Bugün neler olmuş ?

19 Mart 2012 Pazartesi

Kazancı Yokuşu


    Abartmıyorum dört saatte bitirdim...


   Haldun Taner usta zaten bir arka kapak yazmış, üstüne yazanı kapak yaparlar. Ama madem sahaf eşelerken elime geçti "yahu noolacak olan beş lirama olur" dedim ve aldım, başlayıp bitirince de sahaf eşelemenin faydaları üzerine tefekküre daldım : yazmak şart oldu !... Vallahi sefil kütüphanemden kaybolsun, bulmak için müzayedelere katılıp fakir bütçemin elverdiğince fiyat arttırırım.

   Bildiğiniz Ertem Eğilmez filmi izliyorsunuz. Karakterler bu kadar mı sahici olur ? Sadece diyaloglar ve olaylarla karakterler bu kadar mı ete kemiğe bürünür ? (tasvirler minimum)  Komik kazaya kurban bakkalın, son zuhur ettiği sayfalara kadar yaşının elliyi geçtiğini bilmiyoruz mesela ama o bakkal kanlı canlı karşımda duruyor. Albayım Necdet, Şoför Sami, televizyon reklamlarına çıkan çocuk, Melek Abla ve daha niceleri Şensoy'un abartısız, gündelik ve o sokağın dilinde yazılmış satırlarında gözlerimizin önünden geçip gidiyor. 

   Dönemin siyasal, sosyal, kültürel yaşantısını farkına varmadan idrak ederken kendimizi trajikomik öyküye kaptırıyor ve "Allahım no'lur sonu Kazancı Yokuşunu hatırladığımız o meşum "Bahar Bayramı"na bağlanmasın" diyorsunuz ama maalesef sayın okuyucu !.. Son sayfalarda Şensoy okuyucuya sıkı bir tokat aşkedip hayatın her zaman Ertem Eğilmez filmi gibi olmadığını gösteriyor. 
   
   Bitince gözlerim nemlendi.

   Okuyunuz okutturunuz....

12 Mart 2012 Pazartesi

Machine Gun Preacher ya da Haleluya Muhterem...

   Sem Çayldırs'ın gerçek hayat hikayesini konu edinen başroldede yakışıklı Cerırd Batlır'ın arzı endam ettiği bir filmde karşınızdayız sinemaseverler. 
   Kimdir bu Sem Çayldırs ? Kendisi önce Dakota sonra Minesotalı bir hilibilidir (amerikan kırosu). Neden hayatı film olmuştur ? Çünkü hidayete erdikten sonra kendini Sudan'daki çocukların korunmasına adamıştır. Hala da adamaktadır. Detaylı bilgi isteyenler için işte de bağlantımız. 


   Filmi pek sevemedim. Tamam verdiği meşazlar var. 

   - Amerika'da hala bir ırkçılığın olduğu,
   - Sistemin (kapitalizmin) insanlar için değil tamamen kendi için olduğu, 
"bu parayı jakuzi, tatil ya da lüks için istemiyorum, ölmek üzere olan çocuklar için istiyorum"
"kusura bakma sem, daha fazla para almaya gücün yetmez !.."
   - insanın nasıl değişebilirliği,
   - insanın nasıl duyarsız bir öküz olabilirliği,

konularına göndermeler var, saygı duyuyorum.

   Ancak : 
   - karısını zorla kucak dansına göndermeye çalışan, şiddete aşırı meyyal bir eroinmanın, vaftiz havuzuna dalmasıyla beraber adeta bir amerikan evliyasına dönüşüvermesini anlayamıyorum. 
   - organize dinlere olan muhalifliğimden midir nedir, herhangi bir dinin sinemaya alet edilmesinden (daha doğrusu reklamının yapılmasından) hiç hazzetmiyorum. 

   Cerırd Batlır yakışıklı bir kardişimiz tamam da. Bu film gibi bir kaç filmde daha oynarsa kariyeri çabuk bitebilir. Maykıl Şenın (ki oyunculukta Batlır'ı bitirir) yevmiyeyi kurtarayım yeter şeklinde bir oyun çıkarmış. Görüntüler, müzikler iyi, kurgu, senaryo zayıftır. 

   Hutular ve Tutsiler birbirini keserken (2.000.000'dan (yazıyla iki milyondan) fazla ölü) gözlerini sımsıkı kapayan uygar dünyanın Sudan'a bu hassasiyeti nedir ? diye merak etmeyecekseniz.
   Manallahım protestan mı olsam ne ! demeyecek kadar sağlam bir itikadınız varsa.
   Amatem'i lağvetsinler yerin vaftiz havuzu kursunlar diye düşünmezseniz.
   Yemişim filmi Cerırt Batlır'ın hastasıyım diyorsanız.


İyi seyirler dilerim...

10 Mart 2012 Cumartesi

Öfke Yazısı !....



   Sabahtan beri kulağıma takılmış bir şarkıyı dinliyordum fiziden. Udi Mehmet Bey'in "Kederden mi Neden Bilmem" adlı Hicaz şarkısı. (usulü düyektir). Zeki Bey ve Melihat Gülses'ten doğru yorumlarını aldıktan sonra Handan Kara ve Tenekeci Mahmut yorumlarını da dinledim (Handan Hanım naif, Mahmut Bey damardan yorumlamaktadırlar)(Tenekeci Mahmut da candır bu arada)  ve klasik müziğimizin birleştirici, sakinleştirici, metadonlaştırıcı (aslan sütü ile beraber olduğunda), gücünü bir kez daha idrak etmekteyken kızıcığımın seyrettiği sabuk bir yarışma programının arasında bir tanıtım gözüme takıldı... 

   Şişman birtakım insanlar tren çekiyorlardı (vallahi !..), devamında daha da kuntastik görüntüler vardı : karda yuvarlanmalar-yarıçıplak tartılma seansları-havuzda debelenmeler-açan çiçekler-yeniden doğuş gazlamaları-eskiden manken olan itici ötesi bir sunucunun durumdan vaziyet alan/ders veren ses tonu vs.vs.

     Dedim : "kültürümüzün geldiği noktaya bak" ya da "bakma !". 

   Pornografidir bu, zulümdür, ticaretin çok ahlaksız bir yorumudur. Yapmayın, etmeyin, seyretmeyin, seyrettirmeyin. Günahtır, yazıktır. Belki siz kendinizi izole edebilirsiniz, çocuklar ne yapacak ? Onlara acıyın efendiler, hanımlar...

    Millete bunu reva görenlere de bir kaç sözüm olacak.

    Umarım ve dilerim ki :

   tüm zürriyetiniz sizin yaptığınız programları seyrederek yetişir 
   siz de o yarışmada teşhir ettiğiniz zavallıcıklar kadar kilo alırsınız,
   sizi de teşhir ederler,
   erkekseniz pipiniz düşsün, kadınsanız kukunuz kurusun.
   çok sıkışasınız da girecek tuvalet bulamayın,
   oğlunuz balet, kızınız kasap olmak ister işşallah,
   derdiniz anüsünüzden olsun da basurdan oturamayın,
   davul olun da tokmağınızı bana versinler,
   dar sokaklarda uzun bıçaklara gelesiniz,
   saçınıza sakız yapışsın da, kestirmek zorunda kalıp, beslemelere benzeyesiniz,
   uyuzunuz olsun da kaşınacak tırnağınız olmasın,
   gavur memleketlerin tuvaletlerinde tuvalet kağıtsız kalasınız,
   kabak çekirdekleriniz ve bademleriniz hep acı çıksın,
   siparişleriniz hep geç gelsin, Allahım en ukala garsonları size reva görsün,
   çorbanız soğuk, ayranınız sıcak olsun,
   suratınızı bezlekalar (Hatay'da sümüklüböcek) yalaya,

   
Aklıma başka gelmiyor, oh harım serinledi biraz....

   
   
   

4 Mart 2012 Pazar

"Kalemimin Sapını Gülle Donattım"

   Ertem Eğilmez filmi izler gibi oluyorum Ferhan Şensoy'un kitaplarını okurken.    Şu bir gerçek ki : Ferhan Bey Türkçemizle yoyo gibi oynuyor, hoplatıyor, zıplatıyor, takla attırıyor, ağzı açık okutturuyor, çokça gülümsetiyor, dönemi çok iyi yansıtıyor.
   "KSGD", bir nehir anı kitabı. Bu anılar; ikazsız geri dönüşler, ileri gidişler, faili meçhul sayıklamalar içerse de kendi içinde garip bir tutarlılık halinde.  Kah Cumhuriyet öncesi döneme gidiyor, kah yakın tarihimizin askeri darbelerini okuyoruz. 
   Şimdilik ikinci okumamdır. Tiyatroyu, günlük tutmayı sevdirir adama. Anlatmakla olmaz okumak gerektir.
   İnsan düşünmeden edemiyor. Ne şanslı adammış Ferhan Bey. Tahir Alangu edebiyat hocası, oyunlarını ilk okuyan Haldun Taner, sınıf arkadaşlarının çoğu günümüzün önemli tiyatrocuları. Neyse fazla ipucu meraklıyı kaçırır. Okuyunuz, okutturunuz.
   Aşağıdaki hikmetler gibi nicelerini barındırmaktadır...
"kim taktı saatin yelkovanına bu püfür yelkenleri?"

"elektromangal bir delikanlı gönlü işte"
"pacalı donu iki ucundan tutumuş çekiştiriyoruz. birden çart diye yırtılıyor iki parçaya. aslında bacaklarıma birer parçasını giyebilirim ama ortasının olmaması saçma"


"tanri cok buyuk, insani yaratmis insan da pek kucuk degil, tanriyi yaratmis"

"Emlakçının yardımcısı Haluk pek okumamıştı. Defteri mefteri yoktu Haluk'un.."
"Hayvan Engin" (Engin Ardıç'ın Mekteb-i Sultani lakabıdır)

Carnage

Takke Düştü Kel Göründü !..

   Tek mekanda geçen filmlerden biriyle daha karşınızdayız sinemaseverler.. Titrini pek sevmiyorum (pedofil) ama yönetmenliği iyi Bay Polanski, bizi "Hayalet Yazar"dan sonra "Vahşet"le karşı karşıya bırakıyor.

   Evet film tek mekanda geçiyor, bu da beraberinde bir sıkıntı getiriyor, ama ilerledikçe oyunculuklara ve repliklere konsantre olursanız seksen dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. İzledikten sonra "acep tiyatro oyunu mudur ?" diye düşündüm, araştırdım doğruymuş. Rahatlıkla sahnelenebilirmiş diye düşünürken onun da çoktan yapıldığını öğrendim. Bir de canlı canlı izlemek isterdim.. Neyse, gelelim filme :
   Çocuklarının yaşadığı bir kakışma meselesinden dolayı, konuyu "uygar" çerçevede uzlaşma yoluyla halletmeyi amaçlayan son derece "uygar" yetişkinlerin biraraya gelmesi konu ediliyor. İlk başlarda "aman efendim ilkeller gibi çocuklarımızın tarafını tutmiyciiz tabiyki" diye başlayan diyaloglar, çeşitli aksilikler (Keyt Vinslet nasıl öyle ağız dolusu kustu ortaya anlamadım valla !), süperego zayıflatan lubrikantlar (18 yıllık single malt) ve nihayet egoların kendini göstermesiyle "vahşet tanrısı"nın zuhur etmesini adeta ibretten titreyerek temaşa ediyoruz. 

   Batının soykırımlara duyduğu göstermelik empatiye,
   Toplumdaki gizli kast sistemine (sifon muhabbeti) ilişkin güzel eleştiriler,
   İlkelliğin, ne kadar eğitimle sırlanmış olmasına rağmen hala içerlerde bir yerlerde taş gibi durduğuna,
   Standart tepkilerin üniversal olduğuna,
   Hempstırların vahşi doğada hayatta kalabildiğine,
   Alkolün şişede durduğu gibi durmadığına, dair güzel tespitler barındırır.

   Bir iki satır da oyunculuklar için : Codi Fostır, Keyt Vinslet, Kristofır Valtz ve Con Reli üstlerine düşeni fazlasıyla yapmışlar. Bay Kristofırın cep telefonunu, Bayan Keytin parfümünü ve aynasını kaybedince yaşadıkları çok komik. Özellikle Bay Kristofır yerde boynu bükük küçük Emrah gibi oturunca pek acıklı oldu. Con Reli gizli münevver odunsu rolünde pek iyi. Keytin sarhoşluğu pek pis, Codinin isterikliği izlerken gerer adamı.
    Filmin son sekansında, yaşanan tüm arbedenin çocuklar için pek de anlam ifade etmediğini görüyoruz. 

    Valla ben sıkılmadım, sizler de sıkılmayabilirsiniz, hoşunuza bile gidebilir.