Bugün neler olmuş ?

30 Kasım 2012 Cuma

"End of Watch" Training Day'in Belgesel Hali...

   Yıllardır polisli haydutlu filmler seyrederim. İlk kez bunun gibisini görüyorum. Çok telmaşa afişe bakıp sıradan polisli film zannetmeyin sakın !.. Senaryo zayıf ancak görüntüler ve oyunculuklar ortalamanın hayli üzerinde. Tüm film aktüel kamerayla çekilmiş (iyi adamlara "okul ödevi" kisvesi altında bir kılıf uydurmuşlar ama kötü adamların herşeyi kamerayla kaydetmelerini pek havsalam almadı). 
   İngilizce bilmeyenlerimiz olabilir, ben hemen dilimize çevireyim end of "tehlikeli", watch da "takip" anlamına gelmektedir (ben filme Türkçe ad verenlerin yalancısıyım).
     Başlarda biraz aksayan tempo filmin ikinci yarısında istim tutuyor. Belgesel kanallarındaki reality şovlara benzeyen görüntüler daha sonra düğün çekimlerine kayıyor, snuff filmlere kayıyor, aslında görüntüler durmadan kayıyor. İlginçtir ki : bu kayan görüntüler, iki esas oğlanımızın arkadaşlıklarını seyirciye farkettirmeden içselleştiriyor. Sonlara doğru "kahraman amerikan polisleri" güzellemesine dönüşen filmimiz klişe holivut filmlerinin birazcık da olsa dışına çıkıyor.
   Sinemada görülmeyedebilinir (Allah bana bir daha böyle yüklem kullandırmasın işşallah !). Ancak akşam boş vaktiniz varsa (çoluk çocukla asla seyredilmez !.. kontrolsüz şiddet ve dakikada sekiz "fuck" saydırabilen çeteciler vardır) bir buçuk saati güzelce ezebilirsiniz... 

29 Kasım 2012 Perşembe

"Bay Pipo" Neticede herşey güç için !...

   Onüç yıl evvel yazılmasına rağmen güncelliğini yitirmemiş kitaplardandır. İkinci okumada, birincisinden farklı tatlar alınabilir. 
    Hiram Abas'ın hayat hikayesi çevresinde; taa "teşkilatı mahsusa"dan 1999'a dek MİT'in hikayesi : dehşetengiz ayrıntılar, açık kaynaklardan elde edilen haberlerden yapılan kestirmeler, güncel olaylar, magazin olayları, siyasi entrikalar, askeri dalavereler, tanıdık simalar, tanımadık simalar yardımıyla didik didik ediliyor. Büyük resme baktığımızda ise "herşeyin güç için" olduğunu acı acı gülümseyerek idrak ediyoruz.
   Okuduktan sonra "Jason Bourne" serisinin önce kitabını okudum, sonra film üçlemesini izledim. Baktım ki, kitap benim yargı sistemimi değiştirmiş. On yıl önce de aynısı olmuştu, şimdi de oldu. Nedir : "okunmamış kitap yenidir" mottosunun üstüne, "unutulmaya yüztutan ve iz bırakan kitap da okunmalıdır"  diye bir aforizma patlatabiliriz. 
    Kitap, haber, çakma cd gibi terör enstrümanları nedeniyle uzun zamandır parmaklıklar ardında ömür tüketen Soner Yalçın'ın üslubu çok akıcı. Ne zaman kronolojik tarihte sıkılmaya başlasak araya teatral ögeler (parça) yerleştirip merakımızı hep canlı tutuyor.   Tek kritiğim; özgeçmiş niteliğinde sayılabilecek bu kitabın öznesinin ölmesinden sonra yazılmasıdır. Zira yöneltilen eleştirilere herhangi bir cevap verilemiyor. İsnat edilen fiiller (hah duruşma salonu gibi oldu burası !..) gerçek midir ? Bilemeyiz. Amma araya yerleştirilen teatral ögelerde tek taraflı bir betimleme olduğunu da inkar edemeyiz. Peki bu kritik kitabın okunmasına mani midir ? Zinhar hayır !  MİT'i daha iyi anlamak ve günceli daha iyi analiz edebilmek için tekrar okumakta faide vardır.

"Teneke Kutular" Alex Shearer'den Gençler için Korku...

   TUDEM'in gençlik (yeniyetmelik) kitapları bir süredir ilgimi çekiyordu. Kızıcığımın kütüphanesinde gözüme çarpınca (kitapsız bir döneme de rastgelince) okudum bir solukta. Puntolar büyük, satır araları geniş, dili dolambaçsız, mesajları açık, Ankara-İstanbul arası otobüs yolculuğunda bitebilecek bir kesafete sahip (artanıyla da gazete karıştırabilirsiniz rahatlıkla), lakin gençlikle alakası sadece bu kadardır bana göre.

   Rastgele alınan konservelerin içinden kulak, parmak, acil yardım çağrısı gibi objelerin çıkması üzerine; yaşıtlarından biraz farklı iki yeniyetme olayı araştırırlar. Konu bu... Rahat bir Stephen King kitabına hadi kitap demeyelim de öyküsüne konu olabilecek bir senaryo... Sonuna doğru yükselen tempo nedeniyle çabucak bitiyor. Naiflikten kurtulmamış sabi sübyana okutulmasını ben olsam önermem. Önermiyorum da...

28 Kasım 2012 Çarşamba

"Lawless" "Namuslu Kanunsuzlar, Namussuz Kanun Adamlarına Karşı !..."

   İnsanın içine; Şiya Laböf'ü mutfak masasına yatırıp, kıçını kömür küreğiyle su toplayana kadar dövme isteği uyandıran bir filmimizle daha (sanki böyle film çokmuş gibi) yine huzurlarınızdayız sevgili sinefiller...
   Konusu kısaca başlıkta özetlendiği gibi olan filmimiz, 1920'lerin (ekonomik bunalımlı ve içki yasaklı) Amerikasını özel ve güzel bir şekilde yansıtmaya çabalıyor. Kadro sağlam : Şiya Laböf, Tom Hardi, Geri Oldmın ve karikatürize edilmiş kötü bir Gay Pörsi... Görüntüler güzel, kostümler dekorlar güzel, (sanat yönetmeni iyi iş çıkarmış (dönemin benzin pompasını bile bulmuşlar)) senaryo gerçek hayattan alınmış, Yönetmenimiz Con Hilkot'un bundan önceki filmi "The Road" (ki benim gözümde külttür)...
   Ama niye olmamış bilmiyorum !  Laböf'ün akla zarar rolü mü ? Geri Oldmın'ın sahnede toplam on dakika görünmesi mi ? Tom Hardi'nin yüzünde hep aynı maskla (sevişir ve vurulurken bile aynı) rol kesmesi mi ? Senaryoda hiç namuslu karakter olmamasına rağmen kara film statüsüne sokamadığımdan mı ? Bir saatte rahat anlatılacak hikayeyi iki saate sündürmesi mi ? Çok kötü (başlangıç ve final jenerikleri dahil) bir müzik kullanımından mı ? İnandırıcılıktan uzak finalinden mi ? Du bakiyim ! Aslında bayağı bir neden varmış beğenmemek için.
   18 Ocak'ta memleketimizin sinemalarında temaşa edilecek olan bu filmimizi, kişibaşı 16 TL verip sonra "Allaam ne yaptım ben" diye dövünmenizi hiç istemem. Başka şekillerde temin edip evinizde seyrederseniz en azından sıkılınca kapatıp "oh" çekme opsiyonunuz vardır.
   Bilmem anlatabildim mi ?


27 Kasım 2012 Salı

"Skyfall" - Ağlama anne ! - Ağlamıyorum zaten...

   Takma dişlerin insanın çehresini nasıl değiştirdiğini ürkerek idrak ettiğimiz bir Bond filminin tanıtımına hoşgeldiniz sevgili sinefiller.
   Baştan söyleyelim : Adele'i falan pek tanımam (bendeniz Şörli Bessi'de takıldım, sonrasına terfi edemedim) ama Tina Törnır'ın "Golden Eye"dan sonra en sevdiğim Bond şarkısı olmuştur. Filmin hanesine baştan bir artı çiziktiriyoruz.
   Serinin önceki iki filmini de gülümseyerek hatırlamamın hikmeti mucibesi ne olabilir ? diye düşündüm de. Herhalde dudaklarını hep bizi öpecekmiş gibi uzatıp rol kesen Denyıl Kreyg değildi. (zira (hah şimdi de "zira" dedim) Şon Kanıri olsun Racır Muur olsun ve hatta Timıti Daltın bile olsun zahiren bu slimfit takımlar giyen arkadaştan yakışıklılar (ha kaslı değiller ama bu da Terminator değil Ceymzzz Bond arkadaş !..)). 

   Senaryodan değil (önceki serilerde de sağlam senaryolar vardı hatta birçoğu Ayın Fleming'den direkt apartmaydı).  Bond kızlarından hiç değil (bkz.önceki bond kızlarından örnekler : Ursula Endrıs , İzabel Adyani, Dayana Rig (ki aynı zamanda Emma Piyıl'dır da), Brit Eklınd, Barbara Bah, Kerıl Buket, Mişel Yeoh, Teri Heçır, Denis Riçırds, Heyl Beri diye uzar durur). Sağlam kötü adamlardan değil (hatırlayınız önceki kötü adamları : Kristofır Lii'den, Kristofır Wolkın'a kadar ne sağlam kötüler vardı !.. ) Durup düşünelim bir bakalım. Evet Denyıl Kreygli seri, Bondların en gerçekçi, en hayata yakın olanıydı. Evet hoplamalar zıplamalar hep var. Lakin bunlar öyle fazla holivut efekti değil de gerçekten olabilirliği mümkünmüş gibi görünen sahnelerdir. Binbaşı Ceymz (özellikle Racır Muur'un yaptığı gibi), kuntastik aletlerle tefriş edilmemiş (hatta bu filmde, teçhiz edildiği hipersonik teknoloji ürünü telsiz için (ki düğmesine basılınca sinyal gönderebilmektedir) "brave, new world" diyerek Aldus Haksli'ye çaktığı selam dikkatimizden kaçmamıştır) ne yaptıysa tırnaklarıyla kazıyarak, toplarını içine çekerek (bkz.Casino Royale, iskemleli işkence sahnesi) yapmıştır. Bond kızları; elf prensesleri gibi değil daha bir sokakta rastlanabilitesi (dilimize bir sıfat daha hediye ediyorum tam şu anda) olan kızlardır. Yeni Bondumuzun otomobilleri de pek sıradandır Piers Brosnın'ın ki gibi görünmez bile olamamakta bu akıllıca taktik de kaslı yeni model Bondumuzu pek bir inanılır, dolayısıyla daha bir hayata yakın, daha gerçek bir Bond yapmaktadır. 

   Nedir : ilk iki film hakikaten iyidir. Ama bu sonuncusu olmamıştır. Alman pornocu görünümünde tezahür eden Havier Bardem (İhtiyarlara Yer Yok'taki görüntüsüne rahmet okutmaktadır) elinden geleni yapıyor ama, ıhh, kurtaramıyor. Aksiyon sahneleri, oyunculuklar, görüntüler bekleneni vermektedir. İki buçuk saate varan sürede temponun düştüğü, izleyenleri esneten sahneler vardır. En önemlisi senaryodaki kopukluklardır. Kurgu ve senaryo konusunda sanatsal Türk filmlerinde rastlanabilecek gedikler, görülmemesi imkansız mantık hataları vardır. Misal : kötü adamın kötülüğünü yaratan kavram basit bir ödip kompleksi olarak verilmeye çalışılmıştır. Filmin sonları; "Evde Tek Başına" filmine rahmet okutmaktadır. (izleyenler anlayacaklardır (yok ! yere bilye atmalar, yok efendim patlayan avizeler yapmalar) daha neler !..)
   Genelde medyada sadece Türkiye görüntüleriyle gündeme geldi filmimiz. Ülkemiz, nasılsa öyle yansıtılmıştır. Bir tek bardaki sahneler Puket atmosferi verilerek yapılmıştır gibime geldi. Yoksa diğer sahnelerde herhangi bir negatif abartma yoktur. Eminönü'müzü de fazla abartmamak gerektir. Neticede bir San Marko meydanı değil...
   Cudi Denç iyidir. Albırt Fini küçüminnacık bir rolde resmen harcanmıştır. Ralf Fines de iyidir. Aston Martin harikadır. Manipeni (ki son sahneye dek kimliğini anlayabilemiyoruz) iyidir. Final; "bu pilav daha çok su kaldırır" meşazı vermektedir. Anlayacağınız devam filmi çalışmalarına başlanmıştır bile.
   Ama film olmamıştır. Resmen : buğdayı nişastasını salamadan pişirilen aşure hissi vermektedir. Yine de ilk iki filmi seyrettiyseniz nasolsa bunu da göreceğiniz için yukarıda yazdıklarımı beyhude yere yazdığımı zannediyorum. Haydi iyi seyirler...

26 Kasım 2012 Pazartesi

Mersin'de Yeme İçme... (kerebiç, humus, cezerye, künefe)

   Tamamen sübjektif hazırlanmış bir tanıtımdır. Önceden uyarımı yapayım...

   Aşağıdaki fotoğraftaki gibi oksimoron dükkanlardan çok gördüm. "Eyfel Kebap Salonu" gibi. (düşünecek olursak Paris Tantuni Salonu oluyorsa, o niye olmasın değil mi ?)(bölge esnafında ümitsizce bir Paris özlemi var sanırım)
Mersin bir kurutulmuş yiyecek cenneti, aşağıdaki gibi dükkanlar da hayli fazla..
Dikkatimizi çeken bir baharatçı dükkanı da, ilginç dekorasyonuyla göz dolduruyor.
   Bu baharatçının asıl bombası, satılan ürünlerde. Aşağıdaki fotoğrafı büyütecek olursanız kavanozların üzerindeki etiketler yarabilir. Örn. "basuru keser", "cinsel geciktirici", "cinsel uyarıcı", "prostat eritir", "migreni keser" vs.vs. Meraklılarına Humusçu Murat Ustanın dükkanının hemen yakınında.
   Bu bölgede "kerebiç" denen tatlının fotografisi de aşağıdadır. İri parçalı ceviz veya antep fıstığının üzerindeki tatlı olmayan gevrek ince bir hamurun kaplanması ile elde edilen bu kurabiyemsi gıda asla bu şekilde tüketilmiyor. Kimileri bilecektir köpük helva (çöğen bazlı bir eski zaman lezzeti) döşenen bir kaba aktarılarak satılıyor. Biz uzağa götüreceğimizden helvasız almayı tercih ettiğimizi söyleyince, satıcı "kuru kuru yenmez ki !" diyerek atarlanmıştır. Hemen altında daha önce bahsettiğimiz (bkz.Tarsus Rehberi") unlu "mamüller" ise ıskalanmaması gereken atıştırmalıklardandır. (yalnız fazla atıştırırsanız en geç bir ayda obez olma riski vardır) Başlıkta bağlantısını verdiğim Hayri Ustanın mamüllerini öneririm.
"CEZERYE"
   Mersin = cezerye bağlantısını yapanlardansanız. Dondurmacı Halil Ustayı pas geçmemek gerekir. "Cezerye de de ustalık mı olurmuş, havuçla şekeri karıştırırsanız olur bir tatlı" diyerek küçümseyenlerdenseniz de pas geçmemek gerekir. En eski cezeryecilerden olan bu pastane, asıl olarak cezeryede ihtisaslaşmışsa da diğer ürünleri de, beyinde kıvılcımlar çıkarasıdır. Fıstıklı cezeryeyi yediğinizde ise daha önce yediğiniz cezeryelerin cezerye olmadığını içiniz burkularak idrak edeceksiniz.


"HUMUS"
   Sıra geldi humusa... Ortadoğuya özgü bu kendine has lezzet; kaynayan nohutun ezilerek tahinle karıştırılmasından oluşur (kabaca yani). Gittiğimiz yerlerde bulunan "kibar" restoranların mönüsünde bulunan humus, maalesef  nohut unundan mamul olup tadı tuzu bulunmadığından bu lezzeti babadan kalan yöntemlerle yapan "humus erbabı" araştırınca aşağıdaki dükkanda icrayı sanat eden Tarsuslu Murat Usta'ya vasıl olduk.
   Murat Usta hep tezgahının ardında, bütün tabakları o hazırlıyor, kepçeyi bir virtüöz edasıyla kullanmakta..
   Murat Ustanın icat ettiği bu çorbayı, müdavimlerin humus yedikten sonra taam ettiklerini hayretle müşahade ettik. Bildiğimiz mercimek çorbasına, tavuksuyu, didiklenmiş tavuk eti, nohut, maydanoz, tahin ve bilmediğim başka şeyler ilave edince oluyor : "tarmer".. Bakınız bu ismi tereddütsüz kullandım. Çünkü Murat Usta üşenmemiş, Patent Enstitüsünden çorbanın patentini alıp, adını da tescillemiş. Sadece çorba olarak değil yemek olarak da tüketilebilir, çok doyurucu bir çorbadır.
   Humus, bildiğiniz humus. Yalnız nohut unundan değil, yerken dilinize küçük nohut parçacıkları gelebiliyor (ki ipucu vereyim : bu parçalar gelmiyor humus böyle labne gibi pürüzsüz ise nohut unundan mamuldur, ve makbul değildir) Buradaki humus, nasıl olması gerekirse öyle... Tahini, sarmısağı, kimyonu tam kıvamında...
   Dekorasyon mütevazı, tipik esnaf lokantası görünümünde, garsonlar zehir gibi, hijyen iyi, Murat Usta ilgili ve bilgili, fiyatlar makul (bkz.aşağıdaki fotoğraf sol taraf), en önemlisi sunulan tabaklar hem göze hem mideye hitap ediyor. Mersin'e gidildiğinde pas geçilmese iyi olur...
"KÜNEFE"
   Aradık taradık, sorduk soruşturduk künefeyi en iyi "Künefeci Emin Usta"nın yaptığını öğrendik. Adres bağlantısı başlıkta. Merkezden biraz sapa kalsa da yürüyerek gidilebilir. On oniki masalık bir tatlıcı, asıl olarak künefe servisi yapıyor. Mersinli Ahmet'in yeğeni (maalesef adını sormayı unuttuk) hem üretim hem servis aşamasında hep dükkanda. Hatay'da mandıraları varmış, yağ ve peynir oradan geliyormuş. Kadayıfı kendileri döküyorlar. Künefenin kilosu 24 TL. porsiyonu 6 TL. Yalnız; bir porsiyon, normal üç insanı doyurur cesamette. İnsan bu tabağı yediği zaman mutluluktan gözleri yaşarabilir. Genç patronumuz, yakın zamanda açacağı yerin tanıtımını yaparken gözleri parlıyordu. Yeni yerde;  üretimin tüm safhaları camların ardından seyredilecek, başka bir deyişle asla kalmış, bayat mamul satımı olmayacakmış, sigara içilen ayrı bir yer için bile ruhsat almışlar. İşinden bahsederken gözleri parlayan insanları seviyorum. Mersin'e yolunuz düştüğünde gidin, görün, tadın. Bana dua edeceksiniz.



22 Kasım 2012 Perşembe

"Savages" Bunu niye yaptın Olivır ?

   Demek insan 66 yaşına gelince böyle saçmalayabiliyormuş. Eyy Olivır Sıton !... Sen ki müfrezeyi, ceyefkeyi, katildoğanları, volsıtriiti çekmiş, gözümüzde müstesna bir verandaya kurulmuş, ayrıcalıklı yönetmenlerdensin. Niye yaşlanmaya başlayınca Hoptediks rolüne çıkan Jerar Dipardiyö gibi "dur ölmeden güzelce bir cozutayım" dersin ki !...
   Yönetmenimize yeteri kadar çemkirdikten sonra filmimize geçebiliriz. Öncelikle şunu söyleyeyim ki çoluk çocuktan köşebucak kaçırılması gereken bir filmdir. Şiddet ve cinsellik sınırı tanımayan filmimizde kopan uzuvlar, fışkıran kanlar, poliyandriyel (var mı böyle bir sosyolojik tanım bilmiyorum) bir ilişki (tüm yönleriyle ve açıklığıyla), uyuşturucu, ahlaki yozlaşma vs.vs. gani gitmektedir (hah bu yüklemi de kullandım ya, artık rahatlıkla "tekaütüm ben" diyebilirim.)
   Aynı kızcağızı seven ve sevgilerine asla kıskançlık karıştırmayan (yurdum erkeğinden hayli farklı olarak) iki ot (ama süpersonik olanından) yetiştiricisi yakışıklı arkadaş, pazarı genişletince meksikalı uyuşturucu karteli "du bakalım kardeş" diyor ve yakışıklılarımızı pruvaya alıyor. Olaylar acımasızca gelişiyor.
   Yönetmen Bay Olivır Sıton. Tamam başroller fazla popüler değil (sadece benim için. Yani Bleyk Livli'nin kıçını başını açması haricinde pek bir oyunculuğunu göremedim) ama yardımcı rollere bakınız bir : Con Travolta (pek bir performansını göremedik, zaten filmde beşinci planda), Salma Hayek (hiç olmamış),  Beniçio Del Toro (film, bir tek onun hatrına izlenir (iyi aile babası olmaya çabalayan tetikçi rolünde tam anlamıyla döktürüyor)). Senaryo hoplamalı zıplamalı bir havada. Yani yağ, un, şeker var. Ama helva olamamış.
   Çifte son da olmamış, arak afiş de olmamış, kast hiç olmamış, görüntüler güzel ama (hakkını yemeyelim), sinemada görmek isterseniz "çok paranız var herhalde" derim. Malum ortamlardan edinip de izlerseniz "canınız ölesiye sıkılıyor" derim. Ama tabiyki öyleyseniz bilemem, izleyebilirsiniz.
Toro'nun bakışlara dikkat !...

"Paranorman" Hedef kitleyi belirleyemedim !...

   Bu yapımcılar aynı teknikle yıllar önce "Coraline"i yapmışlardı da, seyrederken aklımız çıkmıştı. Hem teknik şükelaydı, hem senaryo...
   Bu beklentiyle oturduk filmimizin başına. Evet, başrolümüzdeki kuklanın (normın bey) ayakkabı fırçası gibi saçları, diş fırçası gibi kaşları var, hem zeki, hem cevval kırkbir kere maşallah. Yan karakterler (obez yancı ve kaslıgay ağabeyi, tiki abla, bully dump, bir dereceye kadar ilgisiz ebeveynler) iyice oturmuş. Konu birazcık "6.His"i andırsa da özgün sayılır. 
   Tüm bu olumlu özelliklerine rağmen filmimiz fakire "Coraline"den aldığı hazzı verememiştir. Bilmiyorum neden ?
   Biliyorum, şimdiki çocuklar harika ama benim on yaşından küçük çocuğum olsa "sübyanım gece uykuya dalarken zombiler görmesin" diyerekten bu filmi izlettirmem. 

   Evet bir Koralin değil ama en alttaki fotoğrafa bir göz atarsanız ve filmdeki tek bir karenin çekimi için harcanan emeği düşünürseniz seyredilmeye değerdir.



20 Kasım 2012 Salı

"Angel's Share" Hakikaten de Meleklerin Payı...


   "Bilinçli Tüketiniz" diyor afiş... Politik yönetmenimiz Ken Looç da bu kez hayatın daha naif bir yönünü yansıtıyor. 
   Boş gezenin boş kalfası Robi, sosyal hizmet görevlisi Heri sayesinde hayatta ikinci bir şans yakalıyor (şansın ne kadar namuslu olduğu izleyicinin itikadına bağlı olarak değişir). Bu şansı değerlendirip değerlendiremediğini öğrenmek izleyiciye düşüyor. 
   Heri (Con Hönşov) haricinde pek aşina olmadığımız adını sanını daha önce duymadığım oyuncular sanki rol yapmıyorlar, çekilen belgesele konu oluyorlar. Müzik kullanımı minimal. Kostümler, dekorlar gayet tatminkar, senaryo-kurgu güzel. Tek eleştirim : araya serpiştirilen kimi sahnelerin gereksiz oluşu ve gereksizce uzamasıdır.
   Kırk yaşından sonra aşina ve müptela (bu sırayla) olduğum malt viski kültürüne ait ilginç malumatlara sahip olmamı sağlamıştır.
   "Meleklerin Payı" adının ne anlama geldiğini son on dakikada daha iyi anlamışımdır.
   Sonu gülümseten, stresi alan süt&kurabiye gibi bir filmdir.
   Nedir : Ken Looç abimiz siyasi olmayan, gülümseten filmlerde de ustalığını konuşturmuştur...
   Bir de; abinin günümüz sineması hakkındaki görüşleri aşağıdadır. Meraklısı bir göz atıp durumun vehametine ayılabilir...

  "peki bu harika, heyecan verici, karmaşık mecrayı nasıl koruyoruz, besliyoruz ve geliştiriyoruz? ona nasıl bakıyoruz ve potansiyelini kullanabiliyor muyuz? yedi yıllık bir dönemde abd'nin britanya sinemalarının gişelerindeki pazar payı %63 ile %80 arasındaydı. britanya'nın payı ise %15 ile %30 arasında gerçekleşti, ki onlar da büyük ölçüde amerika ile ortak yapımlar idi. avrupa ve dünyanın geri kalanından gelen filmlerin payı ise %2-3'tü. yani insanların filmler konusunda tercih yapabilmesi neredeyse imkansız; size sunulanı seyrediyorsunuz.
  televizyona gelince, ekranda arzı endam eden filmlerin sadece %3.3'ü avrupa ve dünya sinemasındandı. bir düşünün kütüphaneye gittiğinizde rafların %63 ile %80'inin amerika, %15 ile %30'unun yarı amerika yarı ingiltere edebiyatıyla dolu olduğunu, dünyadaki tüm diğer yazarların ise sadece %3'ünü oluşturduğunu görüyorsunuz. bu düşünülemez, akıl almaz bir durumdur, ama en güzel sanat olduğunu düşündüğümüz sinemada tanık olduğumuz şey tam olarak bu."

FİLMİ İZLEYENLER İÇİN SON NOT : "ağır suçların cezalandırılması sonrası yapılan konuşma" uygulaması çok şükela bir kavrammış. Sadece cezayı çekmenin yeterli olmadığının, suçun etkilerinin de suçlunun idrak etmesi fikrine yaslanan bu uygulamanın, güzel ve yalnız ülkemizde de gerçekleştiğini görmek isterim doğrusu...

Resimli Adana Rehberi ve Kebap yenmemesi gereken bir ünlü kebapçı...

   Adana'ya Kasım ayında ve mütemadiyen sıkı bir şekilde çalışan sağanak yağmur eşliğinde gittik. O yüzden pek gezememekle birlikte aklımda yer eden küçücük ve faydalı olabileceğini düşündüğüm bilgi kırıntılarını aşağıda özetliyorum.

  1. Havaalanı şehrin içinde sayılır, önünden geçen minibüslere binip şehir merkezine beş dakikada varabilirsiniz. Hiç taksiye binip "şehir turu" riskine girmeyin derim (bize oldu da)...
  2. Sarı ve mavi otobüsler halk otobüsüdür. Para geçmektedir birbuçuk liraya ulaşamayacağınız mesafe yoktur.
  3. Dümdüz bir şehirdir, bisikletle gezmek için idealdir, köprü rampaları haricinde yokuş yoktur.
  4. Altıncı katlardaki evler bile balkon ve pencerelerine parmaklık yaptırmışlardır. Bu da bana Adanalı hırsızların pek örümcek adam olduklarını anlatmak ister gibi olmuştur (olmadı bu cümle)..
  5. Şeker hastalarının bu şehre gitmeleri veya yaşamaları sakıncalıdır. Aşağıdaki fotografilerde az bir örneklemesini yapmaya çalıştım. Tüm şehir tatlı büfeleriyle sımsıkı sarılmıştır. Ben böyle müşterisine güvenen esnaf görmedim.  Yürürken durup tatlılara bakıyorsunuz, vitrinin kenarındaki küçük kağıtlar yardımıyla istediğiniz tatlıdan istediğiniz kadar yiyip, satıcıya "bir bundan, iki şundan" diyorsunuz ve ücretini veriyorsunuz. Ücretse komik bir rakam. Tenis topu büyüklüğünde içi silme fıstık (bezelye ezmesi değil gerçek fıstık) dolu bombastik bir tatlının ve benzerlerinin fiyatı bir (rakam ile 1), diğer şükela tatlıların ise elli (rakamla 50) kuruştur.
  6. Bu şehirdeki esnafın yarısı yiyecek işiyle meşgul her yerde lokantalar, kebapçılar, tatlıcılar, helvacılar var. Fiyatlar makul ötesi.
  7. Bombadillostik bir tren garı var. Özellikle geceleri aydınlatınca öyle oluyor.
  8. Süs havuzlarında yüzmek yasaktır. (Bkz.aşağılardaki fotoğraf)
  9. 10 Kasım'da oradaydık. Atamıza olan mesajları beni benden aldı. "Allahına Gurban Atam" (Bkz.son fotoğraf)
  10. Böceklenme yoğun herhalde (ben kendilerini görmedim ama) çok sık "Alo Böcek" reklamları var.
  11. Belediye otobüslerini kullanan kadınların güzellikleri ve kendine güvenleri takdire şayandır.
  12. Şehrin merkezinde "küçük saat" olarak adlandırılan saati gördüğünüzde azameti karşısında şaşırmayın.
  13. "Büyük Saat" olarak geçen bölge ise şehrin özel yüzünü keşfetmeniz için elzemdir. Bir tarafta Kazancılar çarşısı, diğer tarafta şalvarcılar çarşısı, gezinin durun...
  14. Her kebapçı iyidir, önceden masanıza gelecek ekstralar için herhangi bir ücret talep edilmemektedir. Garson masayı doldurunca, bütçeniz kısıtlıysa paniklemeyin...
  15. Arı sinemaları, şu ahir ömrümde gördüğüm en iyi işletilen sinemadır. Fuayeye girişte güleryüzle sizi karşılayıp "iyi seyirler" dileğinde bulunan elf prensesleri vardır. Adonis kılığında teşrifatçıları vardır. Bütün "plex" ekli sinemalarda bulunan konforlu salonları vardır. Gayet insaniyetli bilet ücretleri vardır. Velhasıl, yağmurda yapacak birşeyiniz yoksa gidilesi yerdir.
  16. Yardımsever ve nazik bir ahalisi vardır. 
  17. Evlerin tümünde en az bir klima vardır.






   Şimdi gelelim "yememe" önerisine : Büyük saat civarında kime sorsanız gösterilecek, pek meşhur bir kebapçı var. Asmaaltı Kebap. Aslen Gaziantep'li hayli cesametli bir abinin işlettiği bu yer, dekorasyon olarak sıradan bir esnaf lokantası gibidir. Kebaplarınızdan önce masaya bir Adana klasiği olarak gelen ezme salata, yeşil salata, maydanoz, turp, taze nane, bol limon, fındık lahmacun, mini peynirli pide, grek usulü yoğun kıvamlı bir cacık da sofradaki yerini alıyor ve biz assolisti beklemeye koyuluyoruz. Gelen beytiler maalesef bir hayalkırıklığı oluyor. Belki de kebap beğenim fazla gelişmemiştir ama kuru kebabı da ayrımsayacak bir damağa sahip olduğumu sanıyorum. Neyse, en acıklısı da hesabı öderken oldu. Sadece iki beytiye altmış (rakamla 60) teklik vermek beni biraz hüzünlendirdi doğrusu. Zira Adana için bu rakam biraz fazladır, bu beytiler için çok fazladır. Yine de siz bilirsiniz...





İşte bunu çok sevdim...