Bugün neler olmuş ?

30 Haziran 2012 Cumartesi

"İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı" Sakin Olun !...

   Günümüzün hızlı koşuşturmalı hayatında zaman zaman panik yaşayan bir şahsiyet misiniz ? Çözümü var. Müzikçalarınıza İlber Hocanın bir konuşmasını kaydediniz, panik anında açınız ve (konusu hiç önemli değil, Makedonya'daki türbeler de olabilir, Topkapı Sarayı'nın yıkılan istinat duvarı da) dinleyiniz.
   Ta taaa : Ne oldu ? Panik geçti, üzerinize bir halim selimlik geldi değil mi ? Evet, var bir bildiğimiz...
   Osmanlı'nın 18 ve 19. yüzyılda yaşadıkları hakkında bildiklerimizin ne kadar yetersiz olduğunu düşündünüz mü ? (bu da böyle çok soru işaretli bir tanıtım oldu) Bu konuda bildikleriniz sadece okulda öğrendiklerinizle sınırlıysa, durumunuz vahimdir. (yok efendim "Almanlar yenilince biz de mağlup sayıldık" veya "Osmanlı modernleşmeyi reddediyordu" ya da daha ileri gidelim "Osmanlı'da parlamento yoktu" gibi).
   Efendim, tarihini bilmeyen ileriyi göremez ve hatta bugünü sağlıklı değerlendiremez diye düşünüyorum. Ve tarih konusunda öğrendiklerimiz, okul derslerinden ve televizyon dizilerinden ibaretse hemmen bu konuda birşeyler yapmamız gerektir. Bunun için ne yapıyoruz ? (bakınız yine soru işareti) Muteber tarihçilerin (zira muteber olmayanları da bolcadır) merak ettiğimiz tarih aralıkları için yazdıklarını okuyoruz. Fakir, son zamanlarda Osmanlı'nın son dönemlerini ve modernleşme gayretleri konusunda yetersizliğini idrak ettiğinden bu kitabı ne zamandır pruvaya almıştır. Lakin bu konuda çok ciddi bir zamanlama hatası yapmıştır. İlber hoca, 18 ve 19.yy. Osmanlı'yı yine her zamanki didaktik, karşılaştırmalı (ki bu bizdeki tarih öğretiminde olmayan çok önemli bir ögedir), analitik üslubuyla o dönemi gayet güzel izah etmektedir. Bu izahat, adı üstünde sadece  izah babında olduğundan ve hocanın kendini okura sevdirme gibi bir endişesi olmadığından üslup biraz akademikçedir. Kısacası Temmuz başında gideri yoktur. Ama bir karlı Kasım gecesinde sıcak şarapla, notlar alınarak, altı çizilerek, okuma ışığında, 50 sayfada bir pipo tellendirerek çok da iyi gideri vardır. 
   Ne yapıyoruz ? Tedarik ediyoruz, soğukta okuyoruz. Panik varsa da "Ilber.hoca.mp3" dosyasını dinleyip sakin sulara yelken açıyoruz...

29 Haziran 2012 Cuma

"Moonrise Kingdom" ya da Bonnie ve Clyde'ın Çocuklukları



   "sem, mutsuz bir şekilde yaşadığı koruyucu ailesinin yanından kaçıp başında izcibaşı vord'un bulunduğu haki izcilerine (khaki scouts) katılmıştır. suzi ise evliliklerinde sorunlar yaşayan bir anne babanın onlara göre sorunlu, bambaşka bir kızıdır. çocukluk döneminin sonu, ergenliğin başındaki bu iki çocuğun önce bir kilise gösterisinde karşılaşıp ardından mektup arkadaşlığıyla pekişen dostlukları (yıl 1965, o yüzden facebook kolaylığı yok) birlikte kaçmalarıyla başka bir boyuta geçince film bir anda kızın ailesinin, oğlanın bulunduğu izci grubunun ve polis memuru  şarp ile sosyal zmetler memurunun da katıldığı uzun soluklu, yüksek tempolu bir kaçış hikayesine dönüşüyor"

   Evet hikaye bu. Ama böyle özetlersek koccaman bir filmi atlamış oluruz. 

   Hakkında hiç bir bilginiz ve fikrinizin olmadığı bir filmin ilk sekansında yönetmenin kimliğini çıkarabilir misiniz ? Ve hatta lambalardan böyle bir kanıya ulaşmak mümkün müdür ? (Malutmatfuruşluk : eskiden sinemaların önünde afişlerin yanında filmden karelerin yer aldığı küçük fotoğraflara "lamba" denirdi (bir zamanlar maziye bak)) Yönetmen Ves Endırsın'sa Evet. Değil kanlı canlı film, animasyonlarında dahi bu böyledir (Bkz.Kuntastik Bay Tilki).  Kullandığı pastel (her nedense 1950 ve 60'ları hatırlatır) renkler, devamlı çalıştığı aktörler (bkz.Bil Möriy, Ceysın Şvartzman vs), sahnelerdeki steril hava, oraya buraya serpiştirilen ilginç eşyalar, planların çekimindeki oranlar... Her şey bas bas bağırır Ves Endırsın filmidir diye.

   Fakir, bu süpersonik yönetmenin uzun zamandır müptelasıdır. (başta iki afiş kullanmamdan bellidir) Tüm filmografisi arşivinde mevcuttur. Makul aralarda mebzul miktarlarda seyreder. Öyle iyi gelir adama. Gerek darceling ekspres (gönüldeki Hindistan özlemi kabardığında), gerek Tenenbaum Familyası, gerekse Stivzizu'nun akuatik yaşamı; kişiyi yaşadığı günlük hayhuydan uzaklara atar gider.  
 
   Nedir : Endırsın'ın kendine özgü hem naif hem de post-mature bir üslubu vardır. Siz nereden bakıyorsanız öylesine farklıdır anlananlar. Muunrayz Kingdım; ustanın belki en iyi filmi değil ama izlendikçe bazı sinefiller (doğrusu buymuş) tarafından "kült" statüsüne oturtulacaktır, garanti...
 
   Filmimizde ünlüler resmi geçit yapmaktadır adeta : Edvırd Nortın, Tilda Svintın, Harvi Kaytel, Bab Balaban (ki filmdeki favorimdir (o ne kırmızı kabandır, o ne stil eldivenlerdir)), Frensis Mekdormınd, Burus Vilis (ki aman hoplamadan, aman kurşun sıkmadan da süpersonik rol kesilebileceğinin dersini vermektedir kanımca (o ne ezik betimlemesidir yareppim)) ve elbette ki Bil Möriy, Ceysın Şvartzman (ki kendileri bir nevi Endırsın filmi demirbaşlarıdır (ama deli gönül Ancelika Hüstın'ı aradı durdu beyhude yere)). Bütün bu gayet de ünlü kadro, adı sanı bilinmeyen iki yeniyetmenin etrafında figüranlık ederek, hadi figüranlık demeyelim de "rol çalmayarak" diyelim, yönetmenimizin her dediğini yapmakta, egolarını rafa kaldırmaktalardır (büyük yönetmendir Endırsın).
 
   O iki ergen, o iki yeniyetme de filmi alıp götürmektedirler (o ne karizmatik Çelik Bilek şapkası, mısır koçanı pipodur. O ne solak makasıdır, ne tarz papuçlardır öyle). Rasyonel bünyeler tarafından "birbirlerini sevmekten" başka hiç bir aşırılığı olmayacağı kolaylıkla değerlendirilebilen müstakbel gençlerin, yerleşik toplum kuralları tarafından "aykırı" ilan edilmeleri, "kaçak" muamelesi görmeleri ve hatta "elektroşok tedavisine" tabi tutulmak ihtimaline tabi olmaları, topluma yapılan ince (ya da gayet kalın)  bir eleştiriyi barındırmaktadır kanımca.
   Daha önce de yazdığım gibi baktığınız açıya göre farklı değerlendirebilirsiniz filmi. Cansıkıntınızı da giderebilir, meşaz da verebilir, sinefiller farklı bakar, anababalar farklı, gençler farklı, ihtiyarlar farklı. Fakir ne genç ne yaşlıdır, hem babadır, hem sinefildir, ahkam konusunda alaylıdır, oldukça avamdır ve filmden sonsuz keyif almıştır. Filmden çıkınca içini bir letafet, bir hafiflik kaplamıştır. (bunda sinema salonunda sevdiceğiyle bir başlarına olmasının da etkisi vardır tabiy ki)
 
   Diyeceğim odur ki. Fazla gişe yapmayacağı aşikar olan bu filme kayıtsız kalmayalım. Sıcağın kendini gösterdiği bu günlerde filmi izlemek bünyeye nanelilimondilimlibuzlu bir limonata etkisi yapacaktır. Fransız öpücüğünü merak etmesinden endişe duymadığınız çocuklarınız varsa birlikte de izleyebilir, çıkışta herkes kendi anladığını anlatır, eğlenirsiniz.
  
NOT : kıvılcımlı öpücük de can değilse nedir ?



24 Haziran 2012 Pazar

"Snow White and Huntsman" ya da "Alice'in Tavşanı, Kötü Kraliçeye Karsı'




   Filmin ilk onbeş saniyesinde tırpanı tersten kullanan bir köylü görünce içimden geçirmiştim "bilete yazık oldu" diye, haksız da değilmişim.  Fragmanlarını izleyince meraklanmış "haa dark side'a geçen bir masal yapmışlar" diye düşünmüş, gereksiz ümitler yeşertmiştim.
Şimdi düşünüyorum neyini yazayım diye aklıma bir şey gelmiyor.
Pamuk Prenses için seçilen oyuncucuk hiç olmamış diye başlayabilirim.
Kızcağız bikini bölgesinde pişik varmış gibi dolaşıyor, yüzüne her baktığımda beni ısıracakmış gibi duran piyano tuşu tavşan dişleriyle bana gereksiz korkular yaşatıyordu. Çiprit çüpü (arnavut ağzı) bacaklarını gizlemek için tayt giydirdikleri iyi olmuş. Olmamış olsaydı kötüydü. Hep ağlıyor, hep ağlıyor, kaşlar 80'lerin Küçük Emrah'ının alınmış hali.  Sinsi sinsi bakıyor (baksa iyi, vücut dili de öyle : boynunu içine çekiyor, kamburunu çıkarıyor vs.) Milleti gaza getirmek için yaptığı konuşma için şu söylenebilir : Tayrın Lenistır Pamuk Prensese beş basar (üstelik kısaca boylu da bir arkadaşımızdır).
Olmamış yani.
   Kötü kalpli kraliçede Karlayz Teron döktürmesine rağmen filmi kurtaramıyor, yaşlandırma makyajı bu kez olmuş.
   Yok benim param çok filme gideceğim diyenler varsa bu efektlerin göründüğü sahnelerde Gönül Yazar'ı tahayyül ederlerse şükela olur. Böyle benzerlik olmaz dedirdiyor insana !.
Yedi cücüler (denizli ağzı), Gimli'den apartılmış.
Avcı için bir şey yazmayacağım, ama Thor'dakinden bir derece az bağırıyor.
Dük, Legolas'ın yandan yemişi.
Filmin bana göre tek başarılı ögesi, kostümler ve CGI teknolojisinin kullanımıdır.
Bu teknoloji sayesinde Bab Haskins, Tobi Cons resmen cücü olmuşlardır.
Senaryo, meşaz, kurgu, akıcılık, oyunculuk (Teronu tenzih ederim) namına hiçbirşey yoktur.
Ciigiay denen teknolojinin nelere kadir olduğunu merak edenler gidebilir.
Yoksa çekilir eziyet değildir.

   Filmle ilgisi yok ama siz de farkettiniz mi bilmiyorum. Son Batman'in afişi ile traktör lastiği korelasyonu üzerinde düşünüyorum (evet arızalıyım hafif)...


19 Haziran 2012 Salı

"Prometheus" ya da "Abi ! Ateşini vericen mi ?"

   Mekan Osmanbey Site sineması. Seksenli yılların başı. O eskinin koccaman bilmemkaçyüzkişilik salonlarının futbol sahası büyüklüğündeki perdesinde izledim ilk "Elyın"ımı (Umut Sarıkaya'ya selam olsun). Ripliy terutaze genç kız, Kenan Evren Cumhurbaşkanı, popstarımız Lora Brenigın'dı (slovsevenler Komodors'un yeni kopmuş solisti Laynıl Riçi'den "Hello"yu dinlerlerdi).
   Manallahım, o nası filmdi öyle !
   Enkaz gemi, geminin ortasındaki devasa iskelet, kuntastik mimari, hayın androyit, "ana" bilgisayar (o da hayındır, ayrı), kanal tedavisine hiç ihtiyaç duymayan, asla tümü gösterilmeyen kötü bir uzaylı (elyın), ve o uzaylının neresinde bulunduğu bilinmeyen o meş'um enkaz...
Son otuz küsur yılım bunu merak ederek geçti. Elbette ki abartmada bir Alex sayılırım. Başka şeyler de merak ettim, lakin bu muamma da beyin kıvrımlarında gizlendi durdu yıllardır. (konunun kişisele kaydığını tedirginlikle idrak etmiş durumdayım hemmen filme geliyorum)
Raydli Skat filmlerinde hata aramak, kostüm/müzik/kurgu/kast/efekt eleştirmek haddime değil (zaten yok da). Karlayz Teron olsun, Nuumi Rapas olsun gayet de başarılılardır. Lakin Maykıl Fasbender, duygusal androidliğin tam eksenine oturmuş, döktürmektedir. Senaryonun aksayan yönleri olmasına rağmen görsel efektler insanı alıp götürmekte,  filmin nasıl bittiğini idrak edememekte olmaktayız (cümleye gel !..)
Hoşuma gidenler :
*yaratıcı atalarımızın tasarımı bilimkurgu manyaklarını (benim gibi) tatmin edecek düzeydedir. (o geminin kullanımı, tasarımı, mesafeli davranışları, anatomik benzerlikleri, hayınlıkları vs.)
*Nuumi'nin Ripli'nin prototipi olmasındaki istikrar (hatun karnında zımbalarla, elyın sezaryenli olarak hoplayıp zıplıyor, gel de takdir etme)
Gitmeyenler :
*O kadar makyaj uzmanları var, yaşlandırma makyajını beceremediler gitti (önce J.Edgar şimdi de bu)
*Raydli amcam toprak çektikçe, dine daha fazla yaklaşmış gibime geldi. (bkz - Bizi yaratanları bulunca ne olacak ? -Onları yaratanları arayacağım. diyaloğu derken boynundaki haçla oynama, o haça yüklenen gereğinden fazla anlam vb.)
*Elyın kuluçka organizmacıklarının, ilk hallerinin devasa olması (sonra ekonomik olsun diye cep boyunu yaptılar herhal)
*İlk elyının ziyadesiyle homo sapiensçi özellikler taşıması ciddi bir senaryo zafiyetidir bence.
Neyse; adamlar o kadar emek vermişler. Bilimkurgufilleri (bunu da yeni buldum) tatmin eder mi ?
Ziyadesiyle...
O halde ne yapıyoruz, izliyoruz...

Son bir not : Yapabilirseniz üç boyutlu izlemeyin, fazla üç boyut efekti yok, benim gibi boşu boşuna başınızı ağrıttığınızla kalırsınız...

17 Haziran 2012 Pazar

"Sultan Selahaddin El Kürdi"


"Tarih konusundaki ustalığını edebiyatçı kimliğiyle birleştiren Reha Çamuroğlu, bir kez daha şaşırtıcı bir romanla çıkıyor okurlarının karşısına" diyor arka kapak.
Sayın bay Çamuroğlu ile ilk münasebetimiz "Son Yeniçeri" ve daha sonra "Kalem Efendisi" ile olmuştu. Her iki roman da, önde edebiyat arkada tarih olmak üzere su gibi akıyordu.  Gerçi ikincisinde birincisini aratan bir şeyler vardı ama tam olarak adlandıramayacağım. Sonra büyük umutlarla başlanan ve büyük hayalkırıklığı ile bitirilen "İsmail" geldi. Şimdi de "Selahaddin"... Yine bir dönem romanı ile karşı karşıyayız. Kitaba roman demek kanıma dokunuyor oysa.

Belgesel roman desem olmaz (bibliyografya yok). Tarihi roman desem değil (tarihsel gerçeklere dayanmayabiliyor). Biyografik roman hiç olmaz (olay örgüsü bir hızlı bir yavaş, standart akış yok),

Neyse ne...

Kitap aynen "İsmail"de olduğu gibi başlangıçta bir tat bir doku yaratıyor sonra olaylar hızlıca gelişiyor, olaylar hızlandıkça biz baş karakterin yaşadıklarına yabancılaşıyoruz. İyi bir roman okumak isteyenler zamanlarını harcamasın.

Ha ! Dönem ilginç bir dönem, kişilik de yeterince karizmatik derseniz öneririm.
NOT : kitabı bitirir bitirmez Raydli Sıkat'ın "Cennetin Krallığını" seyrettim ve sinema edebiyat karşılaştırması yaptım. (film/kitap mukayesesi başka yazıya) Derken okuma aralarına sıkıştırdığım Ömer Seyfettin hikayelerinde de karşıma çıkmaz mı "Selahaddin" (Bkz."Büyücü Doğan" Ömer Seyfettin). Mal bulmuş mağribiler gibi sevindim. Allah da sizi sevindirsin işşallah !
 

"Suç Detayda Saklıdır" ya da "Yoksa biz gey miyiz Vatsın ?"


Martı Yayınları ne iyi yapmış da Şerlok hikayelerini şöyle günümüz dilinde ama aynen tefrika edildiği uzunluklarda cem edip yayınlamış.
Bu arada malutfuruşluk yapayım : Şerlok'lar nasıl gazetelerde tefrika olarak yayınlanmışsa bizim "İnce Memed"imiz de tefrika olarak yayınlanmıştı. Hem de Tercüman gazetesinde.  Rahmetli Dedem'de sıkı takipçisiydi. Malumatfuruşluk bitti.
Yazarına majesteleri kraliçeleri tarafından "Sör" unvanı kazandıran, yazarının bıktığı için onu öldürmesine rağmen halktan gelen tepkiler üzerine tekrar diriltilen olağanüstü dedektif, keyfekeder kokainman ! (yazıldığı dönemde kokain enfiye ayarında birşeydi, aynı dönemde Taksim ve Beykoz'da eroin (gayet de yasal) fabrikaları vardı, inanmayan araştırsın), her çağ için parlak bir zeka, tembel sportmen, yaygın kamuoyu kanaatine göre gizli eşcinsel,  ama polisiyelerdeki en ünlü esas "oğlan" Şerlok Holms, otuziki kısım tekmiliyle huzurlarınızda...
Kadim dostu Albay Vatsın'ın gözünden anlatılan bu onbir hikayede yine Holms'un bıçak keskinliğindeki zekasının çözüme oluşturduğu vakaları temaşa ediyoruz. Nedir : günümüz şanjanlı polisiyesinin yanında biraz fazla steril ve eskimodadır lakin bu kitaptan haz almamızı engellemekte midir ? Zinhar hayır !
Polisiyeseverseniz bunu da seveceksiniz. Üstelik polisiyenin alfabesinden (yoksa elifbası mı demeliyim ?) başlamadan Lourıns Blok'lar, Ahmet Ümit'ler okunmaya başlanmaz.
Diye düşünüyorum...

'Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita" ya da "Başka bir Dünya Mümkün"


Ece Temelkuran'dan bir Venezüella güzellememesidir önümüzde yatan 220 sayfalık kitap.
Turistik, gezi eksenli, duygusal betimlemeli ve boş vakitlerde/yollarda/plajlarda okunacak bir şey değildir.
Dünyanın beşinci büyük petrol ihracatçısı, Amerika kıtasının en büyük petrol rezervlerine sahip bir ülkenin (ki bu ülkenin zengin olacağını tasavvur ediyor insan) halkının korkunç bir sömürü düzeni ve liberal ekonominin acımasız enstrümanlarıyla yıllardan beri yoksulluğun en uçlarında yaşamasının sonucu olarak en nihayet patlak veren devriminin olumlu olumsuz yönleriyle masaya yatırılıp teşrih edilmesini görüyoruz. (vallabilla bir daha böyle uzun cümle kurmayacağım !)
Evet Venezüella yukarıda saydığım gibi bir ülke. Karakas'ta en zenginler ve en fakirler yüksek duvarların sonundaki elektriklidikenli tellerle birbirinden ayrılıyor, birbirlerini sevmiyorlar, bir zengin bütün hayatını hiç fakir mahallesine girmeden geçirebiliyor, ülke nüfusunun önemli bir yüzdesinin kimlik belgesi bile yok, devlet uzun zamandır hiç "sosyal" olmamış...
Derken Çavez, yoksul kitleyi organize edip seçimle işbaşına geliyor, sonrası bildik hikaye. Orta ve üst sınıfı karşısına alan yeni lider, uluslararası kamuoyu ve sermayeyi pruvaya alma pahasına sosyalist bir devrim başlatıyor. İşte sayın bayan Temelkuran, hem nalına hem mıhına çakaraktan bu devrimi mercek altına alıyor.
Ne yalan söyleyeyim okurken insanın devrim yapası geliyor. Lakin güzel ve yalnız ülkemin Venezüella gibi sırtını dayayacak şöyle kallavi bir petrol rezervi yok. Küresel sermaye bir günde milyarlarca doları ülkeden kaçırırsa, devlet makinesi çöker, maaşlar verilemez, ekonomi durur (Allah göstermesin !.) iç savaş bile çıkabilir. Yine de; - devrim nasıl bir şey ? - ordu ve kadınlar devrimin neresinde duruyor ? - organizasyon nedir ? - medya nasıl satın alınır ? - zinde güçler devrime karşı ne yapmaktalar ?sorularına cevap arıyorsanız okunur bir kitaptır.
Son bir şey söylemeden bitirirsem ah alırım. Kitaba şöyle bir göz atma imkanı bulursanız 209 ncu sayfadan itibaren başlayan "kralların dedikleri" diye adlandırabileceğim bir bölüm var ki muhakkak okunması gerektir. Girin bir kitap dükkanına, kitabı bulun, almasanız da oracıkta 209-212 sayfaları arasındaki bölümü bir hatmedin. Sonra arkanıza yaslanıp bir düşünün.
Aklınıza kadim bir atasözümüz gelsin : "Düşün düşün, b.ktur işin !"...