Bugün neler olmuş ?

26 Kasım 2013 Salı

"Çok Geç Olmadan" Nefffis Korku, hem de bilimsel...

   Bir aydır okuyorum, yeminle Stephen King'den korkunç.
   Okudukça tüylerim diken diken ve hatta tiken tiken oluyor. 
   Tübitak'tan yayımlanmış, yani aslında korku türü değil, bilimsel bir eser. 
   Bernard L.Cohen, fizikçi. Nükleer fizik ilgisini çekince araştırmalarını bu yönde ilerletmiş, gördüğü gerçekleri tarafsız bir şekilde ele alarak kitabı bu şekilde yazmış. Kitabımızın ana fikri "kırk katır mı ? kırk satır mı ?" şeklinde özetlenebilir. 
   Cohen, insanlığın önündeki enerji temini sorununa odaklanıp, hangi enerji kaynağının daha uygun olduğunu inceliyor. Görüyoruz ki önümüzdeki seçenekler çok kıllıkışlı. Halen enerji sağlanması için yürütülen belli başlı bir iki seçenek var. Termik santraller, hidrolik santraller, nükleer santraller, güneş ve rüzgar santralleri. Kaynağına göre bir ayrıma gidersek, tükenmeyen kaynağa sahip olan bir tek güneş ve rüzgar santralleri ile nükleer santraller var. Su kıtlığı benim kuşak rahmetli olmadan karşı karşıya geleceğimiz bir gerçek (yani hidrolik santraller hem doğanın düzenini bozduğundan hem kaynak tükenebileceğinden önümüzdeki yıllar veya yüzyıllarda kullanım dışı olacak). Kömür ve doğalgazın tükenmesi de yakındır. Geriye rüzgar/güneş ve gelgit santralleri kalıyor (ki kitabı inceleyince bu kaynakların kurulumu ve idamesi için harcanan enerjinin sağladığından kat kat fazla olduğunu dehşetle görüyoruz). Geriye ne kalıyor ? Nükleer santraller.
   Çevreye verilen zarar olarak sınıflandırdığımızda ise hidrolik ve termik santrallerin çevreye verdiği zararın sandığımızdan daha ciddi olduğunu anlıyoruz. (kitabın yalancısıyım). Geriye ne kalıyor ? Nükleer santraller.
   Şimdi biliyorum ki "nükleer santral" lafzı zikredildiğinde (bendeniz de dahil) her aklı başında insan kişisinin tüyleri diken diken oluyor. Prof.Cohen bu noktada "Dikkat !" diyor "konu ile ilgili olarak kamuoyunun yıllardır bir negatif algı seçiciliği yaratılmaktadır, bunu medya "dehşet sattırır" mottosu ışığında yıllardır yapmaktadır." Ve sonra tüm akademik, bilimsel, istatistiksel veriler ışığında nükleerin nasıl güvenilir olduğu konusunda verileri aktarmaktadır. 
   Profesör bunları açıklarken tamamen bilimsel yaklaşım sergilediğinden insani veriler konusunda bir hayli yabancılaşmış bir üslup kullanıyor. Misal "termik santrallerin yaptığı hava kirliliğinden %3'lük bir ölüm beklenirken, nükleer santrallerin neden olduğu hava kirliliğinden beklenen ölüm oranı sadece % 0.2'dir." diyebiliyor. Benim gibi bilimsel olmayan bir insan için ise tüm bu oranlar anası, babası, bacısı, karısı, kocası, çocuğu olan insan gruplarını temsil ettiğinden dehşete düşüyorum. 
   Misal : 2.Dünya Savaşı sonrası toplama kamplarında insanları kimyasal gazlarla boğan kamp sorumlularına soruyorlar. "- Bu insanları nasıl öldürdünüz ?". Cevap hayli ürkütücü. "- 1 insanı öldürmek için şu kadar gaz gerekli. 300.000 insanı öldürmek için gerekli olan gaz miktarı da bu kadar. Gazın imalatı şu teknik süreçleri gerektiriyor... bla bla bla". Anlayacağınız bu korkunç eylemin müsebbibleri kendilerini yaptıkları eylemden insani olarak tamamen soyutlamışlar. Cohen'in de yazdıkları bunu andırıyor. 
   Buraya kadar yazdıklarımı bıkmadan okuduysanız. Aşağıdaki dipnotlarda kitaptan alıntıladığım, günlük hayatta geçerli bilimsel bazı gerçekleri de okumanızı öneririm. 
   Velhasıl; istatistiki verileri ve çok teknik detayları hızlıca geçerek, anafikrinin sizleri rahatsız edeceği kesin olan bu kitabı okumanızı hararetle tavsiye ederim.
1 milirem radyasyona maruz kalmak insan ömrünü ortalama 1.2 dakika kısaltır.  Ortalama ömrümüzü kısaltan diğer etkinlikler şöyledir :
Sokakta üç kez karşıdan karşıya geçmek.
Bir sigaradan yaklaşık üç nefes almak (her sigara ömrü ortalama ömrü on dakika kısaltır) (ÇOK KORKUNÇ)
4.5 km.fazla otomobil kullanmak

Radyasyon, gama ışınları, nötronlar, elektronlar ve benzerleri gibi uzayda saniyede 200.000 km. gibi çok yüksek hızlarda hareket eden, birkaç tip atom altı parçacık içerir. Bunlar kolaylıkla insan vücuduna nüfuz edebilir  ve vücudu oluşturan biyolojik hücrelere hasar verebilir. Bu parçacık ya da ışınlardan biri madde içinde hızla yol alırken karşısına çıkan atom ya da moleküllerle çok şiddetli bir şekilde çarpışır... Bu ani bozulma, hücrenin hassas bir dengeye sahip yapısı için felaket olabilir. Hücre ölebilir ya da iyileşebilir. Eğer iyileşirse... haftalar, aylaro, yıllar sonra kanser dediğimiz kontrol edilemeyen büyüme içinde üremeye başlar. 

Bir insan hayatının her saniyesinde 15.000 radyasyon parçacığının çarpmasına maruz kalmaktadır. Bu, yaşamış ve yaşayacak her insan için geçerlidir. Yıllık toplamları 500 milyarı, tüm ömür boyu sayıları ise 40 trilyonu bulan bu parçacıklar doğal kaynaklardan gelir; ancak teknolojimiz yeni radyasyon kaynakları üretmiştir. Hepsinin ötesinde, bunların en önemlisi röntgen ışınlarıdır. Tipik bir röntgen ışını bizi trilyonlarca parçacıklık bir bombardımana tutar. Burada bir girdi yapmak istiyorum. Radyasyonun büyük bir çoğunluğunu hiç aklımıza gelmeyen şeylerden alıyoruz. Televizyon izlerken, cep telefonuyla konuşurken, pilli kol saati kullanırken, beton evlerde otururken, boyanmış (haliyle) kumaş pantalon giyerken, kentlerde yaşarken, hep radyasyon alıyoruz, hep. 

Radyoaktivite radon gazını açığa çıkarır. Betonarme evlerde yaşıyorsak muhakkak (özellikle zemin katlarda) radon gazına maruz kalırız. Isı yalıtımı radon birikimini tetikleyeceği için kanser riskini arttırır. Evi havalandırmak elzemdir. (vallahi daha fazla yazmaya üşeniyorum, merak eden açıp okusun !)