yaşayakalma telaşı içindedir. Meyveleri toplar, küçük hayvanları yakalar karnını doyurur, kovuğuna girer, sadece üreme amacıyla cinsellikle iştigal eder. Oldukça basit bir  hayat değil mi ?
   Ne zaman ortaya kent, tarım, din, devlet gibi kavramlar ortaya çıkıyor. Ne zaman; kanallara bakım yapmak, ordu beslemek gibi işler hasıl oluyor, çalışacak elemanlara ihtiyaç duyuluyor, binlerce yıllık fıtratımıza aykırı olarak çalışma kavramıyla hemhal oluyoruz.  
   Şöyle bir bakıyorum da yazı uzamış. Hemmen kesiyorum.
   Sen tut 190 bin yıl nesilden nesile içgüdülerini avcıtoplayıcı olarak kodla, son 10 bin yılda sistem seni çalışmaya zorlasın. Üstelik bilimin geldiği noktada buna bu kadar ihtiyaç duyulmasa da. (1 kişinin (yeterli teknolojik ekipmanla) 100 kişiye yetecek yiyecek üretebilmesi gerçeği) haftada en az 40 saat çalış. 
   Bana pek adil gelmiyor. 
   Tembellik yapanlara önyargılı yaklaşmayalım, içgüdülerinin seslerini dinlemektedirler.


24 Şubat 2013 Pazar

Kısa Kısa Filmler...

Robot and Frank "Asimov'un Kulakları Çınlasın"
   Taa uzun yıllar öncesinde Ayzek Asimov robotiğin üç kuralını yazmıştı. Merak edenler açıp okusun. İlginçtir, işlevseldir, yapılsa olurdur. Robotla insanın rabıtası hakkında daha önce muhtelif filmler vardır. Böylesi değil...
   Filmimiz yakın gelecekte geçiyor. Hayatın işleyişi günümüzden pek farklı değil aslında, yek önemli değişiklik robotikte yaşanmış. Tripiyo tarzı metalik aksamlar, mutad olmuşlar. (robotlar yadsınmamaktadır diye de ifade edilebilir, ama hayır malumatfuruş tarz ifadeyi tercih ediiiciiiz) Alzhaymır amcanın kıllı esmer kollarında uzun uykulara gark olan Frenk, çocuklarının zoruyla bir bakıcı robot edinir (edindirilir). Frenk eski ve usta bir mücevherat hırsızıdır. Olaylar gelişir.
   Bilimkurgu değil accaip insani bir hikayeyle karşı karşıyayızdır. Şükela bir oyuncu kadromuz vardır. Frenk Lancella (unutmayı gözlerde nasıl veriyor hayret edersiniz), Liv Taylır (bu kızcağız bildiğiniz elftir ama filmde çizdiği kofti anarşist portresi de gayet başarılıdır), Suzın Serendın (as usual), Ceymz Mersdın da yevmiyelerinin hakkını fazlasıyla vermişlerdir. Senaryo akıcı, görüntüler tatmin edici, karakterler iyi işlenmiştir. Teknoloji ve insan korelasyonu, ebeveyn-evlat ilişkileri gibi konular ilginizi çekiyorsa, ıskalamayınız. 
 Wreck It Ralph "Parçala Ralf !" 
   Sizi bilmem ama bana göre son yıllarda animasyonlar baydı.İzlediğim yapımlar birbiri ardına aynı şeyi izliyormuşum hissi veriyor. Görüntüde ulaşabilecekleri pik noktaya vardılar. Zenaat olarak yaklaşıldığında "hem küçüklere meşaz vereyim, hem iyi vakit geçirteyim" düşüncesi de malum. Son dönemlerde yapılanlara baktığımızda (misal Kırmızı Saçlı Ok Atan Kız'ın oynadığı animasyon (bakın ismini bile unutmuşum), misal Frenkiviini) bir tekrarlanmışlık hissi, bir başından sonunu tamtamına bilme hissi gibi hisler içinde kıvrılıyorum.  
   Parçala Ralf'e de bu önyargıyla oturdum. Aynı hisler içinde kıvranmadığım gibi güzel de vakit geçirdim. Her nedense; bissürü alt metni olan, görüntülerin yine şükela, seslendirmelerin cuk oturduğu, olay örgüsünün hızlı olması bir yana bilmiyorum nedendir (belki de atari dönemlerine şık bir selam çakmasından ötürü) bu yapım, diğerleri kadar baymadı beni. Konuyu yazmaya gerek yok. Beylik bir konu ama neden beni baymadı açık olarak ifade edemiyorum.
   Garip bir film...
 Whatever Works "Her Nasılsa" 
   Vudi Elın rolünde Leri Deyvidin oynadığı filmdir.  Bay Elın'ın çektiği filmlerde ilginç bir atmosfer vardır. İlk onbeş dakikadan sonra falan kendinizi geriye atar ve hikayenin içine atlarsınız. Vizörden sesli görüntüleri izler gibi olursunuz (bana öyle oluyur). 
   Filmimizde Vudi bey, yaptığı Avrupa yolculuklarından sonra kadim setine (Niyork'a) geri dönüyor ve iyi de ediyor. Yine düzene muhalif, nevrotik, saplantılı bir zeki adam (yaşı hayli geçkince), yine rutini altüst eden bir cins-i latif, yine girift ilişkiler, yani yine bildiğiniz Vudielın...
   Arşive alınmaya değmese de, hoşça vakit geçirmek için bir akşamı feda edebileceğiniz bir filmdir.
 
You Will Meet a Tall Dark Stranger "At bir sakal, bakayım falına !" 
   Whatever Works'den (Bkz.üst satırlar) sonra gaza gelip diğer akşamı feda etmek üzere başına oturduğumuz filmdir.  Fenalıklar geçirtmiştir. Kast (Antoni Hopkins, Antonyo Banderas, Naomi Vats, Caş Brolin), çekimler, görüntüler falan gayet iyi olmasına rağmen bir tamamlanamamışlık hissi bünyeyi alabildiğine sarmaktadır. Tam bir şeyler olacağını hissettiğiniz anda bir bağlanamama durumu hasıl olmakta (hadi spoler de vereyim), sonu da bu hisse tüy dikmektedir. Hiç yaklaşmayın...
Lars and the Real Girl "Gelecek Sefere Gerçeğini Umuyoruz"
   Rayın Gosling, Emili Mortimır ve bağımsız bir film. Sinefillerin ilgisini çekmek için bu kadarı da yeter sanırım. Senaryo çok özgün. Sosyallik konusunda ufaktan balatayı sıyırmaya başlayan Lars, içindeki kozayı kırmak için bir "sexdoll" arkadaş yapar, olaylar gelişir. Konumuz budur. 
   İzlerken sıkmayan, 106 dakikayı nasıl geçirdiğimizi anlamadığımız bir yapımdır. Emili Ablanın sıcacık yüzünü biliyoruz da, Gosling'in oyunculuğu hakkındaki tereddütleri de yerle yeksan eder. Bay Gosling karakteri oynamamış, canlandırmış, ete kemiğe büründürmüştür. Filmin ikinci yarısında tüm kasabanın Biyanka'yı içselleştirmesi, (hilibili mavi yakalılar dahil) bilcümlenin bir sevgi kelebeği bir psikoanalist replikası olması pek gerçekçi gelmese de ve bir Frenkkapra filmini andırması, gözardı edilebilir bir durumdur sanırım (biliyorum bu cümle olmadı). 
   Gişede fazla iş yapmamış olması, önyargılara neden olmamalıdır. Hem güzel vakit geçirebilir, hem de düşüncelere dalabilirsiniz. 
Pieta "İntikam, Korelilerin işi..."
   Borcunu ödeyemeyenleri sakat bırakarak onların sigortalarından alacağını tahsil eden bir adamın, çektirdiği tüm acıların kefaretini ödemesini anlatan bir film Pieta. Daha önce Oldboy'u izleyen ve Kore tarzı intikam konusunda tecrübeli sayılanlar için hafif kaçacak bir deneyim olsa da, Kim Ki-Duk izleyiciye hayli enteresan bir tecrübe yaşatıyor.  Metaforlar, diğer filmlerinin aksine bir hayli az (tavşan, yılanbalığı, kanca vs.), uzun diyaloglar yok, oyunculuklar şahane, çekimler güzel. Kimi sahneler hayli rahatsız edici olabiliyor. Suçluluk duygusu, iç hesaplaşmalar, gizli bir kapitalizm eleştirisi, intikamın değişik yüzleri gibi konular ilginizi çekiyor ve sinemaya sanatsal bir gözle bakıyorsanız yakın durunuz. Ama güzel vakit geçirme kaygınız varsa izlemeyin...


19 Şubat 2013 Salı

"Ben Matthew Scudder" Lawrence Block'tan

"Evet benim adım Matthew Scudder.
   Yıllar önce alkolden dumanlanmış kafayla iki suçlunun peşindeyken seken bir kurşunum yüzünden hayatını kaybeden küçük bir kızın hayali gözümün önünden gitmediğinden polislikten ayrıldım.
   O günden beri dostlarıma iyilikler yapıp karşılığında para alarak "özel dedektif"liğe benzer birşeyler yapıyorum. Karımdan ve para göndermek dışında pek babalık yapmadığım iki oğlumdan ayrıldım.
   Eski hayatımı tamamen bitirdim. Sefil bir otelde yaşayıp, sık sık içiyorum. Alkolik değil içki içen bir adam olduğumu iddia etsem de düpedüz alkolik sayılırım.
 Katır gibi inatçıyım.
 İpin ucunu yakalayınca sonunu buluncaya kadar bırakmam.
 Elanie diye akıllı bir fahişeyle iyi giden bir dostluğum var.
 Mick Ballou diye bir suçluyla iyi içiyorum.
 Maceram 1976'da başladı.
 2011'de son kitabım basıldı. Büyük resim aslında 2005'de bitmişti lakin paragöz yazarım (pek azı para sevmez) bu pilavın daha çok su kaldıracağını öngörerek 2011'de bir fleşbek yapıp okurları sevindirdi.
 Yıllar geçtikçe beni yazan adamın diğer popüler kahramanının (Bayan Rhodenbarr'ın sevgili oğlu Bernie) aksine yaşlanıyorum.
 Hayatımda siyah ve beyazlar yok, griler arasında yaşıyorum.
 Bir noktadan sonra Adsız Alkoliklerin toplantılarına katılmaya başladım ve hayatım "bir gün daha içmemek" hedefine yöneldi. Şimdilik iyi gidiyor.
 Suçluluk ve masumiyetten ziyade dürüstlük ve hıyanet kavramlarıyla alakadarım.
 Acımasız olabilirim. Okur; tam bir özdeşleşme yaşarken aniden beni soymaya çalışan bir kapkaççının dört parmağını da kırarak okuyucuyu kaçırmayı bilirim.
 Küçücük (iç cebe sığacak kadar) kitaplarım var.  16 tane falanlar sanırım (sonuncusu çevrilmedi (henüz)). 
 Çok kolay okunacak şekilde yazıldılar.
 Dikkatli okurlar yazarımın hayatıyla benim hayatımın kimi noktalarda (Adsız Alkolikler ve alkol sorunu gibi) kesiştiğini söylüyor. Bilmiyorum, ben canlı bile değilim.
 Bu satırları yazan karbon bazlı organizma; ne zaman kafası karışsa, algı şoku yaşasa, kafasının dolduğunu hissetse beynini resetlemek için benim seriyi baştan sona hatmeder. Genelde bunu 20 günde falan bitirir. Yazılanları okumak biraz serttir. Diyalogların haricinde pek komedi yoktur. İnsanların iyiliği kötülüğü dürüstlüğü değişkendir (hayatta öyle değil midir ?). Yine de arada okumak iyi gelir.
   Liam Neeson'un bu yılın sonunda "Ölmenin Sekiz Milyon Yolu"nda beni canlandıracağını söylüyorlar.
   Hiç umurumda değil.
   Sadık okurun muhayyilesinde çevireceklerinden daha güzel onaltı tane film var.
   Kitaplarımı okumak size bir şey kazandırmaz, tefekküre neden olmaz, zihninizi daha iyi çalıştırmaz ama başladığınızda bitirmek zorunda kalır bir sonrakini merak etmeye başlarsınız. Üçüncü kitaptan sonra, yaşanan yerlere, ikincil karakterlere aşinalık geliştirir, hayalgücünüz de kuvvetliyse zihninizde canlandırırsınız, farkına varmadan bağımlılık yaratabilirim.
   Karar sizin. Haydi bana eyvallah !"
   Fakir de Sıkadır'ın hep böyle vedalaşmasını ister....

17 Şubat 2013 Pazar

"Kynodontas" Bir TERSLİK Var...

   "Gözlerinizi kaçıramayacağınız bir trafik kazası gibi" demiş eleştirmenin biri. Katılmamak imkansız.
   İlk söyleyeceğim şudur : çoluk çocuktan köşebucak kaçırın. Az biraz muhafazakarsanız köşebucak kaçın. Haneke bile rahatsız edici geliyorsa uzak durun. Rahat uyumak istiyorsanız başlamayın bile.  Ve hatta en iyisi tek başınıza izleyin...
   Son zamanlarda izlediğim en rahatsız edici filmdir. Henüz bitti, neler yazacağımı bilemiyorum.
   Açılış sahnesinde, anlamlarının dışında öğretilen kelimeleri duyunca (tüfek beyaz bir kuştur (paradigma : tellere küçük bir tüfek kondu)) Cemil Meriç'in "Kamus Namustur" aforizmasını hatırladım. Daha sonra yavaştan yedirilen terslikler bünyede endişeye neden oluyor, cinselliğin nesnelleştirilmesi ensest ile pik yapıyor (ki ensestin seçim sahnesi (çocuğun kızları yoklayarak seçmesi (evet var böyle bir sahne) evlere şenliktir (aslında evlere cehennemliktir !))(allam yine ortalığı paranteze boğduk), öğrenilmiş çaresizlik izleyeni bunaltıyor, kaçışın imkansızlığı da bunların üstüne tüy dikiyordur.
   Fakir gibi vasat sinefilin bu sıklette bu ağırlığı çekebilmesi ilk başta mümkün görünmemektedir.  Filmimiz arızaları o kadar üstüste, herhangi bir altyapı olmadan verdiğinden algımız asıl mesajı idrak edememekte ancak ve ancak film bitip "ya acaba ne demek istenmiş ?" diye merak ettiğimde yeterli analizi yapabilmekteyim.
   Pastel tonlarda (adeta 70'lerin görselliğinde) minimum mekanda ve toplam altı kişiyle çekilmiş, maliyeti neredeyse iki sekans holivutaksiyonu tutan bu filmle bu kadar meşazı vermek de, komşuya nasip olmuş.
   İkinci ve hatta üçüncü izlemelerde alt metinleri daha iyi anlayabileceğimi sanıyorum. Ama ilk çıkarımlarım şunlardır :
   Ciddi bir sistem eleştirisi içermektedir.
   Sistem derken eğitim, otorite, iktidar, disiplin, aile, ahlak, çeşitli izmler (kapitalizm olur, faşizm olur, her türlü) gibi kavramları içeren bir sistemi kastediyorum.
   Mantığı altetmek için ilk darbe dile vurulmalıdır.
   İnsankişisi bulunduğu çevrimden kurtulmak için türlü fedakarlık yapabiliyor (köpekdişinin feda edilmesi gibi) ama yeterli donanıma (zımnen ve zihnen) sahip değilse kurtulamayabiliyor (genellikle de öyle oluyor).
   Önyargılar öğretilir.
   Hayat bize öğretilenden çok daha farklı bir şey olabilir.
   Algıları ve sağduyuyu vicdanla beraber açık tutmak, hayatidir.
   Aile koruyucu olabildiği kadar delirtici de olabilme kapasitesine sahiptir.
   Sinema, (sırf merak eden olursa yazıyorum: ben aydım, okuru aydınlatmak boynumuzun borcudur = kızımızın seyrettiği video kasetler Rocky ve Jaws'tır) kurulu düzeni bozucu bir aygıt olabilir.
   Sorgusuz itaat de bir yere kadardır. (Müjdeleeer var yurdumuuun toprağınaaaa taşınaaaa "melodili okunacak" (bu parantez de sadece idraki yüksek okuradır))
   Her şey görecelidir.
   82 Mercedes'lerin bagajı iyi bir izolasyona sahiptir.

Az biraz arızalı değilseniz seyretmeyin gitsin... Romantik komedi neyinize yetmiyor ?  

16 Şubat 2013 Cumartesi

"Stand Up Guys" ya da Tetikçinin Dilemması...

   Alpaçino, Elınarkin ve tabiy ki de Kristofırvolkın...
   Şimdi bu kast oturup geyik dallandırsalar hiç üşenmez, izlerim... 
   Film güzel film, başka oyuncular olsa izlenir mi bilmem. Belki de izlenir, bilemem (sen ne zırcahilsin arakolpa !). Amma velakin Fişırstivıns (ki yönetmen olarak pek bir numarası yoktur (burada da babaların sayesinde ekmeğini yemektedir)) kimseler akıl edemeden bu akla zarar üç oyuncuyu biraraya getirmiş ve fakirin izlemelere doyamadığı bir 95 dakika çekmiştir.
   "28 yıllık mapusluktan çıkan valentin, önce dak sonra da hörş'ü toparlar ve olaylar gelişir."
   Şimdi popülarite olarak Alpaçino ağır bassa da, Elınarkin (ki son zamanlarda ödüle garkedilmektedir (iyi de edilmektedir)) pek bir replik parçalamasa da filmi götüren en baba karakter, tartışmasız Kristofırvolkın'dır (adamımsın "Başsız Süvari"!..). Yaşlılık bir insana bu kadar mı yakışır. Neyse bırakalım güzellemeyi filmimize bakalım.
   İşlenişi : bildiğiniz holivut filmidir, hayatla uzaktan yakından ilgisi yoktur, mantık, gerçekçilik falan hakgetiredir, başından sonunu az çok tahmin edebiliyoruzdur, verilen meşazlar pek beyliktir. Eee ne demeye izliyoruz pekiy ? 
   Çünkü : izlemesek
   Alpaçino'nun avuç dolusu viyagrayı hüplettikten sonraki yaran güldüren dramını (trajedi miydi o ?) , rahibin aklının çıktığı günah çıkarma seansını, "Scent of Woman"dan sonraki ilk dansını, 
   Kristofırvolkın'ın yaşadığı dilemmayı bakışlarına yerleştirmesini, arada iki figür çektiği dansını, siyah takımlar içinde zatına mahsus yürüyüşünü, hiç hissettirmeden mafya ayakçılarını ufalamasını, torunuyla hesabını görürken yüzüne yerleştirdiği hüznü, 
   Elınarkin'in yirmi dakikacık da olsa göründüğü sahnelerde filme imzasını atmasını,
   Yönetmenin filmin başında ve sonunda gösterilen tablolarla neyi anlatmak istediğini,
   Conboncovi'nin bu film için yaptığı müzikleri dinlemeyi,
   ıskalamış oluruz.
   Velhasıl : filmimiz bira ile gitmeyecek kadar ağır, single malt ile gitmeyecek kadar hafif, ve fakat burbonla gayet iyi gidecek bir pelikuladır. Kafa boşaltmaya birebirdir, yakın durunuz...

Bu güncede bu klip olmazsa eksik olurdu. Bu da olsun da olmaya yaklaşsın....



5 Şubat 2013 Salı

"Even The Rain" veya "Tambien la Lluvia" ya da "Film içinde Film içinde Belgesel"

Havırdzinn'e adanmıştır. Önceden bu ağır aktivist abinin yaşamına bir göz atın, iyi olur.
   "İspanyol bir film ekibi, çekecekleri filmin ucuza malolması için Bolivya'ya giderler. Uluslararası şirketler suyun özelleştirilmesini almıştır. Halk muzdariptir. Olaylar gelişir." konumuz budur.
   Son dönemde izlemelere doyamadığımız Luistosar ve "al evde besle" bakışlarına sahip bir Gaelgarsiyabernal başlıca rollerdedir. Kosta'nın (tosar) başlarda fulkapitalist bir androitken sonlara doğru sevgi kelebeğine dönüşmesi pek inandırıcı olmamakla birlikte oyunculuklar (özellikle Juan Carlos Aduviri (veya Daniel) oyuncu olmamasına rağmen (belki kendini oynamanın verdiği rahatlıkla) rolü yaşamaktadır) göz doldurucudur.
   Öykümüzün iki kanallı ilerlemesi beyinde kıvılcımlara neden olmaktadır. Nedir : sömürgecilerin yerli halka yaptıkları, aradan yüzyıllar geçse dahi değişmemektedir. 
   Yapılanlar kâh küçük çanların içine altın doldurmakla, kâh yüzyıllar sonra da açtıkları artezyen kuyularından dahi su parası almaya kadar ilerlemektedir. 
   Film çekiminde; annelerin bebeklerini boğduğu sahnenin kameraya alındığı anda, yerel figüranların bunun (değil gerçekleştirilmesini) düşünmesinin bile korkunç olduğunu, bu sahneyi çekemeyeceklerini belirtmeleri üzerine yönetmenin çaresizliği (ve aslında olayın dehşeti) izlemeye değerdir.  
   Film ekibinin başlarda, yerel halkın yaşadığı güçlüklere karşı olan duyarlılığının zaman geçtikçe nasıl da dışsallaştırılıp kargaşa artınca kirişi kırma aşamalarına geldiğini izlemek de ayrı bir derstir. (tatlısu duyarlılığı)...
   Hâsılı kelâm : filmimiz izlendikçe çıkarılacak derslerle dolu, izlemesi de keyifli, izlenesi bir kordeladır... Yakın durun...